Paylaş

BOZKIRDAN YÜKSELEN ÇIĞLIK

Orta Asya’nın uçsuz bucaksız steplerinden çıkıp Anadolu’nun bozkırlarına geliş resmi tarih kitaplarında hep övgü ile anlatılır. Göç ve göçün nedenleri üzerine hamaset dolu tomarla laf edilir. Savaşlar, kırımlar ve katliamlar yüceltilir, anlatılarda geniş yer alır. Açlık ve kuraklıktan kaçıp, Anadolu’nun bağrına sığınanlar, sığındıkları bozkırın büyüttüğü umudu ve sürdürücülerini neden görmezlikten gelmişlerdir?

Yazılı aktarımın zayıf olduğu toplumlarda, kültürel aktarımın en büyük taşıyıcıları halk ozanlarıdır. Onlar, bir yandan toplumlun ayaklı kütüphaneleri ve belleği olurken diğer yandan da toplumun gören, duyan, hisseden gönül gözleridir. O gözlerden mahrum kalan toplumlar, geçmişlerini tam olarak anlamadıkları gibi yarınlarını da sağlıklı bir şekilde kuramazlar. Bu bir nevi toplumun kendini inkârı ve yabancılaşmasıdır.

Sokağa çıkıp insanlarımıza “Bozlak nedir?” diye soracak olsak muhtemelen oldukça ilgisiz yanıtlar alırız. Muharrem Ertaş ve ya Hacı Taşan kimdir diye soracak olsak alacağımız yanıt, aynı okulda birlikte çalıştığımız felsefe öğretmenin öğrencilerine sorduğu “Karl Marx kimdir?” sorusuna derin bir sessizlikten sonra el kaldıran bir öğrencinin “Güney Amerika’da filanca takımda top oynayan bir futbolcudur.” yanıtına benzer olacağı kanaatindeyim.

Wikipedia’da bahsedildiği kadarıyla bozlak, Türk Halk Edebiyatında bir uzun hava türüdür. Konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır. Genellikle İç Anadolu Bölgesinde söylenir. Avşar bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır. Ankara/Bala, Kırıkkale ve Kırşehir yöresine özgüdür. Usulsüz bir sözel türdür. Bu türü belirleyen ögelerden ilki, kürdi dizisi içerisinde seslendirme yapılmış olmasıdır. Bunun yanında muhayyer dizisinde bozlaklar görülmesine karşın, bu diziyle yapılan seslendirmelerde durak ve tiz durakta kalınacağı zaman, üst yeden olacak şekilde Si sesleri ters glisandoyla pestleştirilir. Dolayısıyla yine kürdi makamlarının etkisi oluşur.

Muharrem Ertaş,Tufan Altaş, Neşet Ertaş , Ali Rıza Yurtoğlu , Mustafa Tatlıtürk, Hacı Taşan, Çekiç Ali ,Aşık Haşimi, İsmail Altunsaray ve Aşık Said-Toklumenli bozlak deyince ilk aklımıza gelecek isimlerdir. Bozlak ustalarının çok büyük bir kısmının Abdal inancına bağlı olması, bu inancın bölgemizdeki yaygınlığının belirtisidir.

2Cumhuriyet dönemi halk ozanlarımızdan Muharrem Ertaş ( D. 1913 Ö. 3.12.1984) bu geleneğin en iyi sürdürücülerindendir. Henüz çocuk yaşlarından başlayarak bayramlarda, sünnet ve düğün törenlerinde köylerde saz çalmaya başlar. Hem ekmeğini kazanır hem de geniş bir repertuvar oluşturur.  Muharrem Ertaş bozlakların yanı sıra halaylar da çalıp söyler. Bunun yanında temsilcisi ve sürdürücüsü olduğu batıni felsefenin temsilcilerinden olan Karacaoğlan, Şeyh Galip, Pir Sultan Abdal ve Dadaloğlu’ndan da deyişler seslendirir. Japonlar tarafından yapılan bir araştırmada, sesinin hatasız olduğu ve Dünya’da böyle bir sesin olmadığı belirtilmiştir.

Muharrem Ertaş bize onlarca bozlak, halay, deyiş yanında da iki de öğrenci bırakır. Biri Hacı Taşan diğeri ise kendisinin “ciğerparem” ; oğlununsa kendisine “ Muharrem Usta” dediği Neşet Ertaş. Biz Hacı Taşan’ı saygıyla yâd ederken yazımızın konusu olan Neşet Ertaş’a dönelim.

Anadolu’da ozanların kaderi midir nedir, bilinmez ama Neşet Ertaş’ta diğer halk ozanları gibi yokluktan, yoksulluktan çok çekmiştir. O da babası gibi küçük yaşlardan itibaren köy köy dolaşarak sünnetlerde, düğünlerde ve bayramlarda saz çalıp türkü söylemiştir. Hem sanat olarak babasının yolundan yürümüş hem de emeğiyle ekmek parasını kazanmanın peşinde koşmuştur. Çocukluğunda üç çinik* buğday karşılığı üç ay çobanlık yapması nasıl yoksul bir yaşam sürdürdüklerinin en iyi ifadesidir. Bu yoksulluk ayda bir çinik buğday kazanmayla biter mi? Elbette ki bitmez. Yoksulluk yalnız Ertaşların kaderi değil, tüm Anadolu’da durum aynıdır. Bin yıllardır sömürülen Anadolu insanı karın tokluğuna çalışmaya mahkûm edilmiştir. Orta Anadolu’nun bozkırlarında yaşayan insanların paylaştığı yoksulluğu rengi, yurdun her yerinde aynıdır.

Neşet Ertaş memleketinde yenemediği yoksullukla baş etmek için gittiği Almanya yolunda yaptığı kaza nedeniyle hapse atılır. Bu süreçte arayanı, soranı yoktur. Onu bir kişi hatırlar. Yaşar Kemal, İnce Memed kitabının üzerine “Bozkırın Tezenesine” diye yazarak hapishaneye gönderir. Artık Neşet Ertaş ismi ikinci plandadır. O, artık Bozkırın Tezenesidir. Bozkırın Tezenesi gurbet ellerinde de tutunamayarak gerisin geriye bozkırının bağrına döner.

Yazının başında bozlakların konusunu sıralarken bozlaklar konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır demiştik. Bozkırın Tezenesinin söylediklerinde ne kan davası vardır, ne de aşiret kavgası. O bunları bir kenara koymuştur. Onun türkülerinde dinmez bir aşk yarası, umman olan insan sevgisi ve hiç bitmeyen yoksulluğu ile garipliğivardır. Bir de yarına dair, yar’a duyulan sevgiye dair umut var.

İnsan bir kez sevmeye görsün. “Gönülden gönüle giden yolu” bulmak gayesiyle ya Kerem olup Aslıya kavuşmak için dağları deler, ya da Mecnun olup Leyla’yı bulmak için çöllere düşer.  Mecnun’un Leyla’sı olur da Neşet’in Leyla’sı olmaz mı? “ Niye çattın kaşlarını, bilmiyorum yar suçlarımı” derken kendisine kırılan Leyla’nın gönül kapısını aralamaya çalışır. Gönül Dağı türküsünde “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez” diyerek iki gönül arasındaki varlığı bilinen yolu anlatmaktadır usta. Aşk deryasında yüzerken maşuka olan özlem daha nasıl anlatılabilir?  Her bir tümcesinde sayfalarca söz varken O, birkaç söz ile bizi bizden alıp götürür.

“Hayale aldandım, boşuna yandım. Seni ilelebet benimsin sandım. Ölürüm sevdiğim3 zehirim sensin. Evvelim sen oldun ahirim sensin.” dörtlüğü ile başlayan türküsünde yaşamında yaptığı bir hatanın bedelini nasıl ağır bir pişmanlıkla ödediğini zihinlere kazımıştır. Bu ondaki öz eleştiri mekanizmasının işlerliğini gösterir. Hatasının bedelini “tarihe” özeleştiri ile bırakmak kaç insanın harcıdır? “Sevda gitmiyor serde (De aman Leyla Leyla)/ Düşürdün beni derde ( Söyle yârim söyle)/ Zülüflerin dökülmüş (De aman Leyla Leyla)/ Al yanağına perde ( De eyle yârim eyle)” dörtlüğünde görüldüğü gibi onun derdi Leyla’dır. Çünkü Leyla’nın gönül sarayını kurmadan sevda anlamsızdır Onda. Leyla’ya olan muhabbet; sevdanın katıksızıdır, karşılıksızıdır.

Ertaş yalnız sevda türkülerinde değil inandığı yol erkânını da aşırı mistisizme kaçmadan olanca bilgeliğiyle anlatır. Yar yaradandır O’nun nazarında. Yardan ayrı bir yaşam süremez. Ülkemizde Abdallık geleneği, devlet ve toplum nezdinde hor görülmüş, ötekileştirilmiş olsa da, Ertaş bir tümce ile bütün kaleleri yıkmayı bilmiştir. “Turab olup yara varayım dedim, ayağına yüzümü süreyim dedim, o yarın sırrına ereyim dedim, arifler keşfeder sırımış meğer.” Burada yatan derin manayı çözemeyen beri dursun. Abdallığın ötekileştirme nedeni yapılmış olmasını sinesine çekmiştir. İnandığı yolun gereği olarak insana kin duymamıştır. Kimliğinin yok sayılmasına, hor görülmesine karşı büyük bir tevazu ile susup türküleriyle yanıt vermiştir. Gün gelmiş onu hor görenler, ona Neşet Baba demek zorunda kalmışlardır. Pir Sultan, Yunus Emre, Dadaloğlu, Köroğlu nasıl hak ettikleri saygınlığı görüyorlarsa günümüzde, zulme karşı, halkın yanında olan Ertaş’ta aynı saygıyı görmektedir. Ertaş’ın öncülleri halkının yanında, sultanların karşısında olmuşlardır. Onların haksızlığa başkaldırısı günümüz devrimci hareketlerine de yol göstermektedir.

O, korktuğu için değil sevdiği için “yara” varmak isteyenlerdendir. Tıpkı Hallac-ı Mansur gibi Enel Hak’tır, “yar” ile ilişkisi. Neşet Ertaş çağımızın bir dervişidir. Dervişliği, yaşayarak edinmiş, hayat pınarından kana kana içmiştir ab-ı hayat suyunu. Bencilliği aşarak biz olmasındadır dervişliği. O insan-ı kâmildir. Her türlü kibirden arınmış biri olduğunu son yıllarda sergilediği alçak gönüllülükle göstermiştir. Yaşama ve olaylara Hak nazarıyla bakmak, yetmiş iki milleti hep bir bilmek Ertaş’ın içinde yetiştiği felsefenin temelidir.

Ülkemizde sultanların sofrasında boy göstermenin makbul sayıldığı son 30 – 40 yıllık zaman diliminde; Neşet Ertaş “soytarılar sofrasında boy göstermektense” meteliğe kurşun atmayı onur saymıştır. Öyle ki doksanlı yıllarda kendisine verilen devlet sanatçısı unvanını kabul etmemiş “Zaten bütün sanatçılar devletin sanatçısıdır, halkın sanatçısı olmak bana yeter.” demiştir. O, bu davranışıyla bir gönül insanı olduğunu ispatlamıştır. Asıl şikâyet ettiği ise türkülerinin layıkıyla söylenmiyor olmasınadır. Çünkü O, yapılanın geleneği yok etmek olduğunu çok iyi bilmektedir. Buna rağmen türküleri yanlış okuyanların kusuruna bakmayarak nasıl bir gönül insanı olduğunu da göstermiştir.

Rivayet edilir ki Neşet Usta gittiği bir düğünden bol bahşişle döner. Köyüne dönerken tarlada çalışan ırgatları görür. Cebindeki paranın tamamını yanındaki arkadaşına vererek “ Bu parayı Güneşin annında yanan şu garibanlara ver, pay etsinler” der. Arkadaşı “ Ne ediyon usta o bütün kazancın” deyince, yaşamı boyunca insanın en büyük zenginliğinin kendi içinde olduğunu, zenginliğin mal mülk ile olmadığını anlatmaya çalışmış olan Ertaş “ Lan oğlum biz türkü çığırdık, yedik içtik, eğlendik. Üstelik bir de para aldık. Onların ihtiyacı bizden fazladır. Yoksa bu sıcakta can yakarlar mı? Git dediğimi yap”  diyerek geleneğinin hakkını vermiştir.

Neşet Ertaş kendini hep garip olarak tanıtmıştır. Bir garip ile bağrına dayayıp beraber ağladığı bağlamasının arasındaki ilişkiyi anlamak çok zordur. Abdal bağlamayı eline aldığında onunla hasbi hal etmesini çok iyi bilir. Abdal mı bağlamanın teline vurur yoksa bağlamadan çıkan tını mı Abdalı vurur bu belirsizdir. Bu durum bir olma halidir. Biri olmadan öteki olmaz. Bağlamayı kavrayışı, bağlamaya yaslanışı ve ondan aldığı güç ile gönlünden akanları aşikâr etmesidir onun büyüklüğü.

25 Eylül 2012’de yitirdiğimiz Neşet Usta bize yüz otuz bir tane eser bırakmıştır. Bu eserlerin pek çoğu günümüzde dilden dile dolaşmaktadır. Gelenek, geçmişten geleceğe sürecektir. İnsan bedenen toprağa karışır gider. Ölür demiyoruz. Çünkü ustanın bağlı olduğu gelenekte Yunus Emre’nin “… Bu dünya ol ahiretten içeri/Âşıkın yeri var kimseler bilmez/Yunus öldü diye sala verirler/Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez” dizelerinde olduğu gibi insan ölmez, hakka yürür.

*Çinik: 7 – 8 kg ağırlığında buğday miktarı

Yorum Yaz

five + 6 =