Paylaş

AŞÇI KADIN İÇİMİZDEKİ ERKEK

“Aşçı kadını devlet yöneticisi yapın. O hepimizden daha hızlı yönetme işini öğrenecek, hepimizden daha iyi yapacaktır.”

“İçinizdeki erkekliği öldürün. Başka türlü insanlaşamazsınız.”

İki tümcelik sözler, iki devrim deneyiminden çıkmıştır. Birincisi Rusya’da gerçekleşen Ekim devriminden, ikincisi Kürt devriminden. Birincisi, 20. yüzyıla yeni bir karakter veren, insanlığı sosyalizmle tanıştıran sosyalist devrimin daha ilk deneyimlerinden. İkincisi, 20. yüzyılın son çeyreğinden başlayan Kürt ulusal devriminden. İki ana fikir, iki ayrı devrimin liderlerinin tespit ve önerileridir.

Birincisi, Lenin’in; insanlığı devletsizliğe taşıyacak proletarya diktatörlüğünün daha ilk yıllarında yönetme işindeki karışıklıklardan ve de ortaya çıkmış dev bürokratik aygıtın yarattığı ürküntüye, durumun müsebbibi ortalama Rus köylülüğü çizgisinde kalmış komünistlere karşı adeta bir çığlık, bir çözüm önerisi: Aşçı kadını devlet yöneticisi yapın!

İkincisi Abdullah Öcalan’ın; Kürt ulusal devriminin içinden yükselmekte olan cinsiyet devriminin önündeki ana engele vurulmuş bir neşter; kadına alan açmayan, bin yılların erkek ayrıcalıklarından vazgeçemeyen gerilla erkeğe karşı bir çığlık.

che-guevara-pixabayHer ikisi farklı zamanlarda ama aynı gerçek olguda birleşmekte; insanlığın geleceği kadınların yönetimine emanet edilmeli. Hâlâ itiraz eden olur mu bilemem ama eğer iki tarihsel deneyime, bir de cinsiyet çelişkisinden, onun görünmezliğini sağlayan bütün örtüler çekilip atılarak bakıldığında görülür ki, tarihin ileriye doğru akışında kadın cinsin yeniden kuruculuğuna mutlaka ama mutlaka muhtacız.

Her iki devrimin gelişim seyri, sadece doğdukları coğrafyayla sınırlı kalmadığından, öncü hedefleri aşarak tüm insanlığa kendi zamanlarında birer yol haritası çıkardıklarından kuşku duyulamaz.

İnsanlığın en eski çelişkisi…

Buradan baktığımızda, her iki tespitin de merkeze aldığı fikrin, insanlığın evrensel ama üstü örtülü kalmış en eski çelişkisine/sorununa parmak basarak kadın cinsin rolüne atıfta bulunduğunu net bir şekilde bilince çıkarmakta yarar var.

Herhalde ne Lenin’in ne de Öcalan’ın kadınların karakaşına, kara gözlerine aşktan bu atfı yaptıklarını düşünenimiz çıkmaz. Lenin’in devrimden sonra fazla zamanı olmadı, (öncesinde de “sorular arasında tali bir soru” türünden yaklaştığını yadsıyamayız elbet) cinsiyet çelişkisini boylu boyuna ele alıp devrimin sonraki aşamalarına kadın cinsinin aklıyla nasıl da yön verip geliştireceğine, kadının kendi durumuyla savaşımının sorunlarına girmiş değildir. O yüzden onun adına fazla söz söylemek spekülasyondan ileri gitmez. Ama meselesinin çözüm anahtarını, kavranacak halkayı yakaladığı kesin. Ezilenin en ezileni kadın cins gerçeği ve aşçı kadını, yani en “sıradan” bildiğimiz kadını başımıza yönetici yapmalıyız tespiti. Siyasette kadına öncelik tanımak, kadın cinse sosyalist yaşam kuruluşunun yönetimini emanet etmek; basit, sıradan gibi görünen bu sözler zamanında anlaşılmayacak kadar derin bir içeriğe sahiptir. Ve bugün çok sözünü ettiğimiz yeni bir yaşamın çok köklü değişimler demek olduğu, bunun da kendi başına yeni devrimlere kapı açmak gibi derin bir anlama sahip olduğudur.

Üstelik bu fikrin bir de tamamlayıcısı var: “Kadınları partinin eşit üyeleri, kadınlar arasında çalışmaları parti çalışmasının yarısı yapın!” Siyasi hayatı kökten değiştirmeyi öngören bu talimatın içeriği; kadın cinsi için eşit politik olanakları sağlayın, demektir. Madem, sosyalizmin kuruluşunu bütün cephelerde yönetecek olan partidir, o halde değişim partiden başlamalıdır. Bizlerin belgelerine girmiş, hayatlarımıza da sokmaya çalıştığımız kadınlara eşitlik, eşit olanaklar, pozitif ayrımcılık; her şeyin özeti gibidir.

Sayın Öcalan’ın “erkeği öldürmek” belgisi tam da bunları tersten giderek, yani önümüzdeki engeli suçüstü ederek tamamlıyor: Bin yılların egemen cinsi, bütün ayrıcalıklarından soyunmalıdır. O ayrıcalıklarından arınmadıkça “kadın ağırlıklı” toplum kurulamaz. Bu çağrı, egemen cinse bir cins intiharı çağrısıdır. Toplumsal kapsamı ve içeriği ile ise cinsiyet devrimine, egemen erkek iktidarının yıkılması çağrısıdır. Sınıf intiharından niçin söz ediyorsak, erkek cins intiharından da öyle söz edeceğiz. Çünkü erkeklik, kadın karşısında da hegemonik güç, yönetme ayrıcalığı, şiddet ve baskı aygıtı, adaletsizlik, kadın için biat etme zorunluluğu kadın emeğine karşılıksız el koyan sömürücü güçtür.

Bu sözler ikisi bir arada aynı zamanda, cinsiyet çelişkisinin çözümünün varacağı aşamaya işaret ediyor. Kapsamlı bir cinsiyet devriminin iki ana aktörünün konumlarının karşılıklı ilişkilerini savaş pratiği içinde irdeleyerek toplumsal yaşam modeline gidecek yol haritasını sunuyor: Kadın ağırlıklı, ekolojik, eşitlikçi, özgür toplum modeli.

Bugün bu iki ana fikri en başta, iç içe yaşayarak gördüğümüz Kürt devriminde bütün toplumsal hareketlerin örgütlenme süreçlerinde, Cerattepe’de, HES mücadelelerinde; yakın zamanların tüm toplumsal hareketlerin içinde ve dünyaya yayılmış irili ufaklı bütün devrimlerinde rahatlıkla izleyebiliyoruz.

Kürt ulusal devriminde, cinsiyet çelişkisinin bütün boyutlarıyla yaşandığını en iyi, onu yaşayanlar bilir. Biz ise Kürt kadın hareketinin tarih kayıtlarından biliyoruz. Dağlardan başlayarak köylere, kentlere inen, toplum hayatının bütün işleyiş ve işlerine sızan bu çatışma, sonunda cins bilinciyle aydınlanan Kürt kadınını; Kürt toplumunda siyasetin, savaşın ve toplum yaşamını merkezine taşımıştır.

Son yılların sosyalist devrimci parti hayatlarında yaşanan cins ayaklanmalarında, direnişlerin gücünde, kitle parti modellerinde, Kürt özgürlük hareketinin her türlü örgütlenmesinde, belediye yapılanmalarında, çevre mücadelelerinde; velhasıl hayatın bütün alanlarında izlenebilir hale gelmiştir. Kadın aklı, iradesi ve inisiyatifi bütün partili yaşamları, toplumsal mücadele alanlarını, her türlü örgüt ve mücadele biçimlerini sarmakta, sarsmakta, eski yapıları yıkılışa zorlamaktadır.

Kadın İlk Köledir

Bu kadar zıt, bu kadar zorlu sorunlarla bizi uğraştıran cinsiyet kimlikleri, kadının köleliği nasıl bir durum? Soruna daha köklü yaklaşabilmek için bin yıllar içinde oluşan bu cinsiyet çelişkisine ezilen cinsin yaşadıkları üzerinden bir göz atmakta fayda var.

Öncelikle bilincinde olmalıyız ki, kadın insanlığın ilk kölesi, ilk sömürgeleştirilen insan cinsidir. Oysa insanlığı ayağa kaldıran ilk emek kadına aittir. Kadın cinsi, soyu üreten olduğu kadar insan soyunun geçim/yaşam araçlarının ilk kâşifi, dönüştürücüsü, üretimini örgütleyicisi, ilk doktoru, adı tanrıça olan ilk tanrısıdır. Yaratıcısı olduğu üretim araçlarının ürün fazlasını yarattığı yerde ve zamanda erkeğin eline geçişiyle bu durum köklü olarak değişmiştir. Toplum adına çoban ve avcı olan erkek, ihtiyaç fazlasına el koyarak zenginlik kaynağı haline getirirken, kadını ve çocukları da kendi mülk hanesine katabilmiş ve üzerinde günümüze kadar gelen egemenliğini kurmuştur. Kadın artık erkek toplum elinde köledir.

Kadının köleliğinin başladığı bu an, aynı zamanda sınıfların ve devletin de doğum anı olmuştur. Demek ki kölelik sadece sınıflara ait bir olgu değildir, cinse de aittir ve kadın cinsin payına düşüş öyküsü de kısaca böyledir. Ve böylece, biz onun bilincinde olmasak ya da öyle tanımlanmamış olsa da cinsiyet çelişkisi, insanlığın gündemine böyle girmiştir. Asırlar boyunca, bütün sınıflı toplumların sınıf egemenliği düzenlerinin temel çelişkilerinden biri olmuştur. Kadının evsel, cinsel, toplumsal, siyasal, dinsel bütün alanlarda köleliğinin kök hücresi tekeşli evlilik, burada örgütlenen erkek egemenliği, bu çelişkinin görünmezliğini sağlama yeteneği ve kadını görünmezliğini sağlamıştır. Devlet, din kurumları ve diğer her şey görünmezliği hem kutsamış hem güçlendirmiştir.gezite.org

Görünmezlik öyle derin ki, kadının evdeki emeğini, günümüze kadar “boş oturma” olarak taşımıştır. Ev kadınlığı toplumsal bir statüsü olarak kabul edilirken, durum göstergelerine, “çalışmıyor” diye geçirilmiştir. Genel kabul gören bir toplumsal algı ve norma dönüştürülebilen bu durum çok temel bir ekonomik gerçeği gizlemektedir: Kadının evdeki emeği, karşılıksız el konan angarya, köle emek, sınıflı toplumlarda karşılıksız sömürü kaynağıdır. Her şeyi metalaştıran kapitalist sermaye düzeni için ise daha kolay anlaşılabileceği gibi, adı konmayan tek gizli birikim kaynağıdır.

Kadının adı yok, diye yazdığında Duygu Asena, bu toprakların devrimci saflarında, en nihayetinde bir burjuva kadının hezeyanı olarak algılanmıştır. Oysa kadın cinsin kaybedilmişlik durumunu tanımlayan keskin bir gerçeği ortaya koymuştur Duygu Asena. Kadın erkek egemenliğinde ya babasına, ya kocasına, ya erkek kardeşine göre tanımlıdır. Aile adıyla anılır, aile değiştirdiğinde ikameti de, soyadı da değişir. Kadını evsel köleliği üzerinde işleyen, kadının angarya emeği sayesinde yaşam alanı haline gelen ev, “baba evi” olarak anılır. Kadını kimliği ve tüm yaşam serüveni bu çember içinde döner durur.

Bedeni erkeğin kullanımında ve hizmetindedir. O beden erkek egemen düzenin öngördüğü vazifelere göre işlevlidir; çocuk doğurma makinesidir, erkek cinselliğinin tatmin aracıdır. Çocuk-ev-koca-yaşlı-hasta bakımı hizmetine koşuludur, “ev ekonomisine katkı” dışında ekonomik hayatta adı anılmayandır, tarımda ücretsiz aile işçisidir, mal mülk, çocuk ve kendisi erkeğindir.

Kadın bedeni erkek egemen düzenin ihtiyaçlarına göre açılır ya da kapanır, onun tüketim nesnesi olduğu gibi diğer tüketim araçlarını kullandırma aracı olur. Erkek egemen düzen nasıl uygun görürse, öyle giyinmek zorundadır. Hizmetleri karşılıksızdır ama cinselliği her şeyde her yerde metadır, erkekliğin hizmetindedir!

Evde karşılıksız kalan emeği, en baştan itibaren piyasaya gerilerden girebilir; ucuz ve yedek işgücü olmak zorundadır. Çocuklar erkeğin mülk hanesindedir ama kadın fabrikadayken de bakımı onun sırtındadır. Bu yüzden kadının piyasada iş süresi geçici ve istikrarsızdır. Savaş olduğunda fabrikaya çağrılan kadın barış zamanında eve yollanır, hele de kapitalizmin ekonomik krizi varsa en önce o kapı dışına bırakılacaktır.

Kapitalist üretim tarzı içinde işgücü piyasasına çıktığında da düzenin gereksinimleriyle bağlıdır. Evde karşılıksız kalan emeği, en baştan itibaren piyasaya gerilerden girebilir; ucuz ve yedek işgücü olmak zorundadır. Çocuklar erkeğin mülk hanesindedir ama kadın fabrikadayken de bakımı onun sırtındadır. Bu yüzden kadının piyasada iş süresi geçici ve istikrarsızdır. Savaş olduğunda fabrikaya çağrılan kadın barış zamanında eve yollanır, hele de kapitalizmin ekonomik krizi varsa en önce o kapı dışına bırakılacaktır. Meslek sahibi olması, kariyer yapması bin türlü engeli aşacak olanaklara sahiplikle ancak mümkün olur.

Mülk sahipliği ve mülk sahibi sınıfların oluşumu kadın cinsin dışlanması, köleleştirilmesiyle başlamıştır. O yüzden en gelişmiş mülkiyet sistemi kapitalizmde bugün kadınların mülkiyet sahipliğindeki yeri sadece %3,7.

Yasalar önünde eşitliğin ömrü, bu dünya yüzünde altı üstü yüz yılı bulmaz. Ki o da kan ter içinde kazanılmıştır, dalgalar halinde gelişen feminist hareketin, bir ölçüde işçi kadın hareketinin eseridir ve bugün bile çoğunlukla kâğıt üzerindedir.

Faşist ırkçı sömürgeci düzenler cinsiyetçilikle at başı gitmiştir. Dinlerin kadın köleliğini kutsadığı gerçeğini de eklersek, kadının ezilenlerin en ezileni, kaybeden, kaybedilen; her şeyi elinden alınan, aklından bedenine her şeyi yağmalanan bir sömürge cins olduğu anlaşılır.

Erkek cinsi ise kadına el koyan cins olarak her alanın egemenidir.

Demek ki cinsiyet çelişkisi öyle basitçe dile dolanacak ya da geçiştirilecek bir çelişki değil; köle ve kölelikle özdeştir. İki toplumsal cinsiyetin varlığını ve uzlaşmaz bir karşıtlığı ifade eder. Kapitalist emperyalist zamandan bakarsak eğer, insanlık tarihinin “en eski” uzlaşmaz karşıtlığıdır. Çözümü de öylesine zorludur. Bu çelişki insan soyunun bütün ilişki ağlarını görünmezce kuşattığı için açığa çıkarılıp teşhis edilmesi, çelişkinin iki tarafını uyanışı bile devrimleri gerektirmiştir.

Rojava Kadın Devrimi

Yeni yaşamın kuruluşunun; özyönetim modelinin siyasal, ekonomik, toplumsal bütün süreçlerini inşa eden kitlesel hareketin başında da kadın var. Yani Lenin’in çığlığı, kendi zamanından 90 yıl sonra Rojava’da, Kürt kadının inisiyatifinde karşılığını bulmuştur.

Bunca zamandan, bunca devrimden sonra (yanı sıra demek belki daha doğru bir ifade olur); Rojava’da gerçekleşen ayaklanma bir kadın devrimi olarak göndere bayrağını asmıştır. Tarihte ilk cinsiyet çelişkisinin devrimin yol haritası içinde çözümü gündeme girmiştir. Tarihin ironisine bakın ki kadınlar bu ayaklanmanın başını çekmiş, bir devrimi bütün ciddiyetiyle örgütleme gerçekleştirmeyi başarmışlardır. Devrimi savunma ve toplumsallaştırmada da ipin ucu kadın aklı ve iradesinin, inisiyatifinin dâhilindedir. Yeni yaşamın kuruluşunun; özyönetim modelinin siyasal, ekonomik, toplumsal bütün süreçlerini inşa eden kitlesel hareketin başında da kadın var. Yani Lenin’in çığlığı, kendi zamanından 90 yıl sonra Rojava’da, Kürt kadının inisiyatifinde karşılığını bulmuştur. Ve bu yeni toplumun anayasası kadın ağırlıklı, ekolojik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir yaşamı güvenceleyen temeldeki pratikten yaratılıyor.

İnsanlığı ayakları üstüne ilk kaldıran kadın emeği, eşitlikçi, komünal esaslı hayatı örgütlerken erkeği yeniden insanlaştırma devrimini de gerçekleştirmektedir. Yani, Öcalan’ın kadın ağırlıklı toplumsal yaşam projesi Rojava’da yükselirken zorlu bir cinsiyet devrimi de gerçekleşiyor. Rojava çölünde insanlık kendi kendini yönetmeyi, erkekliği öldürmeyle birleştirerek öğreniyor, kuruluşu ilerletiyor.

Bu kadar düşmanca karşılanması tam da bu iki yeteneğiyle ilgili. Tüm dünya gericiliği, egemenlik sistemlerinin en büyük iki dayanağının yıkılışını görüyorlar orada. Birincisi; siyaset yapmanın ayrıcalık olmaktan çıkışı, ikincisi; erkek egemenliğinin yıkılışını, “saçı uzun aklı kısanın” yönetici haline gelişi, onların ölüm çanının çalınışı. O yüzden Ortadoğu gericiliği, emperyalist devler onun karşısına en başta kadını yeniden erkek egemen cehennemine sokmaya programlı DAİŞ cellâdını çıkardı. Onun için Türk sömürgeciliği, Kobane’de ve Rojava’da bu yeni hayatı boğmak için elinden geleni arkasına koymuyor.

O yüzden Kuzey’de özyönetim girişimlerini en vahşi kirli savaş planıyla bastırmaya, ezmeye, yok etmeye çalışıyor. O yüzden cansız direnişçi kadın bedenlerini çırılçıplak halde sokaklara atıyor. Cinsel işkenceyi canlı-cansız eline geçirebildiği kadın bedenlerinde deniyor. O yüzden kadınların barışçıl bütün gösterilerini yasaklayıp gazla, TOMA’yla önlemeye çalışıyor. O yüzden kadınlara çok çocuk doğurun emri veriyor, ücretli izin rüşveti dağıtıyor. O yüzden en büyük kadın düşmanı Tayyip Erdoğan kürsülerden eksik olmuyor; bir gün eşitlik yaradılışa aykırı, diyor; bir gün kadınların önüne halı seriyor; sonunda “Kadın sorunu, ekonomik bağımsızlık sorudur” diye bombayı patlatıyor, Emine Erdoğan da “haremi kadına okul” olarak sunuyor.

Anlaşılıyor ki onlar kadının sokaktaki halinden ürküyor, bütün egemenlik ilişkilerinin üretim yeri, kök hücresi “aile”nin, yani büyük egemenlik gücünün sarsılmasında müthiş korkuyorlar. Buradan bir gerçeğe daha dikkat çekmek gerekiyor: Asırlar boyu çok saltanat, çok iktidar devrildi, çok muktedir tarihin çöplüğüne atıldı. “Erkek iktidarı”, egemenliklerin kök hücresi aile ise bir türlü yıkılmadı! Yıkılmak ne söz, hemen yeni gelenle; günümüzde İslamcı cinsiyetçilikle kol kola girip onu besleyip ondan besleniyor, katmerlenerek gözlerimizin önünde kadın cinsine karşı yeni barikatlar kuruyor, kadınlar için cinayetler çağı açıyor.

Fakat durumun bir başka açıklaması da var: Cinsiyet çelişkisinin, bütün şiddetiyle çözümü günceldir. O nedenle bu yeni durum çok korkutucu onlar için ama çelişkinin ezilen tarafı içinse kurtuluşun yakınlaşması, tüm egemenlik ilişkilerinin; en başta cinsel, ulusal, sınıfsal çelişkilerin çözüm sesi çalan çan. İnsanlığın kurtuluşunun çanı aynı zamanda. Bu çana daha sıkı asılmak; bütün mesele bu.

Kadınlar cins bilinciyle, kadın devrimi programıyla asılmalı bu çana. Erkekler de binyılların ayrıcalıklarından, kirinden, pasından, hayvaniliğinden soyunma kararlılığıyla, içlerindeki erkekliği öldürmek bilinciyle asılmalı ki, insanlaşma süreci başlasın önlerinde. O zaman işte dün Sovyetlerde yarım kalan, bugün Rojava’da yükselen yeni hayat, her yerde gürül gürül bir ırmak gibi aksın; bizi sularına katıp yusun yıkasın, aklasın paklasın.

İnsanlığın kurtuluşu, siyasal yönetimi sıradanlaştırmadan, cinsiyet devrimini gerçekleştirip bin yılların “erk”ini yıkmadan olmayacaktır. Özgürlük, eşitlik ve adalet evrensel programına cinslerin özgürlüğü, cinsler ve cinsel yönelimlerin özgür ve eşitliği ile adaleti katmadan olmayacaktır.

Yaşanmış en kapsamlı ve en geniş coğrafyalara yayılmış, demokratik ve sosyalist devrimlerin yenilgisinin, tüm kazanımlarının bir duvarın altında kalışının en köklü en temelli boyutunda, belki de değil, muhakkak öncelikle cinsiyet çelişkisinin çözecek programsızlığında ve kadın devrimiyle birleşememesinde aramak gerek. Kürt ulusal devriminin dağlardan şehirlere bunca demokratik içerik kazanmakta başarısını ve Rojava devriminin bugünkü zaferini, muhakkak burada aramak gerek.

Kürt isyanına eşlik eden bir kadın devrimi, hele de Rojava devriminin kadın devrimi olarak gelişmesi bizler için büyük şanstır. Demek ki 21 yüzyıl kadın devrimleri olarak gelişecektir.

2016 yılı 8 Mart yasaklarına aldırmayıp sokakları zapt eden kadın isyan sesleri, temel meselemize; devrim ve iktidar ve tabii parti meselemize, bir de buradan; kadın devrimi perspektifinden, kadın iradesinin gücü ve çözücü yeteneğinden bakmaya çağrı olarak algılanmalı.

Bugünkü halimizle toplumun en önündekiler cephesinde (hiç olmazsa Türkiye ve Ortadoğu’da, Kürdistan’da) kendi payımıza düşeni almak boynumuzun borcu. Lenin ve Öcalan’ın çağrılarının yakıcı birer kadın/cinsel devrim çağrısı olduğu aşikâr.

Bizlerde de daha çok devrilmesi gereken erkek egemen karargâh var. Daha çok devrilmesi gereken “erkek” koltuk var. Daha çok eşitsizlik var, daha çok adaletsizlik; kadınlara karşı cinsel dâhil, suç ve şiddet var. Daha çok yenilgiye uğratılması gereken kadın beyanına inançsızlık, kadın beyanını boşa düşürmek için yalancı şahitlik düzenleri var. Daha çok erkeklik intiharı ihtiyacı var. Eski siyaset tarzının yetiştirdiği kadınlık hali var.

 

Yorum Yaz

fifteen − 14 =