Paylaş

Bitti Bitti Bitmedi

Vedat Türkali Bir şeylerin bitmiş olması için onunla en ince ayrıntısına kadar hesaplaşmış olmanız lazım. Yani onunla herhangi bir sıkıntınızın, sorununuzun kalmamış olması gerekiyor. Oysa Vedat Türkali’nin romanlarında bu durum böyle değil. Hesaplaşma devam eder. Türkali yıllar önce Ermeni ve Kürt sorununu irdeleyen bir roman yazacağını ifade etmişti. Benim gibi sadık okurlarının okumayı dört gözle beklediği bir romandı. Bitti Bitti Bitmedi’nin yayımlandığını duyar duymaz büyük bir heyecanla kitapevine giderek romanı aldım ve bir çırpıda okudum.

Son romanında daha önce hiç gündemleştirmediği ya da bugüne kadar ele alamadığı bir konuda veya konularda yazmayı seçmiş yazar. Bir Gün Tek Başına, Güven, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Mavi Karanlık gibi romanlarında olmayan bir konu. Türkali romanlarında genellikle ya TKP hareketini ya da yurdunun batısındaki sol hareketleri konu edinir. Çok güçlü kişilikleri vardır bu romanların. Güven’in Halil’i ve Turgut’u veya Bir Gün Tek Başına’nın Kemal’i romanın güçlü kişilikleridir. Fakat Bitti Bitti Bitmedi de ise böyle güçlü kişilere ya da karakterlere rastlanmıyor. Bu durum ele alınan konunun ağırlığından ve ya Türkiye toplumunda hala kabul görmeyen; şiddetle karşı çıkılan bir konu olmasından kaynaklı olabilir. Romanın ana karakterleri olan Tarık ve Lüsi olayların anlatıcısı Dede sayesinde var olabiliyorlar.  Diğer karakterler; Zilan, Arpenik, Maral, Raife Hanım daha zayıf kalıyorlar. Adeta yaşamın bir yerlerinde olmaları gerektiği için varlar. Ama özellikle Zilan olması gerektiği şekilde rolünü oynuyor. Halkına olan borcunu ödüyor.  Sonrasında ise bir bilinmezliğe doğru yol alıyor. Yönünü olması gerektiğini düşündüğü yere dönüyor.

Romanın başkarakterlerinden Tarık, Türkiye’deki pek çok devrimcinin yaşadığı gibi çift isimlidir. Karadenizli, Ordulu bir devrimci olan Tarık zulmün kol gezdiği yıllarda Diyarbakır cezaevindedir. Oradaki bütün işkencelerin yaşayanıdır. Ayla yani Zilan da cezaevindeki Siverekli hemşiredir. Yapılanların tanığıdır. Tarık (Murat) gördüğü işkencelerden dolayı düşlerinde hep kargaların saldırısına uğramaktadır. O kargalar ki leş kargaları olarak bilinir.  12 Eylül sonrası işkence tezgâhından geçen binlerce insanın yıllar boyu yaşadığı travmalardan birini de Tarık yaşamaktadır. Kolay değil zulmün kalelerinden yara almadan çıkmak. Tedavi aldığı klinikte karşılaştığı Zilan’ın dost eli, iyileşmesine yardım eder. Hele işkenceci Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın, Kemal Pir’in selamıyla cezalandırılması Tarık’ın iyileşmesinin en büyük dayanağı olurken, Zilan’ın da kavga alanına yüzünü dönmesine yol açar. Zilan artık dağdaki eşine yoldaşına doğru yol alır.

Tarık’ın eniştesinin yardımıyla Mısır Çarşısı civarında iş bulması ve burada Lüsi ile karşılaşması romanın seyrini değiştiriyor. Çünkü artık işin içine Ermeniler de girmiştir.  Tarık’ın Lüsi’ye ilk elden âşık olması, olayların gidişi hakkında bize ipuçları vermeye başlıyor. Mimar olan Lüsi bize şunu hatırlatıyor. Bu toprakların en iyi mimarları Ermenilerdir. Bunu ilerleyen sayfalarda dedenin Sinan’ı anlatmasından da anlıyoruz. Zaten yazar İstanbul Hanlarından söz ederken mimaride Ermeni ustalığını anlatır. Hatta Lüsi’nin bu işe olan ilgisinden söz edilir.

Dedenin yurt dışında Türkiye’ye dönüşü, Tarık ile Lüsi’nin birbirlerini sevip evlenmeleri olayların seyrini hızlandırır. Bu aşk beklenilmeyen bir hız ve arada gerçekleşiyor. Biraz Dedenin zorlamasının etkisi var.

Aslında pek çok olay iç içedir. Koçgiri katliamı, Zilan ve Dersim katliamı ülkedeki diğer etnik kimliklerden Rumların mübadeleye zorlanması bir çırpıda anlatılıyor. Bu olayların tamamının toplumun yüzleşmesi gereken yaşanmışlıklar olduğunu, okuyucunun hazmetmekte zorlanacağı biçimde bir çırpıda arka arkaya anlatıyor. Yalnız bunlar mı Erdal Eren ve Veysel Güney’in katli, 12 Eylül faşizminin zulümleri bir bir sıralanıyor. Dolayısıyla anlatılanlar Ermeniler ve Kürtlerle sınırlı kalmıyor. Türkiyeli ezilenler ve devrimciler de kendilerine yer buluyor.

Bitti Bitti BitmediRomanın belki de en ilginç yönlerinden biri de Dedenin Tarık’ın yazar olmasını ısrarla istemesidir. Dedenin Tarık’ın yazmasında ısrar etmesinin bir nedeni de, halklar bahçesi olan bu kadim topraklarda yaşamış olan Ermenilerin ve Rumların bu topraklarda sadece ve sadece yaşayabilmek için yaptıkları eşsiz güzellikteki eserlerin yok sayma ve unutturulma çabalarına karşı koyma isteğidir. Bir süre sonra Tarık bu isteğe karşılık vererek İstanbul’un Hanları ile ilgili yazmaya başlar. Bu yukarıda da değinildiği gibi Anadolu’nun inşasında Ermeni sanatının rolünü anlatır.

Dede, Kürt kırımlarına yer verirken Abdülhamit’i bave Kurda (Kürtlerin Babası)  olarak dillendirmesi çok ilginçtir. Burada şu çağrışımı yapmaktadır: Ermenileri “Milleti Sadıka” olarak gören Osmanlı, kendilerini babaları olarak gören Kürtlere de zamanı geldiğinde Ermenilerle aynı muameleye tabi tutmasını bilmiştir. Bu anlatım aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetini de Osmanlının devamı olarak gördüğünü ifade etmektedir.

Dede, Tarık, Lüsi ve torunların İstanbul’dan yola çıkarak Ankara, Kayseri, Sivas, Erzincan, Dersim ve Elazığ Harput’taki geçmişi arayan yolculuğu bu kentlerdeki Ermeni geçmişin nasıl yok edildiğini çok iyi bir şekilde anlatıyor. Ayrıca yolculuk boyunca zaman zaman Dedenin zihni bulansa da ısrarla yaşananları anlatması ve bunları yazın demesi bize sorumluluk yüklemektedir. Dede kendisinin yolun sonuna geldiğinin farkındadır. Ama bu coğrafyada yaşanan acıların unutulmaması gerektiğini bunlarla yüzleşmemiz gerektiğini ısrarla istemektedir.

Hala varlığı zoraki kabul edilen Kürtlerle, kırımı bir türlü kabul edilmeyen Ermenilerin daha uzun bir süre mücadele etmeleri gerektiği gerçekliği karşımıza bir kez daha çıkıyor romanda. Yani “Ermeniler kırıldıklarını, Rumlar sürüldüklerini ve Kürtler de yaşadıklarını” ispat etmek zorundadırlar.

Vedat Türkali bazılarının düşündüğü gibi birilerini memnun etmek için yazmadı bunları. Dün yaşananlar bu gün de sürüyor. İşte size Hrant’ın kişiliğinde Ermeni kırımı, işte Roboski ve Cizre olaylarında Kürt kırımı, Sivas’ta Madımak’ta yaşanan Alevi kırımı ve F tipi cezaevlerinde devrimci kırımı devam ediyor. Burada en büyük sorumluluk Türk sol, sosyalist hareketlerine düşmektedir. Dede, dünü unutanların yarını kuramayacaklarını adı gibi bildiğinden olsa gerek ki asıl sorumluluğu Tarık nezdinde Türkiye Devrimci Hareketine bırakmaktadır.

Che, Fidel Kastro, Leyla Halid, Le Duan ve Ho Şi Min gibi dünya ezilenler tarihine mal olmuş kişiler ile kendini özdeşleştiren sosyalistler, neden kendi ülkelerinde yaşamış Paramaz’ı , Ali Şer’i ve daha nicelerini yok sayarlar? Türkali kendimizi sorgulamamıza yol açıyor. Bitti Bitti Bitmedi mutlaka okunması gereken tarihsel öğreticiliği olan ve okunduktan sonra üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir roman.

Yorum Yaz

four × one =