Paylaş

Çifte Mekanizma: Sürgün ve Katliamlar – I

Tehcir, 1915 ilkbaharında başlamış yaz kış demeden 1917 sonbaharına kadar devam etmiştir. Binlerce kilometrelik uzun yolculukları çoğunlukla yürüyerek katledebilmiştir. Zorlu doğa koşullarının da etkisiyle Ermeniler yorgun ve bitkin düşmüş, kasıtlı olarak aç ve susuz bırakılmış, yürümekten ayakları parçalanmış, vücutları yara bere içinde, ölümcül hastalıklar ve kitlesel ölümler baş göstermiştir. Bu dönem yollar, dereler, nehirler insan cesetleriyle dolup taşmıştır. Bu manzaraların uluslararası basına yansıması üzerine İttihat önderliğinin talimatıyla yol kenarlarındaki cenazeler toplanmış toplu mezarlara gömülmüştür.

Ermeni soykırımında çifte bir mekanizma yürürlükteydi: Sürgün ve katliam. Sürgün, hem katletmenin bir aracıydı hem de katliamları kamufle etmenin bir yoluydu. Doğrudan katliamları ise başta Teşkilatı Mahsusa çeteleri olmak üzere askerler ve kışkırtılmış linç güruhları yapıyordu. Her ne kadar sürgünler Anadolu’nun doğusunda ve bazı güney kasabalarında Nisan ayında başlasa da 24 Nisan’a kadar bu sürgünlerin bazıları Anadolu’nun iç bölgelerine, bazılarının ise yönü belirsizdir. Bir diğer nokta ise doğu illerinde Mart-Nisan 1915 sürecinde sürgün yollarında katletmekten ziyade yerinde katletme politikası ön plandadır. Van, Muş, Bitlis, Sasun köylerinde bu açıkça görülmektedir. Bu dönemde Doğu cephesinde bulunan 3. Ordu komutanı Mahmut Kamil Paşa ile Dahiliye Nazırı Talat Paşa arasındaki yazışmalar gösteriyor ki, 24 Nisan’a kadar merkezi bir genel sürgün ve katliam talimatı yoktur. Mahmut Kamil Paşa, sürekli biçimde Ermeni eylemlerini abartan telgraflar çekmektedir merkeze; bir an önce bölgedeki Ermenilerin sürgün edilmelerini istemektedir. Bu dönemdeki saldırganlık ve katliamların ağırlıkla Mahmut Kamil Paşa’nın inisiyatifiyle yapıldığını düşünmemizi sağlayan veriler var.

24 Nisan’dan itibaren saldırılar merkezi ve geneldir; amacı çok açık ve nettir. Doğu ve Güney illerinden başlayarak Anadolu’da Ermenilerin bulunduğu her yerde sürgünler başlatılmıştır. İstanbul, İzmir ve Halep’te sürgünler sınırlı kalmıştır. Ermeniler dağ yollarından geçirilmiş, dolambaçlı bir seyir izlenmiştir. Öyle ki dairesel bir döngü söz konusudur. Uzun ve eziyetli bu yolculuklara, kasıtlı aç ve susuz bırakmalara, yazın kavurucu sıcakları ve kışın dondurucu soğukları eklenince kitlesel ölümler başlar. Bu koşularda bulaşıcı hastalıklar başta olmak üzere bir dizi hastalığın ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Sürgün kervanları yola çıkartıldığında, aynı anda güzergahtaki çetelere de haber salınır. Aralıklarla konvoylara yapılan saldırılarda yağmalamalar eşliğinde gerçekleştirilen katliamlarla konvoylar eritilir. Kimi konvoylarda Güney’e ya da Der Zor’a bir tek kişi bile varamamıştır. Özellikle Diyarbakır’dan ve Yozgat-Boğazlıyan güzergahından geçen kafilelerin önemli bir kısmı tamamen yok edilmiştir. Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal kıyıcılıklarıyla ün salmışlardır.

Teşkilatı Mahsusa çeteleri özel olarak görevlendirilmişlerdi. Katliam, vahşet ve yağmada başı çekiyorlardı. Katliamlara sadece çeteler katılmıyordu. Valisinden mutasarrıfına, komutanından askerine kadar devlet yönetiminin her kademesinden görevliler katliamlarda rol alıyorlardı. Yer yer halkı da kışkırtıp bu yağma ve katliamlara dahil ediyorlardı. Türk ve Kürt halkının büyük bir çoğunluğu katliamlara katılmıyor ama korkudan sesini de çıkartamıyordu. Bunun yanında hemen her yerde yasak olmasına ve idam dahil her türlü ceza olasılığına rağmen açıktan tepkisini koyan Ermenilerin kaçmasına yardım eden ya da evlerinde aylarca ve yıllarca saklayan Türk ve Kürtlerin sayısı hiç de az değildi. Osmanlı belgelerinde Ermenilere yardım ettikleri için cezalandırılan, idam edilenlerin varlığını görebiliyoruz. Ayrıca ister Ermeni olsun ister Türk ve Kürt olsun soykırım tanıklarının anlatımlarından buna yüzlerce örnek sayabiliriz.

TEHCİR YA DA SOYSÜRÜM

Dahiliye Nazırı Talat Paşa imzalı güneye ilk tehcir talimatı, 25 Nisan 1915 tarihli ve Zeytunluların sürgünüyle ilgili. Telgrafla Konya’ya sürgün edilmeye başlanan Zeytunlu Ermenilerin artık Halep ve Der Zor’a yönlendirilmeleri talimatı iletilmektedir. 5 ve 9 Mayıs tarihli telgraflarda da sürgünün Zeytun’daki tüm Ermenileri kapsayacak tarzda genişletilmesi talimatı iletilmektedir. 9 Mayıs tarihli bir başka telgrafla Van, Erzurum, Bitlis, Muş, Sasun, Talori Ermenilerinin sürgününün başlatılması istenir. Harput’un sürgün kararının kente ulaştığı tarih ise 12 Mayıs’tır.

Sürgün ve katliam haberlerinin yayılmasıyla Rusya, Fransa ve İngiltere hükümetleri, 24 Mayıs 1915 tarihli ortak bildiriyle Osmanlı hükümetini protesto ederler. Katliamlardan hükümeti sorumlu tutacaklarını eklerler. Bunun üzerine Talat-Enver-Cemal üçlüsü tehciri yasallaştırma arayışına girerler. İlk olarak, Ermeni meselesinin kökten çözüleceğinin ifade edildiği bir tezkereyi 26 Mayıs’ta çıkarırlar. Tezkerede Erzurum, Van, Bitlis vilayetlerindeki tüm Ermenilerin Anadolu güneyinde ise hariç bırakılması gereken yerler sayılarak geriye kalan kazalardaki Ermenilerin sürgün edilecekleri belirtilmiştir. Doğu illerindeki Ermenilerin Musul civarında, Anadolu’nun güneyindekilerinin de Halep vilayetinin güneyi ve doğusuna gönderileceklerinin altı çizilmiştir.

Bir gün sonra 27 Mayıs’ta ise Meclisi Vükela (Bakanlar Kurulu) “Tehcir Kanunu”nu kabul eder. Kanunun metni şöyledir: “1- Vakti seferde ordu ve kolordu ve fıkra komutanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse, derakap, kuvayı askeriye ile şiddetli surette tahribat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasında imha etmeye mezun ve mecburdur. 2. Ordu, müstakil kolordu tümen komutanları, askeri icaplara mebni veya casusluk ve hainliklerini hissettikleri köyler ve kasabalar ahalisini tek tek veya topluca diğer yerlere sevk ve iskan ettirilebilir.” Kanun, dört maddeden oluşmaktadır. Son iki maddesi işin bürokrasisi ile ilgilidir.

Tehcir Kanunu’nda dikkat çeken iki nokta var. Birincisi; Ermeni, Rum, Süryani vb. vurgusunun olmamasıdır. Esas olarak büyük devletlerin baskısına ve uluslararası kamuoyunun tepkisini azaltmaya dönük alınmış bir önlemdir. Sürgüne yasal bir kılıf uydurulmaya çalışılıyor. Çıkarılan kanunda Ermeniler özel olarak hedef alınmıyor görüntüsü vermek için yapılmış bir hiledir. Vilayetlere, mutasarrıflıklara ve ordu kumandanlarına gönderilen talimatlar ve telgraflarda tehcirin asıl hedefinin Ermeniler olduğu açıkça belirtilmiştir. Kanunda dikkat çeken diğer nokta ise “casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri” ifadesidir. “Hissetmek” gibi yoruma açık, subjektif uygulamaların önünü açan bir ifadeyle, keyfi olarak herkes hedef haline getirilebilir. Bu keyfi yorumdan hareketle 1915’in ortalarına kadar Anadolu’nun savaşla uzaktan yakından alakası olmayan her tarafındaki Ermeniler tehcir saldırısının hedefi haline gelmiştir. Resmi ideoloji, bu tutarsızlıklara rağmen bu kanuna dayanarak sürgünü “savaş tedbiri” olarak savunmaktadır.

Dönemin anayasasına göre hükümetin aldığı kararın yürütmesi devam eder ve meclisin ilk oturumunda kanunu görüşmesi gerekir. Meclis savaş bahanesiyle tatil edildiği için ancak 4 Kasım 1918’de kanunu görüşüp, Ermeni katliamları, kurbanların sayısı ve hükümetin sorumluluğu tartışılarak iptal edilecekti.

Yaklaşık altı ayda 70 kent ve yüzlerce köyde Ermeniler, büyük oranda yerlerinden yurtlarından koparılarak sürgün yollarına çıkarıldılar. 1917 Kasım’ına kadar yaklaşık 18 ay “tehcir” katliamlar eşliğinde devam etti. Ermenilerin trajedisi burada bitmedi. 1922 Eylül’üne kadar katliamlar aralıklarla devam etti. Katliam ve sürgün tehdidi, inkar ve asimilasyon günümüze kadar devam etti/etmeye devam ediyor. Çok değil, 4-5 yıl önce dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan Ermeni devletini Türkiye’deki tüm Ermenileri kovmakla tehdit etmedi mi?

İstanbul ve İzmir’de 1915-’17 arasında sürgünlerin yaşanmadığı iddia ediliyordu. Taner Akçam’ın “Ermeni Meselesi Halolmuştur” kitabında ortaya koyduğu belge ve olgular gösteriyor ki; bu illerde de sürgünler aralıksız sürmüş, ancak kamuoyunun ve Avrupa devletlerinin dikkatini çekmemek için tanınmayan, bilinmeyen kişilerden başlayarak küçük kafileler halinde nispeten uzun zamana yayılı olarak sürgünler yapıldı. Bu iki kentten on binlerce Ermeni’nin katliamlardan kurtulmak için yasal olmayan yollardan Avrupa başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde “gönüllü” sürgünlüğe gittiğini bir kenara bırakacak olursak, on binlercesi de küçük gruplar halinde ölüm yolculuğuna çıkarıldı.

KATLİAM VE VAHŞET

Bir yerleşim yerinde soykırım uygulaması, genellikle “tehcir” adı altında kafileler halinde yola çıkarılıp yerleşim yerlerinden uzaklaştıktan sonra katledilmeye başlanmıştır. Eğer daha önce askere alınmamışlarsa asker kaçaklarının toplanması adı altında tek tek köy ve kentler kuşatılarak sıkı aramalarla 15-60 yaş arası erkekler Amele Taburları’na katma bahanesiyle toplanıp yollarda katledilmişlerdi. Kimi durumlarda toplu mezarları yine kendilerinin kazması istenmiştir. Son olarak da kadın, çocuk ve 60 yaş üstü ihtiyarlar sürülüyordu. Köy ve kasabalardaki Ermeni kadın ve çocuklar tek bir konvoyla yola çıkarılıyorlardı, Ermeni nüfusun on binleri bulduğu ya da yüz bini aştığı şehir merkezlerinde belli aralıklarla birden çok sürgün konvoyu oluşturulmuştur.

Erzurum ovası ve Pasinler de Ermenilerin tamamına yakını 1915 Mayıs’ında 1’den 15’ine kadar sürülmüşlerdi. Resmi rakamlara göre, 128 bin Ermeni’nin yaşandığı (Ermeni kaynaklarında 200 bin civarındadır) Erzurum merkezde sürgünler 3 Haziran’da başlamış, 16 Temmuz’da son kafilenin ayrılmasıyla toplam 6 kafile olarak yola çıkarılmıştır. Şehirde sadece 10 zanaatkar Ermeni ailesi kaldı.

Kimi durumlarda daha sonra kendilerine geri verileceği söylenerek değerli eşyaları ve paraları toplanarak kaydediliyordu. Bu uygulama, sorunsuz mal varlıklarını yağmalamanın yollarından biriydi.

Yerleşim yerlerinden Ermeni halk çıkartıldıktan sonra devlet yöneticileri, askeri kumandanlar ve çeteler eşgüdümlü hareket ederek katliamlara başlıyorlardı. Sıkı bir koordinasyon ve görev bölüşümüyle sürgün ve katliamlar yaparlardı. Dahiliye Nazırlığından vilayetlere ve mutasarrıflıklara telgrafla sürgün ve katliam kararı ve güzergahları iletilirdi. Tehcir kararları resmi devlet yazışmaları şeklinde iletilirken katliam talimatları İTF sekreterliği aracılığıyla kurye gönderilerek iletilirdi. Kimi durumlarda yazılı, kimi durumda talimatlar sözlü iletilirdi. Katliam kararı yazılı iletildiğinde, karar metni geri getirilerek imha edilirdi. Buradan, İttihat Terakki merkezinin katliamlar konusunda yazılı bir belge bırakmamak konusunda sıkı bir disiplin uyguladıkları anlaşılıyor.

Kimi devlet yöneticileri, kumandanlar ve Türk, Kürt eşraf veya ağaları, halktan bazı kesimler, daha sürgün konvoyları toplanırken Ermeni kadın ve çocukları “ailelerine katma” adı altında el koyarak ya da kaçırarak götürmeye çalışırlar. Aynı durum, katliamdan hemen önce de yaşanırdı. Katliamlar yerleşim yerlerinden uzakta da yapılsa, yakın yerleşim yerlerinde devlet yöneticileri ve çeteler tarafından kışkırtarak katliama ve yağmaya katılmak isteyen “gönüllüler” toplanır. Katliam başlamadan önce Türk, Kürt, Müslüman ahalinden istediği kadın ve çocuğu almasına izin verilirdi. Özellikle uyarılar çekilir “katliamdan kurtarmak için değil, evlenmek veya ailesine katma” koşuluyla istediği Ermeni kadın ve çocuğu almalarına izin verilirdi.

Genellikle katliamdan önce bütün Ermeni kadın ve çocuklar defalarca aranır, üzerlerindeki para ve her türlü değerli eşya ve elbiseleri alınır. Katliam ondan sonra başlatılır “Savaştayız” deyip nadiren kurşun harcarlar. Her türlü kesici alet, sopa ve süngüyle katliamlar gerçekleştirilir. Yozgatlı Yüzbaşı Şükrü şunları itiraf ediyor: “Ermenilere tehcir edileceklerini söyleyerek önce silahsızlandırdık. Tehcir ettikten sonra da en küçük bir direnişle karşılaşmadan yok ettik. Yozgatlı kadınlara gelince: Onlardan şehirde kurtulmak isteseydik bütün altın ve gümüş mücevherlerini ve değerli taşlarını elimize geçmesinler diye tuvaletlere atıp yok ederlerdi. Bu yol çok daha etkiliydi. Onları kocalarına gönderdiğimizi düşünmelerini sağlayarak kandırdığımızda, yanlarına halı ve kilimleri ile beraber bütün mücevherlerini de aldılar.

Böylece, birkaç gün içinde onları bir araya toplayıp çırılçıplak soymamız çok kolay oldu. Bu arada aramalar sırasında çok sayıda elmas mücevherleri yuttuklarını sen de biliyorsun. Ama Türk köylüler, özellikle de kadınlar bu çürüyen cesetlerin yanında günlerce dolaştılar, bağırsaklarını yarıp çok miktarda mücevher topladılar.” (1)

Seçilen genç kadınlara, askerler ve çeteciler defalarca tecavüz eder. Tecavüze uğramamak için ya da tecavüzden sonra intihar eden kadınların sayısı hiç de az değildir. Kimi durumlarda da köprülerden, uçurumlardan toplu olarak atlayarak intihar ederler. Erzurumlu Loris Papikyan (Doğum 1903) böyle bir tanıklığını anlatmaktadır:

Jandarmalar köprü yakınlarında kendi çadırlarının etrafında bir şölen düzenlemişlerdi; zorla kız ve gelin kaçırmalar ve sapık tutkularını tatmin edecek çeşitli oyunlar düzenleyerek Ermeni kızlar ve gelinlerle mutlu oluyorlardı. Ben, görevlilerin Ermeni kızların en güzellerini, yaklaşık 30 kişiyi nasıl ayırdıklarına onları birbirlerine bağlayıp nöbetçilerin eşliğinde iğrenç niyetlerini gerçekleştirmek için kendi daimi mekanlarına götürmeye çalıştıklarına şahit oldum. Ancak o kızlar grubu, Fırat Nehri üzerindeki köprünün yakınlarına ulaştığında bir şimşek hızıyla tek bir vücut gibi hareket ederek korkunç bir yükseklikten Fırat Nehrine atladı ve gelecekte çekeceği eziyetlerden ve maruz kalacağı işkencelerden ebediyen kurtuldu.”(2)

Bütün kıyımlara rağmen Der Zor’a 500 bin civarında Ermeni ulaşır. İttihat önderliği bu kadar çok Ermeni’nin katliamlarından kurtularak Der Zor’a ulaşabileceğini beklememektedirler. Ermeni nüfusu Der Zor’da %10’u geçmeyecek tarzda yerleştirme politikası yürürlüktedir. Der Zor’a ulaşan Ermeni nüfusunun oranı, yerli Müslüman Arap halkının yarısına yakındır. 1916 yılının yaz sonunda yeni bir katliam tertiplenerek 200 bin Ermeni katledilir.

Tehcir, 1915 ilkbaharında başlamış yaz kış demeden 1917 sonbaharına kadar devam etmiştir. Binlerce kilometrelik uzun yolculukları çoğunlukla yürüyerek katedebilmiştir. Zorlu doğa koşullarının da etkisiyle Ermeniler yorgun ve bitkin düşmüş, kasıtlı olarak aç ve susuz bırakılmış, yürümekten ayakları parçalanmış, vücutları yara bere içinde, ölümcül hastalıklar ve kitlesel ölümler baş göstermiştir. Bu dönem yollar, dereler, nehirler insan cesetleriyle dolup taşmıştır. Bu manzaraların uluslararası basına yansıması üzerine İttihat önderliğinin talimatıyla yol kenarlarındaki cenazeler toplanmış toplu mezarlara gömülmüştür. Öyle ki, daha önce düz olan yerlerde toplu mezarların yer aldığı büyük tepeler oluşmuştur. Kimi durumlarda artık yürüyemeyecek duruma düşerek yollara yığılan insanlar daha ölmeden boyunlarına ip geçirilerek toplu mezarlar için kazılmış çukurlara kadar sürükleyerek götürüp diri diri gömülmüşlerdir. Soykırım tanığı Harputlu Aram Köseyan (Doğum 1908) başından geçenleri şöyle anlatıyor: “Biz küçükleri geceleyin tepecik gibi bir yerde topladılar. Yorgunduk. Meğer o tepecik insan kafataslarından oluşuyormuş! Sabah gün ağardığında üst üste dizili kesik başlar gördük; bunlar bir tepecik oluşturmuştu.”(3)

Bir başka soykırım tanığı Sivaslı süren Sargasyan (Doğum 1902) gördüklerini Dante’nin cehennemine benzetiyordu: “Ertesi gün Kürtler geldi, beraberinde meşhur Zeynel Bey ve serseri cellat kardeşleri vardı. Onlar kervanın içinde ne kadar küçük oğlan buldularsa toplayıp, kollarını bağlayarak uzak bir dağın tepesine odun yığınlarının yandığı bir yere götürdüler. Orada onların kafalarını baltayla keserek, vadiye fırlattılar. Bizden önceki kervanlarda bulunan çocuklara da aynısını yapmışlardı. O yüzden de o vadiye ‘Kanlı Dere’ adı verildi. Mevcudu yarı yarına azalan kervanımız Samasat’ın (Samsat) güneyinde Fırat Nehri kıyısında konakladı.

Her taraf cesetlerle kaplıydı; ölü kadınlar her tarafa yayılmış yerde yatan çocuklar, tarlalarda kumların üstünde her yerde yarı ölü, hastaların iniltileri yalvarırcasına yardım dileyen bakışlar ve onların yanında kokuşmuş, çürümüş, şişmiş büyük bir kısmı kadınlara ait cesetler. Dante’nin Cehennemi Fırat’ın kıyısındaydı. Sonra beyaz giysili kızlar getirip hepsini gecenin karanlığında kazığa oturttular. Anaların ve yakınlarının feryatlarından ağlama sızlama ve gürültüsünden kulaklarımız sağırlaşıyordu. Kürtler ellerinde iplerle halkın arasına daldılar; hastaları ezerek, ölü ya da diri kim yere yatmış ise boyuna ip geçirip çeke çeke götürerek çukura atıyor sonra da geri dönüyorlardı. Hatta canlı olanların bile boynuna ip geçiriyor götürüp çukura atıyorlardı. O insanların yakınlarının feryatlarına ve çığlıklarına kulak asmıyorlardı. Tifoya yakalanmış kadınlar ‘su verin’ diye yalvarıyorlardı.”(4)

Atılım Gazetesi’nin 10 Nisan 2015 tarihli 168. sayısında yayımlanmıştır.

DİPNOTLAR

1- Krikor Balakyan- Ermeni Golgotası

2-Prof. Dr. Verjine Srazlıyan- Ermeni Soykırımı

3-Age.

4-Age.

Yorum Yaz

two × 5 =