Paylaş

Buzul Çağlar Ötesinden Toplum Mühendisliğine

Evrim

Bütün çağlar boyunca anlatılan hikâye aslında yoksulluğun hikâyesidir.

Bütün bir hayatı yaratan biz olduğumuz halde, neden aynı oranda yaşama yön veremeyiz?

Konuyu anlamak için  çağlar boyunca geri gitmek zorundayız.

Üst beynimizin olmadığı aklın oluşmadığı buzul dönemlere bir göz atmak zorundayız. Çünkü o dönemlerde yani 500 milyon yıl önce "orta beynimiz" kendi egemenliğini tek başına sürdürmekteydi.

Organizmasını yaşatabilmesi için çevre koşullarını zamanında kavraması, kaplanı kediden, zehirli yılanı kelebekten ayırması gerekiyordu. Öğrenmeye dayalı bu “Duyarlı Evre’nin” zamanla sınırlı olması ve öğrenilmiş olanın anında beyne kayıt edilmesi, organizmanın, kendini korumaya yönelik mükemmel bir tasarımıydı. Ve daha aklımız oluşmadan, organizma bu yapısıyla, yaşama ilk adımlarını attı.

Hayvana daha hayvan ismi takılmadığı dönemlerde, canlının doğumdan hemen sonra kendi sosyal dünyasına girebilmesi ve yaşamın bütününe uyum sağlayabilmesi için hazır paket programlar devreye girmekteydi.

Öğrenilen anne simgesi orta beyinde işlenerek onun arkasından gidilmekte ve canlının yaşamda kalması güvence altına alınmaktaydı. Ancak doğa bu tasarımı kendisine hazırlarken, düşünen insanın vahşetini henüz tanımamaktaydı. Canlılarda Duyarlı Evre sürecinin farkına varan günümüzün düşünen vahşisi, felaketle sonuçlanan denekli deneylere başladı. Doğduktan hemen sonra anne kediden ayrılan yavrular, aydınlıktan korkan, tırmanma yetisini yitiren kedilere dönüştü. Ve yumurtadan çıkan civciv, ilk kez gördüğü sansarın arkasından giderken, acınası sonunu bilemezdi. Çünkü, organizma gördüğünü kodlamaktaydı.

Duyu organlarımızdan orta beynimize akan enformasyonlar, alıcılar tarafından emilerek hücrelere aktarılır. Dış dünyadaki eşyanın bu niteliği, nörol hücreler tarafından kodlanarak ağaç kabuğu ile muz kabuğunun yumuşaklığını ayırt edebilmekte ve ikinci kez ağaç kabuğuna dokunmadan, onun muz kabuğundan farklı olduğunu bize bildirmekteydi.

Şimdi size komik geliyor ama o dönemlerde daha aklımız oluşmamıştı. Bir zaman sonra ise, ne yazık ki çizgi ötesine geçtik.

Orta beynin gelişim evresi sonucu, eve yeni bir konuk geldi. Üst beyin adlı bu oluşum, odalardan birisine yerleşti. Öğrenme, algılama ve uygulamada farklı konuma gelerek, akıllı sıfatını aldı. Öğrendiklerini depolayarak saklayan ve ihtiyacı olduğu anda kullanan yeni tür oluştu. Ancak bu yeni beyin, fosil eskiliğindeki orta beyinle, ev içi yaşamında işbirliği yapmak zorundaydı. Sevinç, korku, cinsellik, açlık tokluk orta beyin alanında egemenliğini sürdürürken, düşünme öğrenme ve bunları depolama ve geri getirme üst beynin görevleri arasındaydı. Doğa bu tasarımı oluştururken, düşünen insanın ilkelliği hala devam ediyordu. Ancak yamacılar yani toplum mühendisleri veya mimarları diyebileceğimiz kişiler şunu keşfettiler.

Genetik ve nörolojik ilerlemeler, gen ve doku araştırmaları, beynin kodlama mekanizmasının işleyişini açığa çıkardı. Öğretilen bilginin, beyin artellerinde geri döndürülemez kesinlikle beyne kazındığına tanık oldukları an, bu Duyarlı Evre’yi kontrol etmenin, yaşamı kontrol etmek olduğunu keşfettiler. Ve denekler sayesinde bu bâkir ve sonsuz boşluğun paylaşımına geçildi. Üst beyin, dış çevrenin kendisine sunduklarıyla gelişmekteydi. Proses ya da tekrarlanan deneyim, hücre değişimine uğrayarak, nöron hücrelerince kodlanmakta ve bellek, bilgiyi öğrendiği şekilde saklamaktaydı.

Yürüyen İnsan, beynindeki hücrelerin, protein ve karbon sıralamasının kodlanmış şekliyle yaşadığını bilmemekteydi. Ta ki, bilen birileri çıkana değin. O dönemlerde, dış dünyanın tehlikelerinden kendisini korumaya yönelik böylesi bir yapı oluşurken, tehlikenin kendisinden geleceğinden haberdar olamazdı. Birinci adım sosyal yaşamdaki pozisyonumuzdu. Endüstriyel tasarımcıların buldukları yöntem şükranla anılacak türdendi. O duyarlı, o tayin edici evrede, tüket, şükret, sabret kodu işlenmeli ve her sabır, tasarlayıcıya bereketli şekilde geri dönmeliydi. Fosilleşmiş orta beyinle çağdaş beyin işte böyle tanıştı. Teknolojinin bu gelişimi yeni bir pazar doğurmuştu. Şok dalgaları gibi beyne yollanan ezber bilgiler, organizma içinde hücre kodlanmasıyla kalıplaşırken, beynimiz de market raflarına dönüştü. Dış mekândan çok daha kolay şekilde organizma içinde dükkân sahibi olmaya başlandı. Beyin kartellerimizin boş alanları, kirasız, satın almasız, elemansız, vergisiz ve geri döndürülemez bir şekilde işgal edildi. Endüstriyel tasarımlar ağız sulandırmaktaydı. İkinci adım, başkaldıranlara yönelik girişimdi. Kork, ürk, kaç saklan. Çünkü boş odalara ne konursa, kapısı açıldığında karşılarına o çıkmaktaydı. Yürüyen insan ilk kravatını takıp, ilk topuklu ayakkabısını giydiğinde, geldiği yeri çoktan unutmuş ve kentin girdaplarında erimeye başlamıştı.

Toplum mühendisliği önüne koyduğu korku arabasının kırbacını sermayenin eline tutuşturduğunda, yoksulluk zor bir dönemece girdi. Hayvanda çok sınırlı olan duyarlı evre süreci insanda 0-4 yaş arasını kapsamaktaydı.

Eğer duyarlı evre, bu süreci içinde işgal edilecek olursa eriyik bir toplum yaratmak hiç de zor olmayacaktı. Yasalar yönetmelikler talimatlar hep bu isteğe göre düzenlendi. Kurallar töreler örf adetler buna göre tasarımlandı.

Şartsız uyaran ile şartlı uyaran arasında bir uyum tarzımız gelişti. Çünkü “Dediğimi yapmazsan bahçeye çıkamazsın ile dediğimi yaparsan bahçeye çıkarsın arasında hiçbir fark yoktu. Ancak deme biçimindeki bu bireysel zorlama, yaşamın tüm alanlarını kapsamalı, okul askerlik ve devam eden tüm süreçler kontrol altına alınmalı ve toplumda isyan direniş ve başkaldırı silinmeliydi. Çünkü bir toplumda en tehlikeli kişiler, ikiyüzlüler soytarılar ve kaypaklar değil, kimliği belirli ve değişime kapalı kişiliklerdi. Bu nedenle görüntüsü net olmayan toplum, en mükemmel yönetilen toplumdur ilkesizliği sürdürülmeliydi.

kafası karışık

Ve… Irkçı milliyetçi kafatasçı fikirler küçükken işlenmeye başlandı. Otoriteye bağlılık, otoriteye uygunluk,  otoriteden çekinme bu sürelerde şartlandırıldı.

Buyurganlığı – boyun eğdirmeyi / sindirmeyi daha merdiven çıkmayı beceremezken öğrendik

Sorgulama sorma araştırma / bu evrelerde yasaklandı.

Korku salmak korkutmak baskılamak / ev ödevi gibi işlendi.

Günahı sevabı cenneti cehennemi / bu evrede yaşadık.

Dayağı cennetten çıkmayı zorbalığı / daha okula başlamadan öğrendik.

Saygıyı bayrağı ahlakı / bir başımıza yemek yemediğimiz günlerde ezberledik.

Mutlu olmanın – doğru olmanın – çalışkan olmanın – türk olmaktan geçtiğini öğrendik.

İnancı dini imanı – konuşmayı bilmeden bildik.

Sabretmeyi sabır çekmeyi şükretmeyi / daha günleri sayamazken saydık.

Vatanı vatan uğruna şehitliği / okumayı sökemeden söktük.

Sol ayakla tuvalete sağ ayakla mutfağa girileceğini / daha adım atmayı öğrenmeden önce öğrendik.

Duayı Kuran’ı – günahı sevabı /  ayakkabı giymeyi beceremediğimiz günlerde öğrendik.

Burada özetlediğimiz enformasyon öğretilerin yaşamla hiçbir karşılığı hiçbir beceriyi geliştirecek bir öğrenim yanı yoktur. Yaşarlılığı sağlanmamış bir öğreti ezber bir şartlanış olarak beyinde kodlanmıştır. Bu şartlanış artık kazınamayacak şekilde hücrelerde yer alacak ve her kullanım esnasında kullanılabilecektir.

Bu yüklemeler elektiriksel kodlar olarak sayfalara yerleşerek kalıcılaşacaklardır.

Öğretilen ya da dayatılan bu baskıcı uyarılar sonucunda ezberlenmiş bir duayı ben bunu unutmak istiyorum deme şansınız yoktur

Çünkü beyin dışarıdan gelen bu enformasyon yüklemeleri proses dediğimiz tekrarın tekrarı şekliyle nerol hücrelerince kodlanır. Ve bundan sonraki çalışması ise depolama ve geri getirme şeklindedir.

Duyusal kısa ve uzun süreli olarak üç evreye dayalı hafıza sistemi depolanma sonrasında bir daha hafızadan silinmeyecek şekilde orada kalması demektir.

Tüm bunların yanı sıra depolama kısa orta ve uzun süreli depolama yapar. Bir kişinin ilk kez telefonda konuşmasını kısa süreli hafızada tutan beyin / proses yani tekrarın tekrarı olmadığı süre sonunda bu hafızadan silinir.

Ancak duyarlı evre sürecinde başlayan ve sürgit koşullanma şartlanma ile enjekte edilen bu zorbacı işgal / yarı köle / insan tipini yaratır. Çünkü sorma sorgulama değil / sormadan sorgulamadan öğrenilmesi ve uyulması istenmiştir.

Genetik bilimin bu soygun girişimi, Franko rejiminin 36 sene iktidarda kalmasındaki et büyük etken ve genetik enformasyonun uygulanması esasıdır. 3F modeli dediğimiz Fado-Futbol-Fiesta dengesi, bugün sınırsız araç ve şekilleriyle saldırısını sürdürmektedir.

Dünya genelinde porno endüstrisinin yıllık cirosu 110 milyar dolar civarındadır. Ve porno için her saniyede 4 bin dolar harcanmaktadır. Bu ürkütücü rakamı görmek için başka bir yana bakar isek

Liman demiryolu yapımı için km başına global maliyet / Alt yapı – Üst yapı – Elektrifikasyon Sinyalizasyon – iki lojistik merkezi – 2 ad 700 mt uzunluğunda yükleme boşaltma yolu – 30 dönüm betonlu saha – yüksek rampa – vagon kantarı – ve orta ölçekli yönetim binasıyla birlikte tüm toplam maliyet 10 milyon doları geçmez. Söz konusu bu maliyet 110 milyar rakamının on binde biri kadardır.

Başka bir örnek ise Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu bir markanın yılık cirosu İSO 2013 rakamlarına göre 1,9 milyar TL dir. Dolara çevrilmiş oranı ise pornoya ayrılan bütçeye göre yüz bin de biridir.

Başka bir örnek ise /  porno sanayi cirosu 650 milyar yumurtaya bedel bir rakamdır.

Bunun yanı sıra 2014 diyanet bütçesi ve din hizmetleri için kullanılan miktar 12 milyar dolar düzeyindedir.  Özcesi din ve porno sistem içinde meta üretimi noktasında iç içe yaşamaktadır.

Öğrenilen-öğretilen-ezberletilen bu öğretinin / koşullanmanın(ideolojik manipülasyon) dışında hiçbir yaşamsal karşılığı yoktur. Zaten istenende karşılığının olmamasıdır.Yeniden başa döner isek.

Toplumu, toplum mühendisleri mi dizayn eder?

Topunuzu, tankınızı, tomanızı, gaz-bombalarınızı, ordunuzu, istihbarat örgütlerinizi ve kolluk güçlerinizi geri çekin / bakalım toplum mühendisliğiniz kaç para edecek?

Toplum mühendisliğini görmek istiyorsak Franz Kafka – Anton Çehov – Maksim Gorki – Dostoyevski – Tolstoy – Balzac – Stendhal – Victor Hugo gibi yazarlara bakmamız yeterli olacaktır.

 

Yorum Yaz

two × one =