Paylaş

ARAYIŞINI ŞİİRLEŞTİRİP UMUDA ŞİİR EKEREK ÖZGÜRLEŞ(TİR)MEK

Umut

Edebiyat, yıkımlar ve büyük alt üst oluşlar yaşayan, yaşamın gündelik rutininden bunalan insanların varlığına bir anlam arama çabasıdır. Bir yanıyla hayatı yaşanılabilir kılma gayreti olan edebiyat bir yanıyla da insanlığın kendini bulma uğraşıdır. Varlık nedeninin mülkiyete içkin kılınarak değersizleştirilmesi karşısında insanın kendini sağaltmak, ruhundaki onarılması güç acıları bir nebze yatıştırmak ve kendini yeniden yaratmak için yararlandığı eşsiz bir hazinedir edebiyat. Tıpkı ömrünü karanlığa vermiş bir madenci gibi insan ruhunun derinliğine kazma sallar edebiyat. Eni sonu edebiyat insanın güzeli, güzelliği arama heyecanıdır.

Bin bir renkten oluşan edebiyat bahçesinin en güzel çiçeklerinden biri de şiirdir. Duygu ile düşüncenin sözcükler aracılığı ile büyülü bir yapı oluşturduğu şiir, özü ile insanlığın gelişimini desteklerken, biçim olarak da birbiri içinde eriyerek bir olmuş iki âşık gibi dünyayı güzelliklere boğar. Şiir; insanın insana, insanın doğaya bilcümle insanın hayata yabancılaş(tırıl)masına, hiçleştirilmesine karşı, gündüz vakti yanan el feneriyle sokaklarda dolaşan Diyojen’in kendisine ne aradığını soranlara “ Dürüst insan arıyorum!” diye haykıran avazıdır. Karanlığa ışımanın kolaycılığına da meydan okuyan o fener; derisi kalınlaşmış, vicdanı nasır tutmuş insanların yeryüzü saltanatı uğruna yaşamı talan etmesi karşısına ölmekten korktuğun halde, ölüme inanmadığın için yetmişinde bile zeytin dikeceksin diye çıkar ve yüreğimizi ışıtarak yolumuzu aydınlatır. Anlamsız yüzleri ve gülüşleriyle bir gün çıkıp gelen, üretim organlarını ve tüketim artıklarını hayatımıza boca ederek ekmeğimizi ve aşımızı bozup, aşkımızı kirleten ve bir daha çekip gitmeyen parazitlere karşı yeryüzünü aşkın yüzü yapma inadından vazgeçmeyen cevahir yürekli çocukların dost dost ille kavga diyen çığlığı olur. At izinin it izine karıştığı, kuzunun koyunu, sıpanın eşeği tanımadığı, dağılmış pazar yerine dönmüş bir dünyada, üstelik karanlığın en kesif saatinde gökyüzünü maviye boyayan umut olur şiir. Zindan da yatarken bile asla yalnız kalmaz şiir, zulasındaki mahzun resim ile birlikte solgun bir halk çocukları ayaklanmasının ortasından gümbürder tarih öncesi köpeklerin yüzüne. Ve dağdan ovaya, tepeden tırnağa aşktır şiir. Tüm renklerin kirletilip kesik bir kol gibi yalnızlaştığı bu acımasız dünyada, yaşamı değiştirecek ve kendi güzelliğinden yarını yaratacak olan kadının öpülesi eli olur.

Meyvenin tohumda, çiçeğin çekirdeğinde saklı olduğu gibi şiir de şairinde saklıdır. Zifiri karanlıkta gelse ayak sesinden tanırım şiirin hasını diyebilen ozan, insanın kendisinden yeni bir insan yaratma çabasına şiiri ile el verir. Bir ananın bebeğini emzirmesi gibi şair de yaratısı ile insanlığı besler. Bir çiçeği sularcasına umut ile düş ile besler, sevda ile aşk ile besler. Mayakovski şiirin hayatta bir karşılığının olmadığını, tuzu kuru bir grup insanın eğlencesi olduğunu düşünenlere yanıt vermek için yazmış olduğu  “ Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni / Şiir de ne? / Boş iş.”  dizeleri Brecht’in Yedi kapılı teb şehrini kuran kim? / Kitaplar yalnız kralların adını yazar. / Yoksa kayaları taşıyan krallar mı? / Bir de Babil varmış boyuna yıkılan, / kim yapmış Babil’i her seferinde? “ dizelerine karışarak en yüce değerin emek olduğunu bir kez daha boğazını yırtarcasına haykırır ve şairin özünde işçi olması gerektiğinin altını çizer.

UmutŞair dostun attığı gülden yaralanacak kadar ince, akıntıya yürek çekecek kadar cesur, işlek bir kovan kadar üretken, sessiz akan bir ırmak kadar dingin, doğan günü karşılamak üzere dağlara koşturan atlar kadar coşkulu, hüznü demirbaş defterinden düşecek kadar hüzünbaz, sözcüklerden düşsel bir evren yaratacak kadar mahir ve bir o kadar da insandır. İnsanları alabildiğine sevmenin belalı bir iş olduğunu bilmesine rağmen tuttum insanları sevdim diyebilecek kadar “insandır” şair. Kimi zaman Aziz Nesin olur ve  “ De ki sinek avlıyorsun sinek / En usta sinek avcısı olmalısın / Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta / Örgüt yoksa seninle başlamalı…” dizeleriyle bireyi kendini gerçekleştirip topluma yol göstermesi için ikna etmeye çalışır. Kimi zamansa Fazıl Hüsnü Dağlarca olur ve “ Hiçbir dua yerine getiremez, / Benim kâinatlardan uzaklığımı. / Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar, / Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…” dizeleriyle okuru ölümsüzlüğüne ortak eder.

Şair toplum ya da daha doğru bir tabirle yaratılan kamuoyu nezdinde itibar sahibi olmak için güce yaltaklanmaz ve ya popüler kültürün bir parçası olmak için canhıraş bir çaba içine girmez. Kendisine giydirilmeye çalışılan bütün deli saçması çaputları yırtmış dünya insanıdır. Mekâna ve zamana bağlanmadığı gibi kendine de bağlanmaz. Nerede bir yangın, nerede bir tehlike belirecek olsa bütün gemileri ardında bırakıp soluğu orada alır. Kimi zaman dünyanın öte yakasında canına kıyılacak olan bir çift güvercin için kuş gibi çırpınır, kimi zaman Federico Garcia Lorca, Jose Marti, Moloise ve Misak Manukyan gibi al yeleli bir şiir olup ölümün üzerine yürürken can verir. Kimi zamansa küçük sandalı hayat ırmağının akıntısına dayanamayıp parçalanan Attila Jozef, Vladimir Mayakovski, Sergey Yesenin ve Nilgün Marmara gibi gerçeğini ölümde arayan müntehir bir kuş oluverir.

Tüm bunların yanı sıra bir derdi olandır şair. Bir tasası, toplum adına bir kaygısı olandır şair.  Ve bir zoru vardır. Ve zoru alt etmenin yollarına düşer şair. Birdir ama birlik olmadan yürüyemeyeceğini görmüştür. Yazdığı sonuçta şiirdir ama haykırışlarını, iç çekişlerini, zulme meydan okuyan avazını duyar, özlemleri ve yaşamı kucaklama sevincini hissederiz. Sıcak bir soba üstünde tüten portakal kabuğunun kokusunu alırız. Şairlik derdi olanın işidir. Görev değil,  iş değil, meşgale değil zoru olanın derdidir şairlik.

Dilinin bütün hünerini, sömürüsüz bir dünya yaratmak için kullanması gerektiğini bilendir şair. Bundan olsa gerek ki şair, gözlerini şiire açar ve şiirle kapar ömrünü. Öldüğünde arkasında kocaman bir boşluk bırakır. Ahir ömrüne sığdıramadığı dizeleri toprak olup söze gelir ve rengârenk şiirler açar.  Toplumsal sorunlara okuyan herkesin anlayabileceği sade bir dille dokunan, vicdanı ile kalemini halkının özgür yarınları için seferber eden ve bu uğurda yaşamı boyunca hep devletlerin gadrine uğramayı göze alabilendir şair. Bu yanıyla hayatı boyunca nice zorbalığa göğüs germek zorunda kalmış, 12 Eylül döneminde yetmiş yaşında olmasına rağmen bir ay boyunca gözleri bağlanarak sorgulanmış olan Kırk Kuşağının Fedailer Mangasından Rıfat Ilgaz, yaşamının son demlerinde yeni dağılmış bir ilkokul cıvıltısıyla “ Elim birine değsin / Isıtayım üşüdüyse / Boşa gitmesin son sıcaklığım” diyerek, şiir ve şiire dair her şeyin hakkını vermesini bilmiştir. Şiirleri yasaklanan ve yazdıkları yüzünden on bir ayrı davadan yargılanıp; İstanbul, Ankara, Çankırı ve bursa cezaevlerinde on iki yılı aşkın süre özgürlüğünden alıkonulan, kavganın ve aşkın şairi Nazım Hikmet olmasaydı şiirimiz kendini tamamlayabilir miydi? Böylesi güzel uğraş inde olan nice şair, şiirleri ile birlikte yaşamaya devam ederken şiirini günlük kaygıları için kullananlar vitrinlerin değişmesiyle birlikte ömürlerini tüketmişlerdir.

Gölgesi para etmeyen ağacın köküne kibrit suyu döküldüğü bir azgınlık içerisinde, satılabilirliğin tek ölçüt haline getirildiği günümüzün yadsınamaz bir gerçeği.  Bu deli saçması durumun çözümlenmesi diğer edebi türler gibi şiirin de sorunsalıdır. Hele ki internet kullanımının yaygınlaşması ile birlikte yüzeysel olmaktan öteye gitmeyen “ekran okumanın” cazip hale gelip tercih edilmesi yaşanmakta olan sıkıntıyı daha da derinleştirmekte. Birçok kıymetli çalışmanın imkânsızlıklar yüzünden bu mecrayı kullanmak zorunda kalması da zamanımızın ironisi olsa gerek kii kısa bir süre sonra yeniden yayımlanacak olan Sanat ve Hayat dergisi için kaleme alınmış bu yazı da bahsi edilen durumlar yüzünden internet üzerinden okuyucu ile buluşuyor. Bu hengâme içinde dünyanın akışına ayak uydurup piyasada kendisine yer bulan “şimdinin şiirleri” ile okuyucuya ulaşmakta zorlansa bile bayrağı düşürmeden ayakta durmaya çalışan “gerçeğin şiiri” arasındaki eşitsizlikler devasa bir uçurum gibi büyümekte. Tamamen okuyucunun gündelik beğenisi üzerine kurulmuş olan “şimdinin şiirleri” endüstriyel bir sektör haline gelen yayın dünyasında, piyasanın nabzını tutma konusunda uzmanlaşmış olanlarca cilalatılıp pazara sunulurken, nice zorluğu aşıp küçük bir çatlaktan boy vermeye çalışan “gerçeğin şiiri” ise çoğunlukla zamansız bir fırtınaya yakalanıp sığınağına çekilmek zorunda kalmakta. Hayatını şiire yatıranların çabalarını görmeme ve göstermeme gayreti yeni bir durum olmasa da bu kadar acıtmamıştı sanırım.

Kültür, sanat ve edebiyatın can suyu olması gereken dergiler ise iki elin parmak sayısını aşmayan, davasının divanesi olmuş bir avuç düşbazın bin bir zorlukla ayakta tutmaya çalıştığı, fesleğen kokan bir sokakta yalnız kalmış, biraz mağrur, biraz mahcup duran eski bir ev gibi zamanın ruhuna direnmekte. Okur sayısı bir hayli azalan kültür sanat dergileri, reklam alamaz, destek bulamazlarsa maliyetlerini dahi çıkaramamaktalar. Bu anlamda plazalaşan yayın tekellerine karşı gecesini gündüzüne katıp edebiyatın onurunu ayakta tutmaya çalışanlar ile para etmeyen ve para getirmeyen bir sanat dalı olan edebiyat için uğraş verenler, özellikle de şiire ömrünü vermiş olan şairler bir araya gelip yaşanılan sorunları aşmak için kafa kafaya vermelidirler. Şiirleri ile bir başına kalan şairler ve yazdıklarını yayımlatamadıkları için seslerini duyuramayan yazarlar ile hiçbir destek almadan kendi özgücüyle ayakta durmaya çalışan dergiler bir araya gelemezler ise yayın tekellerine karşı uzun süre direnebilmeleri zorlaşacaktır.

Şiir; Kaf Dağ’ında Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşamış olduğuna inanılan, görülmeyecek kadar yükseklerde uçabildiği söylenen ve yanarak kül olduktan sonra kendini küllerinden yeniden var ettiği rivayet edilen Anka Kuşu gibi nice badireler atlasa da ayakta kalmayı başarmış ve asla başını eğmeyen bir direnç çiçeği gibi güneşi kucaklamaya devam edecektir. Bu yüzden sokağı şiire açılmayan, kapısına şiir uğramayan ev karanlıktır biraz. Damarlarından şiir akmamış insan ise öksüz kalmış bir bebe gibi zavallıdır. Şiirin kıyısına vurmamış bir hayat, arenada matadorun acımasız kılıç darbeleri sonucu çaresiz bir şekilde yere yığılıp ölümü bekleyen boğanın umarsızlığına aldırmayıp sonuçta bir katil olan matadoru alkışlayan seyirciler kadar korkunçtur. Bundan dolayı umutsuzluğun ve mutsuzluğun içinden, umudu ve aşkı bulma uğraşı olan şiirin ve şiirin gerçeğinin toplumun sinir uçlarına temas edebilmesi için bir şey yapmalı. Turgut Uyar’ın büyük bir ustalıkla belleğimize mıh gibi çaktığı “Ben şimdi diyorum ki / Buna inanmak gerek / Bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu / Ve direnmek / Hep direnmek devam etmek adına…” dizelerini yapacağımız işlerin şiarı kılarak yeniden yola koyuluyoruz. Umudun yükünü başını eğmeden, yüreğini karartmadan sırtında taşıyan ustalarımızın izinden yürüyerek çıktık yola yeniden. Yine.

 

Yorum Yaz

fourteen + seventeen =