Paylaş

Abluka… Peki ya direnenler?

Emin Alper’in ikinci filmi Abluka; başarılı atmosferi, oldukça iyi oyunculukları ve Türkiye sinemasında daha önce karşılaşmadığımız distopya çağrışımı ile geçtiğimiz yılın en dikkat çeken filmlerinden biri oldu. Emin Alper’in ‘politik psikolojik gerilim’[i] olarak adlandırdığı film, belirsiz bir zaman ve mekânda, abluka altındaki bir mahallede geçiyor. İzleyen herkes için başka bir yeri ve zamanı çağrıştırabilecek ‘mahalle’ hakkında yönetmen, her ne kadar 90’ların Türkiye’sini işaret etse de filmde buna dair açık bir emare bulmak oldukça güç. Gazi de olabilir, Okmeydanı da veya Cizre, Sur, Silopi de… Her halde, ülkede geçmişten bugüne yaşananları düşündüğümüzde, film açısından en az zorlanacağımız nokta mahalleye bir isim bulmak olacaktır.

Film, Kadir’in cezaevinde 20 yıl kaldıktan sonra şartlı tahliyeyle salıverilmesi ile başlar. Tahliyenin şartı Kadir’in devlet için çalışması, abluka altındaki mahallede çöp toplayıcısı olarak dolaşıp muhbirlik yapmasıdır. Kadir, aynı işi yapacak olan başkaları ile birlikte, çöplerde bomba yapım malzemelerini ve bunların kimler tarafından atılmış olabileceğini tespit edecektir. Cezaevinden çıktıktan sonra, belediye görevlisi olan kardeşi Ahmet’i bulur ve Ahmet’in arkadaşları Ali ile Meral’in evlerinin üst katında yaşamaya başlar. Ahmet’in belediyedeki görevi ise sokak köpeklerini öldürüp gömmektir. Ahmet, kısa bir süre önce karısı ve çocukları tarafından terk edilmiştir ve evinde yalnızlığa gömülü bir yaşam sürdürmektedir. Kadir’in bir anda yeniden yaşamına girmesi, mevcut hezeyanlarını daha da arttırır.

“Örgüt ne için mücadele ediyor?” sorusu cevapsız kalıyor

Sürekli olarak polis kontrolü ve ablukası altındaki mahallede korku ve paranoya hâkimdir. Filmin ses kuşağında sürekli tekrar eden siren ve patlama seslerinin, atmosferin gücüne önemli bir katkısı olduğu söylenebilir. Karakterlerin içinde bulunduğu korku ve şüphe halini besleyen bir unsur olarak gerilimin arttırılması işlevini görür. Devlet mahallede hâkimiyet kurmaya çalışmakta, giriş çıkışları kontrol etmekte, Kadir gibi muhbirler aracılığıyla bilgi edinmeye çalışmaktadır. Ancak, patlamalar ve sirenler çok da muvaffak olamadığını gösterir. Abluka, devlet eliyle gerçekleştirildiği için ve devlet mekanizmasının reflekslerinin izleyici açısından tanınırlığı nedeniyle ikna edici bir şekilde yerini alıyor filmde. Ancak aynı şeyi isyancılar/teröristler açısından söylemek oldukça güç. Devletin savaş açtığı örgütün nasıl bir örgüt olduğu, ne için mücadele ettiği hakkında herhangi bir ipucu bulunmuyor. Ahmet, Ali ve Meral’in örgütle bir ilişkisi olduğuna dair yapılan vurgular da filmde hayal ve gerçeğin sıklıkla iç içe geçmesi nedeniyle açıklığa kavuşmuyor.

Abluka altında olan, yalnızca kim olduklarını bilmediğimiz isyancıların yaşadıkları mahalle değil, devletle işbirliği yapanlar da bir ablukanın içinde aynı zamanda. Şartlı tahliyeyle devlet tarafından rehin alınan Kadir, köpekleri öldürmek zorunda bırakılan Ahmet, Emniyet görevlisi Hamza bu ablukadan azade olarak yaşamıyorlar. Her biri içinde yaşadıkları sistem tarafından düşmanlaştırılmaktan ölesiye korkuyorlar.  Kontrol edilemeyen her şeyin yok edilmesi üzerine kurulu bir coğrafyada yaşamak, bu korkunun en önemli nedeni. Sokakta sahipsiz gezen köpeklerin öldürülmeleri için kurulmuş olan tim de tam olarak böyle bir işlev görüyor. Sahipsiz, başıboş hiçbir şeye yer yok. Köpeklerin öldürülüp gömüldükleri sahneler, insanlara uygulanan infazların bir alegorisi olarak kurgulanmış.[ii]

Abluka altındaki mahalleden korunan şey, bir siluet halinde gördüğümüz ve mahalleyi çevreleyen gökdelenler gibi görünüyor. Ancak dışarıdaki yaşam ve mahalle ile dışarısı arasındaki geçişkenlikle ilgili çok az veriye sahip olduğumuz için, bu ilişkiyi kurgulamak da filmin pek çok aşamasında olduğu gibi yine izleyiciye bırakılıyor.

Devlet, her ne yaparsa yapsın örgütün önüne geçemiyor. İsyancıların izlerini sürekli görüyor, çöpleri karıştıracak kadar peşlerine düşüyor ancak kendileri ile karşılaşamıyor, ele geçiremiyor. Filmde örgüt üyeleri hakkında çok az fikre sahip olmamız, bu ele geçirilememe durumunu güçlendiriyor bir bakıma. Büyük bir gizlilik içerisinde hareket eden, yer yer neredeyse bir tarikat gibi davranan gizemli bir örgüt izlenimi, devletin içine düştüğü çaresizliği besliyor. Ancak bu, filmin anlattığı hikâye açısından tamamlanamamış olma halini değiştirmiyor.

Emin Alper bir röportajında örgüt hakkındaki bilinmezliğe şöyle değiniyor: “Örgüt üzerinden hiçbir şey söylenmiyor, bu doğru. Zaten hikâye orada. Örgüt üzerinden bir şey söylenmeden, polis ve devletin tavrından, bu dünyanın nasıl bir dünya olduğunu biliyoruz. Çünkü hafızamız var. Bu filmin kimin tarafından izleneceğini bilen biri olarak seyircinin kolektif imgelemine yaslanıyorsun. Böyle bir dünya çizdiğin zaman devletin orada vatandaşı koruma refleksi içerisinde olmadığını anlıyorsun.”[iii]

Abluka varsa direniş de var demektir

Her hikâye okuyanın ya da izleyenin referanslarına ihtiyaç duyar, anlatıcı tarafından aktarılmak istenen anlam, alılmayıcının ilk olarak eserden yola çıkarak üretebileceği bir şeydir. Eserin ait olduğu toplumsal ve tarihsel bağlamlar bu ilişkiyi çevreler ve anlam bu sayede katmanlanır. Öncelikle eserin yarattığı evrenin bir bütünlüğe sahip olması beklenir. Yeniden inşa edilmiş olan ilişkilerin, çatışmaların özneleri/tarafları her farklı dönemde farklı şekillerde yorumlanabilir. Gerçek yaşamdan neleri temsil ettikleri konusunda farklılıklar yaşanması da mümkündür. Ancak hangi dönemde izleniyor olursa olsun, kim oldukları ve ne için mücadele ettikleri konusundaki soruların yanıtsız kalması, eserde yaratılan evrenin eksik kaldığı anlamına gelecektir. Abluka’nın da, kendi evreni içerisinde yarattığı karşıtlıklar ve çatışmalar hakkında söyledikleri belirsiz. Bir yerde abluka varsa orada bastırılması gereken bir direniş de var demektir. Ancak direnenler öylesine görünmez ki bu, ablukanın varlığının anlam aşınmasına uğramasına neden oluyor.

Tekinsiz, tanımlanamayan düşman/öteki figürü, Emin Alper’in bir önceki filmi Tepenin Ardı’nda da mevcut olan ve sürdürdüğü bir izlek. Tepenin Ardı filminde doğrudan karşılaşmadığımız, ancak kim olduklarını bildiğimiz‘öteki’, Abluka’dakim olduklarını bilmeden karşılaştığımız bir ‘öteki’ye dönüşüyor. Tepenin Ardı, karakterlerin iç dünyaları, kendi aralarında yaşadıkları çatışmalar nedeniyle bir öteki yaratılmasını mümkün kılan, film kişilerinin su yüzüne çıkarmadıkları düşmanlıklarının ve çatışmalarının bir ikamesi olarak anlatıda yerini alıyordu. Bu açıdan hikâye, bir tamamlanmamışlık hissi yaratmıyor, aksine görünmeme hali anlamı güçlendiriyordu. Yönetmenin son filminde ise abluka, insanlar üzerinde ağır psikolojik tahribatlar yaratan, onları esir alan bir güç gösterisi olarak konumlandırılırken, nedenleri ve savaştıklarının ‘yok’luğu nedeniyle eksik bir anlatıma dönüşüyor.

Sonuç olarak sinemadan kafamızda pek çok soru işaretiyle, ancak tartışılmaya değer bir film izlemiş olarak ayrılıyoruz.

 


[i]Devrim Acaroğlu &Çağdaş GünerbüyükRöp.: “Emin Alper, ödüllü ikinci filmi ‘Abluka’yı anlattı: Gerçek hayatta abluka daha sert” http://www.evrensel.net/haber/264514/emin-alper-odullu-ikinci-filmi-ablukayi-anlatti-gercek-hayatta-abluka-daha-sert

[ii]A.g.e

[iii]A.g.e

 

 

 

 

 

Yorum Yaz

ten − six =