Paylaş

ADORNO-HORKHEİMER-MARCUSE ÜÇGENİNDE: ELEŞTİREL KURAM

“ Frankfurt Okulu” denilince akla gelen temel adlardan biri Teodor Adorno’dur. Adorno, maceralı değilse bile ilginç bir hayata sahipti. Babası Yahudi bir şarap tüccarı, annesi Cenovalı kariyeri olan bir ses sanatçısıydı.  Adorno’nun çocukluğu müzikle iç içe geçer. İlk gençliğinde Viyana’ya gidip müzik okuyor, kimi çevrelere katılıyor ve besteciliğe hevesleniyor. Ancak başarılı olamayacağını anlayıp vazgeçiyor. Bununla birlikte edindiği müzik kültürü sonraki yıllarda Adorno’ya bu konudaki felsefi ve teorik çalışmalarında seçkinci bir bakış edindiriyor. Sistem eleştirisi yaparken sistemle ilgili bütün müzik çeşitlerini reddediyor. Ona sorulsaydı elbette kabul etmeyecekti ancak bu tutumu Sovyetlerdeki Proletkültçüleri çağrıştırır.  Proletkültçüler, köksüz bir “yeni”nin peşindeyken Adorno eskiye, klasik müziğe döner ve onu yüceltir. Hiç kuşkusuz bu rafine seçkincilikte çocukluğunun ve ilk gençliğinin izleri bulunur.

Adorno’nun ilk gençliğinden itibaren ilgi duyduğu diğer konu felsefedir. Bunda, bilindiği gibi Almanya’nın öteden beri güçlü bir felsefi birikim yaratmasının payı azımsanmayacak ölçüdedir. Üniversitede müzik ve felsefe yoğunluklu dersler alan Adorno 1924’te felsefe doktoru olduğunda, Frankfurt Okulu’nun çok bilinen diğer ismi Maks Horkheimer’le Kantçı düşünür Hans Cornelius’un seminerinde henüz tanışmıştır. Açık adı “ Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü” olan Frankfurt Okulu ile Adorno’nun ilişkilenişi Horkheimer aracılığıyla gerçekleşir ve Enstitü dergisine ilk yazısını 1932’de yazar. Enstitüyle birlikte adı anılacak üçüncü kişi de Herbert Marcuse’dür.

Savaştan sonra Almanya’da marksizme sempati duyan kimi kesimler bu çabalarını akademik bir kuruma dönüştürmeyi hedeflemişlerdi. Georg Lukacs ve Karl Korsch gibi isimler de bu amaçla faaliyetteydiler. Enstitü fikrinin hayata geçirilmesi bu nedenle sempati yarattı. İlk müdürü Carl Grünberg olan enstitü 1923 yılında kurulduğunda, kurumun finansörü Felix Weil adlı, marksizme de ilgi duyan varsıl bir doktora öğrencisiydi. Frankfurt Okulu, Almanya’daki ilk Marksist/ marksizan akademik oluşumdu.

Enstitü ilk olarak “Marksizm Enstitüsü” adını alacaktır ancak fazla radikal bulunan bu isimden vazgeçilir. Yine de kurulurlarken Marksizmi kendilerine rehber edineceklerini ilan etmişlerdir. 1920’li yıllar boyunca Enstitü üyeleri Sovyetler Birliği’ne sempati duyar. Mesela Horkheimer, Sovyetlerde ‘hümanist bir sosyalizm gerçekleştirileceğine’ inanır. Bazılarının doğrudan siyasal bağlantıları varsa da Enstitü üyeleri, kuşkusuz eleştirilmeye fazlasıyla açık bir tutumla, bağımsızlıklarını koruma gerekçesiyle özerk kalmak istediklerini belirtirler.

Naziler iktidara gelir gelmez Enstitüyü derhal yasaklamışlardır. Genellikle varsıl Yahudi ailelerden gelen Okul üyeleri Almanya’dan kaçmak zorunda kalmışlardır. Bu ara Horkheimer de Nazilerce üniversiteden atılan ilk profesördür. Bunun dışında kimi Franfurt’çuların yolu toplama kamplarına düşmüş kimileri de Nazilerce öldürülmüştür. Sadece bu da değil; Nazilerin yasaklaması ve Avrupa’da barınma olanaklarının kalmaması nedeniyle Enstitü ABD’ye taşınmak zorunda kalmıştır. Orada bir süre rahat çalışan Enstitü meşhur McCharty kovuşturmalarında da takibata uğramıştır.

1930’dan itibaren Horkheimer Enstitünün müdürlüğüne getirilir ve 1958’de emekliye ayrılıp Adorna’ya bırakıncaya dek görevine devam eder. Horkheimer bir yandan entelektüel faaliyetini sürdürürken öte yandan başta mali imkansızlıklar olmak üzere karşılarına çıkan bütün engelleri aşmanın yollarını arar, bulur. Enstitü’nün önce Cenevre’ye, ardından Colombia Üniversitesi aracılığıyla New York’a taşınmasındaki çabalar da esasen onundur. Nazilerin yenildiği 2. Savaşın ardından Enstitü 1950’de yeniden Almanya’ya taşınır.

Enstitü ABD’ye taşınırken Adorno Avrupa’yı terk etmeye pek hevesli değildi. Bir süre İngiltere’de yaşadı. Orada Gretel Karplus’la evlendi, felsefi çalışmalarını sürdürdü ve ısrarlı çağrılar üzerine 1938’de ABD’ye yerleşerek kendisinden sekiz yaş büyük Horkheimer’le yoğun bir mesai arkadaşlığına başladı. Neredeyse bütün içeriği görmezden gelinerek olur olmaz bağlamlarda kullanıla kullanıla tüketilen ‘ yanlış bir yaşam doğru yaşanmaz’ gibi spot ve fragmanla örülü, anlam yoğun bir kitap olan “ Minima Morilla” ve Horkheimer’le birlikte yazdığı “ Aydınlanmanın Diyalektiği” bu dönemin ürünleridir. Adorno Savaş’tan sonra Frankfurt’a yerleşmiş, 1969’da ölene dek Enstitü’de ve Gothe Üniversitesi’nde ders vermiştir.

Enstitü üyeleri kendilerini ‘Eleştirel Kuramcı’ sıfatıyla tanımlamışlardır. Katılaştırıp donuklaştırıldığına inandıkları marksizmi yeniden canlandırmayı hedeflediklerini söylüyorlardı. Eleştirel Kuramın kabaca iki dönemi vardır. İlki marksimle metin ve yöntem bağlamında yoğun ilişkilendikleri ve 2. Savaşın bitimine dek süren devrimci ve yer yer fazlasıyla “ sınıfçı” evredir. Bu dönemde Kuramcılar şu soruyla meşgullerdi: Kapitalizmi yadsıması gereken işçi sınıfı hareketleri neden Avrupa’da geriye düştü? Devrimin öznesi olması gereken sınıf neden gericiliğin destekçisi konumundadır? Araştırmaları onlardaki “ sınıfçı” eğilimi boşa düşürecek denli olumsuz sonuçlar ve Nazilerin iktidarı alışıyla kesintiye uğradı.

Eleştirel Kuramcıların ilk işlerinin işçi hareketleri üzerine disiplinlerarası çerçevede tarihsel toplumsal araştırmalar yapmaya odaklanmaları böylesi pratik ve yakıcı bir nedene dayanır. Bu ekolün üyeleri ve özellikle Adorno yazılarında örtük bir dil kullanmıştı. Önceleri siyasal nedenlere dayanan bu tercih, felsefi tartışmalar sırasında bir ölçüde kendi doğallığı içinde kapalılaşmış ve daha sonra toplum kavramıyla kurdukları ilişki nedeniyle açıkça savunulmuştur.

Eleştirel Kuram esasen kapitalizmin keskin eleştirisi biçimindeydi. Adorno gibi isimler total red tutumu takınacak denli radikaldi. Kuramcılar marksizmin içinden söz alarak konuşuyor, en uzak olanları bile en azından marksizmi gözeterek kapitalizmi eleştiriyordu. Horkheimer de tüm çabalarının mevcut ekonomik sistemi yadsımak hedefine bağlandığını belirtiyordu. Bir başka yerde de kapitalizmi eleştiremeyecek kişinin faşizme dair de konuşmaması gerektiğini söyleyecek kadar sertti.

Burada Horkheimer için bir parantez açmak gerek. Onun devrimci analiz ve hedefleri 2. Savaşın ardından zayıflamıştır. Horkheimer bir süre sonra iyice tutuculaşmış, Marks yerine Schopenhaur’a yönelmiş, 1970’e gelindiğindeyse hükümetin savunma harcamalarını desteklemiş, İran Şahına karşı mücadele eden öğrencileri vazgeçirmeye çalışmış, ’68 yükselişine ve marksizme saldırmış hatta ABD’nin Vietnam politikasını desteklemiş ve antikomünistleşmiştir. Onun kişiliğinde açığa çıkansa başlangıç amaçlarından kopmuş bir kişi veya hareketin felsefe- siyaset- hayat üçgenindeki çekim kanunlarına direnemeyeceği ve eninde sonunda bir yerlere sürükleneceği gerçeğidir. “Kapitalizmin eleştirisinin de kapitalizme içkin olduğu”nu söyleyecek denli ilk bakışta sert görünen bir tez ileri süren Horkheimer aslında ezilen insanlığı eylemsizliğe, daha tam biçimde söylemek gerekirse “ kendi pisliğinde eşelenmeye” mahkum olmaktan öte bir önermede bulunmamıştır. Bu trajik metamorfoz elbette ki onun devrimci kaygılar taşıdığı dönemde yazdıklarının önemini azaltmaz. Kişileri bütün süreçleriyle değil de son bulundukları noktadan yazmak veya ele almak da başka bir idealizm çeşididir.

Hemen hepsi Hegelyan bir marksizmi savunan Eleştirel Kuramcıların ana metinlerini kaleme alan Horkheimer, “sonlanmış tarih” kavramını reddetmiş, diyalektiği de “tamamlanmamış diyalektik” biçiminde tariflemiştir. Onun analiz yönteminde tikeldeki evrenseli bulmanın ana yolu tümevarımcılıktır.

Eleştirel Kuramcılar faşizm Almanya’da adım adım iktidara yönelirken toplumsal şartlara ve bireydeki otoriterliğin kökenlerini incelemeye koyuldular, marksizmin göz ardı ettiğine inandıkları psikolojik süreçlere yöneldiler, psikanalizi bir analiz yöntemi olarak denediler. Pozivitizme, bilimciliğe, araçsalcı aklın doğal sonucu diye tanımladıkları faşizme karşı mücadele ederlerken tekrar tekrar Kant ve Hegel’e döndüler. Althusser ismiyle popülerleşen yapısalcılığın marksizmin felsefi ayağını görmezden gelerek onu bilime eşitlerken tarihin öznesiz bir süreç olduğunu savladığı biliniyor. Eleştirel Kuramcılar bunun tersinin doğru olduğunu düşündüler. Marksizmdeki bilimci, varoluşçu eğilimleri reddediyor, Marks’ın bütün verimini ilk dönem eserleri üstünden anlamlandırıyor, teorik arkeolojilerini buraya yoğunlaştırıyorlardı.

Bu noktadaki Eleştirel Kuramcılar “özne” kavramına ulaşıyorlardı. Gramsci gibi bu ekol için de “ praksis” kavramı, merkezi önem verilen diğer öğeydi. Max Weber sosyolojisine, Lukacs’ın  “ Tarih ve Sınıf Bilinci”ne atıf yapan Eleştirel Kuram tarihselci hümanist bir perspektife sahipti. Mutluluğun ise araçsallığı ortadan kaldırılmış bir rasyonalizmle mümkün olduğuna inanıyordu Eleştirel Kuramcılar. Bu bakış açısında insan tarihin öznesi/ yapıcısı kılınmıştı. Burada akla gelen soru hangi insan ve hangi tarihten bahsedildiğidir. Eleştirel Kuramın ikinci döneminde bu sorunun yanıtı hem belirsizleşmeye başlamış hem de özne kategorisi teorik ürünlerden adeta dışlanmıştır. Belirli bir sınıfa ait “insan”a öznelik rolü biçiliyordu elbette ancak “insan” tarihin yapıcısı olabilir miydi? Kendi amaçları peşinde koşan karşı sınıf(lar)dan “insanların” da bir iradesi/ kuvveti ve amacı bulunur. Bu makro çatışmayla oluşan şeyin toplamı tarihtir. Eleştirel Kuramcıların da kabul ettiği gibi tarihin bir ereği olamaz. Aynı nedenle tarihi durmaksızın ilerleyen, ereği olan bir nesne de değildir. Erek belirli koşullardaki sınıflara, topluluklara vb. aittir. Bu amaç tarihe yüklenilemez.

Belirsiz bir “ insan”a tarihin öznesi olma rolünü yüklemek insan denilen varlığa tanrısal bir misyon biçmekten farksızdır. Belirli tarihsel dönemlerde elbette özne rolü yüklenen, amaçları peşinde yürüyen insan kolektifleri vardır ancak bu rolün imkan ve sınırları bulunur. Ekonomik ve toplumsal yapı değişince eski konumlar da değişir ve politika sahnesine yeni konjoktürel özneler zuhur eder.  Ancak bunların ayırıcı özelliği “ insan” oluşları değil ezilenler dünyasına aidiyetleridir.

Eleştirel Kuramcılar umut besledikleri, çeşitli tarihlerde gidip incelemeler yaptıkları Sovyetler Birliği’nde başlayan ’36 yargılamalarıyla şaşkınlığa uğramışlardır. Ardından patlayan 2. Savaş ve faşizmin vahşeti insana olan inançlarını kırarak her birinin güvende olma duygularını yıkar. Bu yıllardan itibaren praksisle ilişkilenişleri yeni bir toplum kurma eksenli değildir. Zamanla toplumsal özne ve sistemi değiştirecek ana unsur olan insandan da el ayak çekerek sadece bir birey olan, bireysel hayatını düzenleyen insana gerilemişlerdir. Adorno, son yıllarında mümkün olan tek şeyin bireyin kendisini yetiştirmesi ve dönüştürmesi olduğunu belirtir. Bu apaçık bir yenilgi ilanıdır. Eleştirel Kuramın özellikle 60’lı yıllardaki en siyasal, en popüler ismi Marcuse ise farklı bir yol tutar. Horkheimer gericileşir, Adorno umutsuzluk anksiyetesinin anaforunda çırpınırken bile ayakta kalan, bıkmaksızın arayışını sürdüren tek kişidir.

Eleştirel kuramda kapitalizmi yadsıyacak özne, ilk zamanlarda, kaybedecek şeyi bulunmayan “proletarya” olarak saptanmıştı. Bu, genel Marksizm yorumlarıyla birebir uyumluydu. Ancak ideolojik- kültürel kuşatma ve “refah devleti” gibi uygulamalarla kapitalist sistem kendisine karşı biriken yıkıcı enerjiyi tolere etmiş, bu arada işçi sınıfını da sisteme katmıştı. Eleştirel Kuramcılar bu sorunla uğraşıyor, kapitalizmi yadsıma imkanı bulunmayan işçilerin yerini kimin alacağını tartışıyorlardı. Yanıt bulamayanlar hızla düzene savruldular çünkü küçük teorik boşluklar büyük pratik kaymalara neden olacak denli önemliydi.

Tam burada Marcuse yeni yıkıcı dinamiğin ve yeni öznelerin ırksal-ulusal azınlıklar, feministler ve kapitalizmin dışladığı bütün öteki kesimler olduğunu, öznenin buradan çıkacağını söyledi ve buna göre konumlandı. 60’lı yıllardaki etkisi dalga dalga dünyaya yayılan radikal öğrenci hareketinin, o sıralarda kendilerini anlamayıp küçümseyen KP’lere değil de Marcuse gibi isimlere sempati duymaları bununla da bağlantılıdır. “11. Tez” unutulmadığı sürece, böylesi tespitler teoriyi zenginleştirici ve sistemi yıkıcı birer dinamik olabilir. Ancak temel tez unutulduğunda aynı belirlemeler kişileri birer sistem tadilatçısına çevirir. Nitekim toplumsal dönüşümün sabit öznesi olmadığı belirlemesi bütün dışlananları 11. Tez’e çağırmaktadır. Oysa, orjinallikten yoksun kimi fikir kırıntıları barındıran “İmparatorluk” adlı kitapta popülerleşen Hard ve Negri isimli iki kapitalizm restoratörü yukarıdaki tezi en sağ, en evrimci görüş açısıyla harmanlayarak kitlelere, bağırlarındaki ‘gömülü imkanlar’ı boğarak kendilerini sisteme dahil etmelerini salık vermişlerdir.

Eleştirel Kuramcıların tarihi ileri doğru akan, kendinde bir amacı olan ve komünizm vaad eden bir nehir biçiminde düşünmemeleri iradeye fazlasıyla imkan açtığı için önemli bir tutumdur. Bilindiği gibi 2. Enternasyonalin bilimci determinist mantığında tarih mutlaka komünizme varacak bir yoldu. Mademki durum buydu o halde irade basit hatta gereksiz bir ayrıntıydı. Tarihi böyle okuyan 2. Enternasyonal mantığı mesela İngiliz emperyalizminin Hindistan’da, Kemalistlerin de Kürdistan’da bütün yaptıklarını ve sömürgeci siyaseti aklar. Çünkü bu tavırlarıyla sömürgeciler tarihin önündeki eskimiş/ ilkel ayak bağlarını yok etmişler oralara kapitalizmi ve elbette ‘medeniyeti’ taşıyarak oralarda işçi sınıfının oluşumu vesilesiyle kendi sonlarını hazırlayan tarihin ilerlemesini hızlandırmışlardır. İradeyi dışlayan bütün tarih okumaları ve kapitalizm eleştirileri eninde sonunda bunu vaaz eder. Araçsalcı akıl aynı zamanda budur ve insan bu ‘akıl’da nesnedir.

Eleştirel Kuramcılar Aydınlanmacılığın kimi yansımalarıyla tartışırken zaman zaman bütün bir Aydınlanmayı mahkum etmeye çalıştılar. Onlar bu sıralarda kucaklarına düşen şu iki soruyla boğuşmak zorunda kaldılar: Marksizm ve Aydınlanma ilişkisi nedir? Marksizm onun çocuğu mu yoksa reddi midir? Net yanıtları yoktur. Ancak sistemin yıkılması hedefinden uzaklaştıkça marksizmi de Aydınlanmanın içine dahil ettiler. Oysa Aydınlanmanın iki yanı vardı, onu total red doğru bir tutum olamazdı. İnsanlığın bakiyesine yazılan büyük birikimler de o dönemde ortaya çıkmıştır. Araçsalcı akıl, bilimin dine dönüşmesi, pozivitizmin başat hale gelmesi, burjuvazinin sınıf çıkarları için bütün o birikimi yoksullara karşı kullanması eleştirilirken bunun da gözden kaçırılmaması gerekirdi. Çıkış koşulları düşünülürse marksizmde yer yer aydınlanmacılığın iki tarafından da izler bulunması olağandır. O olmuş bitmiş bir formüller toplamı değil bugün de yarın da durmadan tamamlanmaya çalışılacak canlı bir süreçtir. Aslolan artı değer analizlerinden tutalım da diyalektiği ele alışına dek sürdürdüğü yöntem ulaştığı sonuç ve önerdiği pratik konumlanışın çerçevesidir. Araçsalcı Aydınlanmacılığın marksizmdeki etkilerini ayıklamak, onu yadsımaktan çok daha devrimci bir tutumdur.

Eleştirel Kuram, kapitalizmin eleştirel bilinci yok etmesine, Lukacs’ın tarifiyle tüm eleştiri odaklarını “şeyleştirmesine” direnirken bunu özellikle Adorno üzerinden negatif bir çerçevede geliştirdi. Onlar sisteme alternatif bütüncül bir model önermediler. Alternatif çıkacaksa mücadelenin kendi iç sürecinden çıkmalıydı. Temel bir alternatif önermeyle özdeşleşen alt önermelerin hiyerarşi doğuracağını, bunu yerine ‘farkındalılıkların’ korunmasının en elverişli tutum olduğunu savunuyorlardı. Eleştirel Kuram, özellikle birinci döneminde sisteme çok sert ve negatif eleştirilerde bulunmayı temel odak haline getirmişti. “Bütün” kavramını felsefi planda eleştiren Kuramcı’lar iki şey yapıyordu: İlki bilim-politika ikilisini kendi düzeylerinden koparıp felsefeyle eşitliyor, ikincisiyse praksis kavramı nedeniyle özne nesne ayrımını ( buna idealizm-materyalizm ayrımını da ekleyebiliriz) kabul etmedikleri gibi altyapının üst yapıyı belirlediği tezini de reddediyorlardı. Bunun yerine onlar bu ikili kategorilerin birbirleriyle “zorunlu olmayan yakınlık” içinde bulunduklarını savundular. Eleştirel Kuramcıların buradaki belirgin paradoksu felsefeyi bilim ve politika karşısında bir üst belirleyen konumuna yükseltmeleridir.

‘Tek kaygısı sömürüsüz bir topluma yol açacak gelişmeler’ olduğunu belirten Kuramcılar “modernizm” diye tanımlanan ve kapitalizmin doğuşuyla başlayan sürecin köktenci eleştirisini görev edinmişlerdi. Modernizmin felsefi, ideolojik, bilimci ve edebi varyantlarına dek eleştirilerini geliştirdiler. Batı hayranlığıyla savaştılar. Onlar başlangıçta kapitalizmin içinde yeşeremeyeceği denli sert bir eleştirel teori yaratmaya odaklanmışlardı. Edebi eleştirilerinin çerçevesi egemen sistemin entelektüellerin verimine türlü yollarla nasıl sızdığını göstermeye odaklıydı. Bu eleştiriler metodik ve düşünsel bağlamlarda bugün de öneminden bir şey kaybetmiş değil.

Eleştirel Kuramcılar ikinci evrelerindeyse çoğunlukla çıkışsızlık, praksisten vazgeçiş ve elitizmle kendi kendilerini adeta felç etmişlerdir.  Sonuçta insan ve doğa arasındaki çelişkiyi esas aldılar ve sistemin radikal dönüşümü fikrinden çoğunlukla uzaklaştılar.

Marcuse teorik düşüşünde Marks’ın “1844 El Yazmaları” gibi ilk dönem felsefi yapıtlarına yoğunlaştı. Artı-değer sömürüsüne son verilmesiyle sosyalizmin gerçekleştirilemeyeceğini, sosyalizmin bundan ibaret olmadığını, insanların kültürel vb. ihtiyaçlarına önem veren bir sosyalizmin gerektiğini söyledi. Konunun bu yanı önemli çünkü Che Guevara da Marks’ın ilk dönem ürünlerine atıf yapar ve sosyalizmi  “ekonomik model”e endeksli ele almaz. Kapitalizmin bir mezhebine dönüşen Sovyetlere yaptığı gezi sonrası eleştirilerinin odağına “yeni insan”ın yaratılamamasını alır ki bu da erken dönem Marks’ı nasıl kavradığının işaretidir. Benzer sorunlar ve öncüllerden yola çıkmışlardır. Che’nin ayırıcı özelliği, söylemeye bile gerek yok, sözlerinin altını hayatıyla imzalamış olmasıdır. Burada bir kez daha praksise dönüyoruz. Radikal eleştirel söylem pratik tutumla tamamlanmadıkça her an salt söylem radikalizmine dönüşebilir. Eleştirel Kuramcıların çoğu bu çelişkiyi aşamamışlardır.

Hegel diyalektiğiyle yoğunca ilgilenen Adorno, Marks’ın ilk dönem eserlerine de kapital gibi eserlerine de ilgi duymadı. Denilebilir ki Marks, Adorno’yu Marks’taki Hegel öğelerinin azlığı çokluğu oranında ilgilendirmiştir. Adorno da Hegel ve Marks’ın diyalektiğinin tamamlanmamış, iki ucu kapalı bir süreç olduğuna inanıyor ve bunu yadsıyordu. Onunki negatif diyalektikti. Marks ve Hegel diyalektiğindeki “sentez”i eleştiriyor ve tez-antitez biçimindeki çelişkinin sürekliliğinin esas olduğunu, sentezin amaç sayılamayacağını ve onun sadece daha üst düzeydeki çelişkilerin vesilesi biçiminde görülmesi gerektiğini söylüyordu. Adorno’nun “hakikat arayışı”nın metodu esasen budur. Peki epistemolojik hareket noktası nesnel, gerçek bir hakikatin olamayacağı, gerçekle ilgili bilginin kişinin ilgilerinden hareketle ve belli bir dolayımla edinilebileceğini öne süren bir kuramda “ hakikati” bulmak mümkün müdür? Hayır. Çünkü “bulmak” eninde sonunda ‘totolite’dir, çelişkinin sona erişidir. O halde tüm bu çaba boşuna mıdır? Yine hayır. Çelişki zaten hayatın kaynağında vardır.

Adorno’ya göre çelişki esas olduğu için bütünleşmiş, tamamlanmış, çelişkisiz bir model imkansızdır. Bütün, yani totalite, her zaman tikeli, yani bireyi, kendi hegomanyasına sıkıştırır. O nedenle tikel kendini totaliteye teslim etmeksizin özerkçe yaşamalı ve bu yolla totali kendi amaçları doğrultusunda değiştirmeye uğraşmalıdır. “Yeni” ise bu çelişkili durumun barındırdığı öğelerin kendilerini, üst düzeyde yeni bir çelişki için, dönüştürerek eski konumlarını reddedişlerinden çıkar. Geçici bir durum olan sentezin içerik ve kapsamının ne olacağıysa önceden kestirilemez.

Tam da burada bir ara nota ihtiyaç var. Marks ve Engels’in tarifindeki diyalektik, sentezin önceden vaad edilmiş bir sonuç olduğu kestiriminde bulunmaz. Böylesi, basit bir determinizmdir. Hatırlanacağı gibi özellikle Engels diyalektiği anlatırken “uygun koşullar”a vurgu yapar. Tez antitez çalışmalarında sonuç ihtimali her zaman birden fazladır ve her irade o ihtimallerden kendisine en uygun olanın sentezde vücut bulmasını arzular. Özellikle toplumsal mücadelelerde sentez çok olasılıklı bir sürecin olası sonuçlarından biridir ve irade tam da bu nedenle güncelliğini/ önemini her zaman koruyacaktır. Sentez, sonsuz oluş-yokoluş sürecinde elbette birer dinlenme istasyonundan farksızdır. Marksizmin kurucuları sentezi kesinlikle mutlaklaştırmış değillerdi.

Adorno’nun kapitalizmin eleştirisinde “kültür endüstrisi” belirlemesi önemli yer tutar. Aslında bu belirleme meta fetişizm analizinin Adorno’nun süzgecinden geçerek transforme edilmiş halidir. Kısaca şöyle: Kapitalist model her bireyin içinde bir biçimde yaşar. Sistemin aklı kişinin içine giren bir ajan ya da vücuduna monte edilip bireyin biricikliğini bozan bir protezdir. İnsan bu yolla hızla bütün rengini/ özgünlüğünü böylelikle yitirip diğer kişilere benzer. Aynı şeyi yiyen, giyen, dinleyen, gülen, seyreden, tüketen birörnek insanlar aynı biçimde düşünür/ hisseder. “Kitle kültürü” kapitalist statükoyu korumak için durmaksızın çalışır. Birey artık yarı insan yarı robot ve tamamen itaatkardır. Bu süreç insanın/ öznenin ölümüdür. Verili akıl, kültür vb. reddedilmeden sistemin dışına çıkmak imkansızdır.

Kapitalizm kitle kültürü yanında çeşitli korkuları kışkırtıp yayarak varlığını sürdürür. Kişilerin, başta güvenlik korkusu olmak üzere, yalnızlık korkusundan tutalım aç kalma korkusuna dek bütün korkularını tetikler, güvenlik endişesiyle onu sisteme itaate mecbur eder. Dine karşı dövüşerek tarih sahnesinde kendine yer edinin burjuvazinin zamanla evcil/ sistemiçi din anlayışlarını körüklemesi de bu bakımdan anlamlandırılabilir. Kapitalizm bir korku jeneratörüdür.

Adorno kültürün de özerk olduğunu söyler. Kültürel alan sınıf mücadelesinin doğrudan yansıması değil bir dolayımıdır. Kapitalizm kültür endüstrisi aracılığıyla insanı önceki dönemlerden çok daha incelikli metotlarla kendi kontrolü altında tutmayı sürdürür. Eğlence bile işçinin bir sonraki gün daha fazla üretmesinin aracıdır. Nasıl eğlenilebileceğinin çerçevesini “trend”lerle belirleyen de sistemdir.

Eğlence işin devamıdır. Özgürleşme/ rahatlama edimi değil başka koşullarda üretilen bir teslimiyettir. Bedenler özgür bırakılsa bile bilinçler sisteme bağlıdır. Networka bağlı birey artık iradesizleşmiştir. Kuşatmaya rıza gösteren/ teslim olan herkes kesinlikle mağdur değil kapitalizmin günahlarının hisseli ortağıdır.

Az sayıdaki yakın arkadaşıyla bile mesafeli bir ilişki kuran Adorno eleştirdiği hayatı kendince mütevazı ölçülerle, hedonizmi reddederek yaşar. “Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek- ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hâlâ soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.” Adorno anksiyeteye tutulmuşçasına fazlasıyla karamsar bir tablo çizmektedir. Kötümserliğinin kripto cümlelerinden biri şudur: “Sonuna kadar götürülen negatiflik, adı konulduğunda ve göz kırpmadan yüzleştirildiğinde, kendi karşıtının ayna imgesini verir.” Bu tutum iyimserliği tetiklemek bir yana, insandan umudunu kesmeye varan seçkinci bir karamsarlığı keskinleştirmekten öte işe yaramaz.

İlginçtir, 60’lardaki öğrenci hareketindeki yükselişle buluşan Marcuse ütopyacı “eğilimlere” yönelince, Adorno ile ilişkisi sarsılıp ağır ağır kopar. O sıralarda hayalgücü, arzu ve oyunun özgürleştirici güçler olduğunu söyleyen Marcuse’ün “Tek Boyutlu İnsan” kitabıysa 68 gençliğinin elindedir ve Marcuse itaat etmeme düşüncesini pratikleştirerek düzeni değiştirebiliriz, demektedir.

Adorno 1969’da öldü. Son ayları trajikti. Öğrenciler Enstitü’yü işgal edince Adorno polis çağırır. İşler iyice karmaşıklaşır. Marcuse durumu öğrenince Adorno’ya mektup yazıp onu polis çağırdığı için suçlar. Kendisini savunmaya çalışan Adorno ise derin bir depreyon yaşadığını anlatır Marcuse’ye. Üç ay sonra bunu protesto eden öğrenciler ders sırasında “Adorno bir kurum olarak ölmüştür”, yazılı kuşlamalar yapar ve o sırada üç kadın öğrenci Adorno’yu protesto etmek için soyunurlar. Buna dayanamayan Adorno derslikten kaçar. Adorno’nun katıldığı son derstir ve birkaç ay sonra da öldüğü duyulacaktır.

Trajik son galebe çalmıştır. Walter Benjamin gibi önemli ve başlı başına ele alınması gereken bir ismi şimdilik dışta tutarsak, Eleştirel Kuram’ın düşünsel piramidinin zirvesini tutan üç isim kendilerine ayrı ayrı yollar çizmişlerdir. İçlerinde yola koyulurken en ‘devrimci’ olan Horkheimer tutuculaşmış ve en nihayet karşı-devrimcileşmiştir. Ömrünce kapitalizmi tek bir cümleyle dahi olumlamayan Adorno, kuyu derinliğindeki karamsarlığıyla, gelişen yeni hareketin kodlarına bütün bütüne yabancı kalmış hatta “ben kitaplarımı öğrenciler onu okuyup molotof kokteyli yapsınlar diye yazmadım” diyecek kadar praksisten kopmuş ve ağır depresyon sarsıntılarıyla son nefesini vermiştir. Ekibe en son dahil olan, bir dönem psikanalizle yoğunca ilgilenen Marcuse ise ütopya kavramı ile ilişkilendiği oranda ’68 gençliğinin “Marks Mao Marcuse” sloganında kendine yer bulmuş ve Eleştirel Kuram’ın kitlelerle buluşamadığı oranda kolay reforme edilebilir radikal siyasal söylemini ortaya koymuştur. Kuramcı’lar diyalektikte çelişkinin esas olduğunu durmaksızın vurguladılar ve kendileri de bütün verimleri ve çelişkileriyle birlikte 20. Yüzyıl sol-marksizan düşünsel bakiyesine dahil olurken aşıldılar. Bugün Eleştirel Kuram, onu anlamak ve sonra ‘yargılamak’ için eleştirel devrimci bir okumayı hala hak ediyor ve bekliyor.

                             

Referanslar

Minima Morilla / Adorno

Toplum Üzerine Yazılar/ Adorno

Adorno/ W. V. Rejien

Tek Boyutlu İnsan/ H. Marcuse

Toplumsal Aklın Eleştirisi/ J. Spurk

Frankfurt Okulu/ Doğu Batı

Diyalektik İmgelem/ M. Jay

Kitle Melankoli Felsefe/ Cogito sayı: 36

     

  

Yorum Yaz

10 + 12 =