Paylaş

AL YANAKLI ZEHİRLER

Ağustos ayı başlarının nemli, sıcak, boğucu havası hafif esintili, yine de serinletmiyor.

Bugün cuma, sabah saatleri, on civarı. Güzelyurt’ta pazar var. Dört kapılı, oldukça büyük, üstü kapalı, birçok sabit tezgâhın bulunduğu modern pazar yeri harika.

Hatice arabasını arka parka bıraktıktan sonra orta kapıdan girerken etrafına bakınıyor. Pazarcılar arı gibi harıl harıl çalışıyor, kasaları boşaltıyorlar. Sebze ve meyveleri birer inci gibi özenle tezgâhlarına diziyorlar. Alıcıları çekmek için henüz bağıran pek yok.

Hatice alışkanlığı üzere, önce bütün pazarı şöyle bir dolaşır, sonra alışveriş yapar. Yine pazarı baştan aşağı dolaşıyor. Yaz ortası; mevsimlik meyveler, sebzeler iyice bollaşmış. Pembe tonlarda al yanaklı şeftaliler, pırıl pırıl kayısılar, iri, diri diri çilekler, domatesler, hıyarlar hepsi albenili. Aynıboyda, düzgün, sağlam… Güzelim meyveler insanın ağzını sulandırıyor. Bu gün şeftali çok bol! Geçen hafta başlamıştı bolluk. Tam zamanı.

Hatice şeftali tezgâhlarının önünden geçerken yoğun bir koku hissediyor. Bu kokuyu hatırlamaya çalışıyor. Esintili yerlerde koku daha az hissediliyor. Birkaç tanesini alıp kokluyor; çocukluğunda bahçelerindeki şeftalilerde hiç böyle bir kokunun olmadığını hatırlıyor.

Alışverişini yapıyor, arabaya yerleştiriyor, birden şeftali almadığını hatırlıyor. Tekrar pazara giriyor. Büyük bir tezgâhın önünde duruyor. Eline bir şeftali alıp kokluyor; bu kokuyu yine bulmaya çalışıyor.

‘Buyur abla ne istemiştin?’ diyor pazarcı.

‘Şeftalilere bakıyorum.’

Bir kadın çocuk arabasıyla tezgâha yaklaşıyor. Arabada bir buçuk yaşlarında bir bebek var. Kadın da şeftalilere bakıyor. Hatice’ye dönüyor.

‘Hım çok güzel bunlar, değil mi? Yazın kızıma bol bol meyve yedireyim bari. Her şeyi zamanında yemek lazım, öyle ya…’

‘Evet evet zamanında yemek lazım.’

Pazarcı hemen el çabukluğuyla güzel bir şeftaliyi dilimleyerek tatmaları için kadınlara veriyor. Dilimden ısıran Hatice nihayet kokuyu hatırlıyor. Bu liseden arkadaşı Ziraat Mühendisi Nihal’ın ‘tarım ilaçları bayii mekânı gibi kokuyor. Geri kalanı yere atıp ağzındaki lokmayı zorla yutuyor. Kadın şeftali dilimini iştahla yiyor.

‘Ooo çok lezzetliymiş sulu sulu hem de. Çürüğü çarığı da yok,’ diyor içinden.

‘Şeftali ne kadar?’

‘Üç buçuk lira!’

‘İki kilo verir misin? Kızım çok seviyor, yumuşak ya löp löp yutuyor.’

 ‘Aman aman pek tatlı yavrucak hemen tartarım.’

Hatice telaşla söyleniyor.

‘Hayır, hayır lütfen şeftali almayın, zehirli olabilir.’

‘Aaa sana ne be kadın! Tadına baktım ben! Alırım almam seni ne ilgilendirir! Hem ben çok iyi yıkarım öylesine suya tutmam.’

Pazarcı hiddetleniyor, yüzü pancar gibi kızarıyor. Hatice’ye bağırıyor.

‘Hanım hanım sen ne diyorsun be! Benim ekmeğimle oynuyorsun! Sabahın köründe hale gittim, en güzel şeftalileri aldım, geldim! Bak bakalım pazarda bundan güzeli var mı? Sen ne anlarsın be şeftaliden! Bursa bunlar Bursa; yarma şeftali. Ne zehirlisi mis gibi bunlar mis.’

El kol hareketleriyle Hatice’yi kovuyor.

“Hadi git git buradan zaten sana satacak şeftalim yok. Allah Allah!  Bütün çatlaklarda beni buluyor yaaa…’

Hızını alamayıp bağırıyor.

‘Gel gel şeftaliye gel! Hakiki Bursa bunlar Bursa! Beğenmezsen paranı geri al.’

Hatice neye uğradığını şaşırıp koşarcasına arabasına gidiyor. Kapıyı açarken elindeki şeftaliyi fark ediyor. Gidip bıraksam mı acaba, diye düşünürken aklına bir fikir geliyor. Şeftaliyi yandaki koltuğa bırakıp hızla uzaklaşıyor. Doğru Nalan’ın ilaç bayiine gidiyor.

‘Günaydın canım!’

‘Ooo günaydın hangi rüzgâr attı seni buraya? Ne iyi ettin de geldin! Epeydir seni görmüyordum. Gel seni bir öpeyim.’

Kucaklaşıyorlar. Nalan, Hatice’nin elindeki şeftaliyi görünce şaşırıyor.

‘Aaaa bu ne kız? Bana şeftali mi getirdin? Ayol bir tanemi aldın! Aşk olsun yani. ‘

‘Yok, yok canım yemek için getirmedim. Pazardan geliyorum.’

‘Nasılsın iyi misin ne var, ne yok? ‘

‘İyiyim bildiğin gibi bir değişiklik yok. Her şey yolunda!’

‘Sen nasılsın, nasıl gidiyor bu işler?’

“Eh işte idare eder. Zar zor kendini döndürüyor. Üç beş kuruş bize kalıyor.’

Gülümsüyor.

“Eee kız anlat bakalım, ne iş, bu tek şeftali!’

‘Şeftalilerin tam zamanı biliyorsun. Geçen hafta da fark etmiştim ama ne kokusu olduğunu anlayamamıştım. Bu gün sabahtan gittim pazara; kasaları yeni boşaltıp diziyorlardı tezgâhlara. Yine o koku. Daha da keskin kokuyor; kasaları yeni boşalttıkları için olsa gerek. Tezgâhların yanından geçerken fark etmemek imkânsız! Pazarcı bir dilim kesti tadına bakayım diye verdi. Bir ısırdım! İşte o an anladım. Senin burası gibi kokuyor. Al kokla.’

Nalan kokladı, irkildi.

‘Ya bu çok feci! Sanki zehre bandırmışlar. Tamam!  Şeftaliler yumuşak dokulu olduğu için çok ilaç atıyorlar; çünkü zararlılar daha kolay giriyor meyveye. Ama bu acayip bir şey! Aslında biliyor musun, ilaçların çoğu artık renksiz ve kokusuz. Hepsi böyle kolay anlaşılmıyor. Birde sistemik olanlar var, bitkinin damarlarına veriliyor. Oradan da meyvesine geçiyor. Öyle olanlar yıkamayla falan da gitmiyor.’

Hemen çöpe attı şeftaliyi.

Hatice ayağa kalktı, etrafına bakındı. Bazı ilaçlar özel cam kapaklı dolaptaydı. Daha önce çok gelmişti buraya ama etrafına hiç dikkat etmemişti.

‘Bunlar niye kapalı dolapta?’

‘Onlar çok zehirli de ondan.’

‘Ama ambalajlı.’

‘Olsun yine de böyle olması gerekiyor.’

O sırada telefon çaldı. Nalan telefonda konuşurken Hatice açıktaki raflardan bir ilaç aldı. Kutunun üzerindeki yazıları okumaya çalıştı. Ne mümkün bit gibi yazılar. Nalan’ın konuşması bitmişti. Döndü, daha fazla kalamadı, keyfi iyice kaçtı.

‘Ben gideyim.’

‘Aaa otursana kız! Ateş almaya mı uğradın? Daha şimdi geldin, çay falan içerdik.’

‘Yok, yok başka zaman uğrarım yine.’

Hatice dışarı çıkarken elinde domates dalıyla bir çiftçi girdi içeri.

‘Günaydın ziraatçı hanım.’

‘Günaydın, hoş geldin amca. Buyur.’

‘Bak hele bizim domatlar hepbööle oldu. Ne vercesen ver gari! Hepiciği ölüverecek yosa.’

Nalan dalı aldı, şöyle bir baktı.

‘Bu bir mantar hastalığa benziyor amca!’

Cam kapaklı dolaptan iki kutu ilaç aldı.

‘Bak amca, bu atmış lira. Bunu atarsan bir hafta sonra toplayabilirsin.

Şu da yirmi beş lira! Bunu atarsan da yirmi gün sonra toplayabilirsin.’

Çiftçi hiç düşünmedi.

‘Ucuzu ver kızım. Parayı yaz sen deftere sona ödeyecen. ‘

Dışarı çıktı, söylenmeye başladı. 

‘Zaten battık. İlaçtı, gübreydi, tohumdu paramı kalıyor sanki. Neymiş etki günü şu kadamış bu kadamış. Hadi oradan! Halden anlayan mı va sanki.’

Nalan çiftçi çıkınca aşırı zehirli şeftaliyi düşündü. Bu işi yaptığı için vicdan azabı çekiyordu.

Hatice pazar dönüşü markete uğrayacaktı. Aklına bir şey geldi. Biraz umutlandı. Markete gitmekten vazgeçti. Arabayı hızla sürdü. Pazarlıkları arabada bırakıp koşar adımlarla eve girdi. Hemen telefonu aldı, ALO 305 tuşlarına bastı.

Burası güvenli gıda hattıydı. Televizyon kanallarında sürekli bu kamu spotu yayınlanıyordu. Hoş, ruhu okşayan bir kadın sesi, çok güzel bir müzik eşliğinde çınlarken gürbüz çocuklar temiz, güzel bir sofrada neşeyle yemek yiyorlardı:‘Sağlığınız güvencede; biz sizin için gerekli tahlil, inceleme ve denetlemeleri yapıyoruz. Şüpheli gördüğünüz gıdaları bize bildirin, gerekeni hemen yaparız.’

Telefona diksiyonu çok güzel bir kadın çıktı:

‘Buyurun efendim; size nasıl yardımcı olabilirim?’

‘Ben bir şikâyette bulunacağım.’

‘Tamam, ben sizi hemen ilgili kişiye bağlayacağım.’

Güzel bir müzik sesinden sonra bir bant kaydı başladı: ‘Güvenliğiniz gereği kurallarımıza göre görüşmeniz kayıt altına alınacaktır.’

Daha sonra yine eğitimli olduğu anlaşılan çok güzel bir kadın sesi duyuldu.

‘Buyurun, ben Ebru şikâyetiniz nedir?’

‘Ben bu sabah Güzelyurt pazarına gittim. Şeftali tezgâhlarının yanından geçerken çok yoğun bir koku vardı. Tarımsal ilaç bayii gibiydi. Geçen hafta da aynı kokuyu hissetmiştim. Bu pazardaki şeftalileri tahlil eder misiniz?’

‘Tabii efendim gerekeni yaparız; hiç merek etmeyin.’

Hatice rahatladı.

‘Oh be! Böyle iyi oldu. Kesin çok zehirli çıkacaklar. Nalan da söyledi zaten. Vicdansızlar bu kadar ilaç atılır mı hiç! Vallahi vatan haini bunlar. Ayol bebekler yiyor, hiç mi acımıyorlar, yavrucakları zehirliyorlar.’

Arabadan poşetleri aldı, geldi. Buzdolabındaki eski meyve ve sebzeleri çıkardı. Önce bunlar tüketilmeliydi. Yenileri özenle yerleştirdi. Ama içine bir şüphe düştü. Acaba bunlarda da zehir kalıntıları var mıydı? Nalan çoğu ilaçların renksiz ve kokusuz olduğunu söylemişti çünkü. İçine bir kurt düştü.

‘Neyse bakalım şu sonuçlar bir çıksın hele,’ dedi.

Evi derledi toparladı. Pazardan aldığı taze fasulyelerle bol domatesli bir yemek yaptı, bir de pilav. Salona geçip televizyonu açtı, ayaklarını kanepeye uzattı. Bu arada saat dört buçuk olmuştu.

‘Of çok yorulmuşum! Bu sıcakta da iş yapmak çok zor vallahi!‘

Kanalları dolaşırken ALO 305’in aynı spotuna rastladı, gülümseyerek izlerken düşünüyordu: Aman ne güzel, sağ olsunlar; ne kadar da kibarlar. Çok güzel ilgilendiler.Bunlar da olmasa maazallah ne yapardık!İyi ki böyle bir gıda hattı varmış.Rahatlıkla şikâyet edebiliyoruz hiç olmasa. Yediğimiz, içtiğimiz güvencede en azından.

Az sonra telefon çaldı. Koştu, açtı.

‘Alo buyurun!’

‘Merhaba hanımefendi, Hatice hanımla mı görüşüyorum?’

‘Evet benim.’

‘Ben ALO 305 Güvenli Gıda Hattından arıyorum. Şikâyetiniz üzerine ilgili arkadaşlar Güzelyurt pazarına gittiler. Pazardaki tüm şeftali tezgâhlarını dolaşıp denetlediler. Hepsi faturalı idi. Yani hiç bir sorun yok hanımefendi.’

‘Bizi aradığınız için teşekkürler ederiz. İyi günler!’

Ardından yine o çok güzel, huzur veren müzik eşliğinde aynı bant kaydı çıktı. Hatice, ama ama diye kekelerken telefon çoktan kapanmıştı bile. Şok oldu! Ahize elinden düştü. Öylece kalakaldı.

Yorum Yaz

17 + seven =