Paylaş

ÇIĞ

Yaz olanca sıcaklığı ile hüküm sürüyordu. İrili ufaklı tarla ve çayırlarda insanlar karınca misali çalışıyorlardı. Kimi yazlık buğdayının son suyunu vermekle meşgulken, kimi ektiği bir evlek fasulyenin içinde çapadan sonra dipte köşede kalan otları temizlemekle uğraşıyordu. Hangi tarlaya, hangi çayıra yüzünü çevirsen elinde orağı, çapası ya da kazması, beli olan birilerine rastlamak mümkündü. Herkesin acelesi vardı. Her geçen saat o denli kıymetliydi ki burada “ boş zaman” lafı eden birisine “Bizim bildiğimiz burada boş olanlar karşı tepedeki mezarlıkta yatanlardır, onların dışında kimsenin bu yaz günü boş zamanı yoktur.” diye yanıt verilirdi. Aslında çokta haksız sayılmazlardı. Çünkü Munzur dağlarında yaz mevsimi çok uzun değildir. Hele Karvan gibi Munzurların doruklarına yakın bir vadide kurulu olan köyde yaz mevsimi daha da kısaydı. Neredeyse kış buralarda beş ay hüküm sürüyordu. Bunun içindir ki yaz mevsiminde boşa geçirilecek her saatin karşılığı kışın sıkıntı demekti. Doğrusu kimsede böyle bir sıkıntı ile karşılaşmak istemiyordu.

Hüseyin, neredeyse gün doğumundan bu yana ot biçiyordu. Ara ara ağrıyan sırtını dinlendirmek için şöyle bir doğrulup etrafa göz gezdirdiğinde gördüğü herkesin kendisi gibi iki büklüm çalıştığıydı.  Şu orak ne zor işti. Avuç avuç ot biçmek ne kadar sıkıntılı bir uğraştı. Oysa garpte yani o kara günlerden sonra topraklarından sökülüp atıldıkları, sürgün edildikleri yerlerde ekinleri, otları tırpanla biçiyorlardı. Burada orakla birkaç günde biçtiği otu tırpanla belki de bir günde biçebilirdi. Yorgunluğun ve sıcağın etkisiyle tarlanın kıyısındaki meşe topluluğuna doğru yürüdü.  Hep oturduğu ağacın dibine oturdu. Ağaçların koyu gölgeliğine sakladığı su kabını çıkarıp soğuk suyundan doyasıya içti. Elini ekmek heybesine doğru uzatıp içinden tütün tabakasını çıkardı kalınca bir sigara sarıp muhtar çakmağıyla yaktı. Bir iki nefes çektikten sonra, gözlerini karşı dağlara, dağların eteklerini boydan boya kaplayan meşe ormanlarına dikerek daldı.

Nasıldı Kayseri Develi’deki Beşkardeş dedikleri köydeki tarlalar?  Bir an aklından geçirdi. Yirmi yıl öncesine gitti. Düz bir yazı. Tarlaları geniş çevresi alabildiğine çıplak bir arazi. Tarla başlarında oturacak gölgelik bir yer bile yoktu. Ancak çardak yaparlarsa molalarda başlarını güneşten koruyacak bir gölgelik bulabilirlerdi. Sıcak yaz günlerinde bunalıyorlardı. Kendi köylerine benzemiyordu buralar. Alışmak çok zordu. Acaba kaldıkları on yıl boyunca alışmışlar mıydı? Hem gurbet zordu.  Her şeyiyle yabancıydılar. Dilleri, inançları yaşayışları adetleri daha ne geldiyse aklına her şey farklıydı. Köklerinden kopmuş kenger dikeni nasıl rüzgârın önünde dereden dereye savruluyorsa;  kendileri de rüzgâr ne ki fırtınaya yakalanmış saman tozları gibi savrulmuşlardı Anadolu’nun dört bir yanına. Geride bıraktıkları ölülerini unutamamışlardı. Yıldız yorganın altında kaç tane akrabasının cansız bedeni kalmıştı. Öldürülenlerden sadece üç kişiyi toprağa verebilmişlerdi. Onları da neredeyse kaş ile göz arasında gömmüşlerdi. Ya mezarsız ölüleri kaç kişiydi. Tam on sekiz kişi mezarsız gitmişti. Ya kaybolan ve evlatlık olarak verilen kuzeninin sekiz on yaşlarındaki oğlu. Acep nerededir şimdi. Bir iz, bir yol bulamamışlardı. Sadece Harput’ta bir askerin evlatlık aldığını söylemişlerdi, çocukla beraber yakalananlar. Sonrası, sonrasını hiç kimse bilmiyordu.  İşte bunlardan dolayı kalamamışlardı sürüldükleri yerlerde. İçlerindeki yaralar ağır ve derindi. İçin için kanıyordu bu yaralar. Kabuk tutmaları mümkün olmuyordu. Her köye üç ev şeklinde dağıtılmışlardı. Bir araya geldiklerinde konuştukları tek konu memleketti. Bu ağırlığı kaldırmak mümkün değildi. Hele yaşlılar birkaç yıl içinde güz mevsimindeki dökülen yapraklar misali toprağa düşmüşlerdi. Daha zordu yaşlılar için yaşamak. Ne dillerini öğrenebildiler ne törelerine uyum sağladılar ne de başka bir şey. Ömürlerinin son deminde lal u qer ( sağır dilsiz ) olmuşlardı. İşte bu yüzden rüzgâra kapılmış güz yaprakları gibi döküldüler Anadolu’nun kıraç topraklarına.

Bu düşüncelerden kurtulayım derken şöyle köyünün coğrafyasına göz gezdirdi.  Vadiyi boydan boya adeta ölçerek ikiye bölen bir dere çağıldayıp akıyordu. İrili ufaklı kaç derenin suyu gelip karışıyordu bu dereye. Merğik, Kort, Keklik, Keşiş Deresi daha da pek çok küçük pınar suyu. Yemyeşil yamaçlar. Neredeyse adım başı akan soğuk sulu küçük pınarlar. Şu cızır cızır öten böcekler bile farklıydı.  Buranın dört yanı yüksek dağlarla çevriliydi. Dağların bazı bölümleri öylesine sarptı ki yazın bile çıkmak zordu.  Yukarıları çıplaktı. Bu çıplak tepeler kışın karlarını biriktirip çığa dönüştürürler ve vadini dibini boydan boya doldururlardı. O zaman yazın çağıldayıp akan dereler nisan mayıs aylarına kadar sessizliğe bürünürlerdi. Dağların başında kadim kayalıkların bulunduğu yerler vardı. Bu kayalıklar sanki dağlara bekçilik eder gibiydiler. Yükseklerde top top ardıç ağaçları vardı. Baharda, yazda keçi sürülerini otlatmak için yükseltilere çıktıklarında ardıç ağaçlarının gölgesinde oturmak vadiyi seyretmek ne güzeldi. Çok uzaktan da olsa derenin çağıltısını dinlemek bir başka huzur nedeniydi. Buralar gibi memleket olmazdı, olamazdı. Tamam, yüksekler çıplaktı arazi sarptı ya aşağılar. Bu kadar meşe ormanı Develi’nin neresinde vardı. Hatta köyün büyük bir kısmının meşe ormanıyla kaplı olduğunu belki de o anda fark etti. Zaten bu meşenin sayesinde bütün kış keçilerini burca çıkarıyorlardı. Hediklerini giyip keçinin önünde çığır açarak keçiyi ormana ulaştırdın mı gerisi kolaydı nasılsa doyururdu karnını. İnsana minneti kalmazdı hayvanların. Daha bir nice düşünce geldi geçti Hüseyin’in aklından. Asker olan büyük oğlu ne yapıyordur şimdi? Nöbette midir? Aç mıdır?  Ne haldedir? Burada olsaydı daha kolay olurdu. Askerlik yirmi dört ay biter mi? Bitecekti elbette. Kendilerinin başına askerlikti, vergiydi, eşkıyaydı diyerek bin türlü bahane bulup neler getirmişlerdi. Şimdi çocukları onların yaşadıklarını yaşamasınlardı. Diğer oğulları daha küçüktü, orak biçecek yanında koşturacak yaşta değillerdi. Kızlar ise yaylada annelerinin yanındaydı. Ona yardım edecek bir babası vardı. O da yetmiş beşine merdiven dayamıştı. Sırtı kamburlaşmıştı, artık bastonsuz gezemiyordu.  Buna rağmen her yıl olduğu gibi harman vakti tabi ki dövenin başında babası olacaktı. Eh oğulları da babasının yanında olunca hiç olmazsa harman derdi çözülmüş olurdu. Biliyordu ki buranın yaşlıları eli ayağı tutuğu sürece hem üretime katılırlardı hem de evde son söz söyleme haklarına sahiptiler. Eh babası da pekâlâ bunları yapabilecek durumdaydı. Bu düşünce içinin biraz rahatlamasına neden oldu.

saksaganSigarası bitmek üzereyken iki ala saksağanın yakındaki bir ağaçtan yükselen bağırtılarına döndü baktı. Saksağanlar gagalarındaki meşe yapraklarını dalların arasına adeta yığın yaparcasına sıkıştırma telaşındaydılar. Bunu gören Hüseyin’in canı sıkıldı. Daha yazın başı sayılırdı. Bu meretler şimdiden yaprak topluyorlar. Buralarda saksağanların ağaç dallarına yaprak toplaması zor bir kışın geleceğine işareti sayılıyordu. Babadan dededen böyle konuşulurdu. Eğer söylenenler doğru ise zaten zor olan Karvan’ın kışlarına beter bir kış daha eklenecek demektir.

Canı sıkkın bir şekilde kalktı yakınındaki tarlada çalışan kuzenine doğru yürüdü. Ona saksağanların şimdiden ağaçlara yaprak topladığını, henüz yaz başında bu durumun pek de hayra alamet olmadığını söyledi.  Kuzeni pek ciddiye almadan:

– Ne yani daha yazın başı. Tayr u tur ( yaban kuşları ) nereden bilecek kışın nasıl geçeceğini. Belli ki onlarda keyif yapar misali uğraşıyorlardır. Her ne kadar öyle deniliyorsa da kimse bilemez kışın nasıl geçeceğini. Biz işimize bakalım boş verelim saksağanları, kargaları. Bu lafların ardı arkası boştur.

Hüseyin dönüp işine koyuldu. Yeniden orağını eline alıp çalışmaya başladı. Buralarda günler birbirine çok benzer. Sadece çalıştığın tarla, biçtiğin bitki çeşidi değişir. Ot biçimi bitmeden arpa ve fiğler yetişir.  Onları biçerken bir yandan harman hazırlıklarını yapmak zorundasın. Çünkü arpa, fiğ harmanı bitmeden güzlük buğdaylar yetişir. Bir yandan yazlık buğday biçimi, bir yandan harman derken, çakşırların (Yüksek dağlarda yetişen bir çeşit kaba ot. Baharda köklerinde oldukça iri mantarlar yetişir. Bu mantarlar çok lezizdir. Ete tercih edilir.) biçimi bir başka derttir.  Bütün bunların yanı sıra yaylalardan dönüş başlar.  Yaylalardan dönüş, yaklaşan güzün habercisi olurken, bir yandan kışlık yaprak kesimi bir yandan da gelecek yıl için güzlük tarla ekimi zamanıdır. Yani Munzurların hiçbir köyünde nefes alacak ve boşa geçirecek zamanınız yoktur. Hele ismi bile Zazaca iş söylerim olan Karvan köyünde hiç boş günün olmaz.

Bütün bu hengâmenin içinde Hüseyin’in aklına bu kış keçilerini Diyar komunda evli olan kızının İstanbul’a taşınan kayınının ahırına koymak geldi. Bunun için kışlık otun ve yaprağın bir miktarını oradaki samanlığı koyacaktı. Böylelikle sıkış sıkış olan ahırında diğer hayvanlarına yer açılmış olacaktı. Bu fikrini kızı ve damadına açınca neden olmasın dediler.  Gerekirse biz de bakarız senin her gün gelmene gerek yok. Hayır dedi Hüseyin şuradan şuraya ne kadarki sabah akşam gelir bakarım ben hayvanlarıma size iş bırakmam. Tamam dediler hele bir o günler gelsin gerisi kolay olur. Zaten bu köyde herkes birbirinin akrabasıdır. Bir babanın çocuklarıdır. Ayrımız gayrımız yok ki. Hani biz olmazsak bile diğer komşular bile rahatlıkla gerektiğinde bir tutam ot koyarlar hayvanların önüne. Bu sözler öylesine rahatlattı ki Hüseyin’in sırtından ağır bir yük inmişti.

Hayvanlar için yapılan kış hazırlıkları tamam sayılırdı. Şimdi havalar daha da soğumadan ev için gerekli yiyecek tedarikini görmek gerekiyordu. Buğdayları değirmende öğütme zamanı gelmişti. Ne hoş kokardı su değirmeninde öğütlen buğdayın unları. Değirmenciler, öğütülen ilk unlardan ağaç teknelerinde hamur yoğururlar ve kömbelerini pişirirlerdi. Bunu bilen uyanık sığırtmaçlar bir bahane ile değirmenlerin yanlarına gidip bir parça sıcak kömbe almanın yollarını ararlardı. Bunu başaranlar övünerek anlatırlardı.

O yıl kar diğer yıllara göre sanki daha erken yağmıştı. Buralarda kasım sonlarında başlayan kar yağışı aralık ayından itibaren köyü kaplar her geçen gün yağan kar birikerek çoğu yıllar Karvan’ın dünya ile ilişkisini keserdi. Artık yaşam iyicesine tekdüze bir hal alır. Her gün bir öncekinin tekrarı halini alır. Sabah erkenden kalkılır. Önce ahırlar temizlenir, hayvanlar yemlenir. Sonra toprak damlarda biriken karlar ağaç küreklerle kürenir. En son kendilerine sıra gelir.  Bu işler yapılmadan kimsenin aklına kahvaltı yapmak gelmezdi.

Kış çok zorlu geçmeye başlamıştı. Her geçen gün yağan kar miktarı artıyordu. Köyün çevresindeki dereler çığ ile dolmaya başlamıştı. Burada çığ yaşamın bir parçasıdır. Hatta Büyük Derenin çığ ile dolması herkesi sevindirir. Çünkü mayıs, haziran aylarında bu çığlardan kesilip getirilen kalıp kalıp kar buzdolabı görevi görürdü. Yayıklara atılan bir dilim kar tereyağların kütür kütür olmasını sağlardı.

Kışın zorlu geçmesi günde iki kez karşı mezraya gitmek zorunda kalan Hüseyin’i çoğu zaman zorluyordu. Yaz günü en çok beş on dakikada gidilen bu yol, her gün yağan kar yüzünden kapanan yoldan gitmek için hediklerini giyip yol açmak ve gitmek on beş yirmi dakika sürüyordu. Bu gidiş geliş bir ritüel halini almıştı. Ocak sonlarına doğru bir akşam Diyar komundaki işini bitiren Hüseyin’in eve dönüşü yoğunlaşan kar yağışı nedeniyle bir hayli zor oldu. Bir yandan yağan yoğun kar bir yandan rüzgârın savurduğu kar.

Bütün gece durmaksızın kar yağdı. Sabah olduğunda uyananlar gözlerine inanamadılar. Gece boyunca o kadar çok kar yağmıştı ki tek katlı olan evler kar içinde görünmez olmuştu.

Hüseyin evin kapısını açtığında dışarı çıkmak çok kolay olmadı. Önce kapının önünü biraz açtı. Evin içine ışık girsin diye sonra pencerelerin önündeki karları küreyip duvar ile kar yığınları arasında yol açtı.  Ahırların yollarını açtı. Yalnız o değil tüm köy aynı durumdaydı. Evden eve, evden ahıra, çeşmeye gidebilmek için erkek, kadın, genç, yaşlı demeden herkes elinde bir kürek ile karı küreyip yol açma derdindeydi. Toprak damlar çöker telaşıyla evlerin üstleri temizlenmeye başlandı. Bu kar bir günde temizlenecek gibi değildi. Zaten evlerin boyuna ulaşmış olan kar yığınları yenisini küreyerek atacak yer bırakmamıştı. Köyün dört bir yanındaki asırlık cevizler neredeyse kara gömülmüşlerdi. Bazı dallar ağırlığa dayanamayıp kırılmışlardı. Söğüt ağaçları salkım söğütlere dönmüş dalları yerlerde sürünüyordu. Meşe ormanları kardan neredeyse kaybolmuştu.  Serçe kuşları saçak altlarında mahsur kalmışlardı. Kargaların karınlarını doyurabilecekleri bir gübrelik bile yoktu. Köyün altındaki dere gece boyunca tekrar eden çığlarla dolmuş sanki bir ova olmuştu. Böyle bir kar sürgünden döndüklerinden beri yağmamıştı.

Günlük işler tamamlandıktan sonra öğlene doğru Hüseyin’in aklı komdaki keçilerinde kaldı. Kalktı mutfağa doğru gitti. Ceviz çuvalının ağzını açtı. Ceketinin cebine biraz ceviz koydu. Ara holde duran hediklerini omuzuna, kara meşeden yaptığı değneğini eline aldı. Dönüp karısına:

– Ben karşıya keçilere bir bakıp geleceğim, dedi ve evden çıktı.

Evlerinin arkasındaki yokuşu çıkıp amcasının kapısından geçti. Tam evlerden kurtulmak üzereyken amcazadesi Ali kendisini fark etti. Arkasından seslenerek:

– Hüseyin nereye gidiyorsun bu karda kıyamette? Diye sordu.

– Amca bir keçilere bakıp döneceğim, diye cevap verdi.

Amcazadesi sesini yükselterek:

– Dön diyorum sana çocuk olma bu karda sen değil, Azrail bile karşı koma gidemez. Haydi, dön, içeri gel diyerek adeta azarladı.

Hüseyin çaresiz boyun eğdi amcazadesine. Geri döndü, ahşap merdivenleri ağır ağır çıktı.  Amcazadesi onu önüne alarak eve girdiler. Solona girdiklerinde yanan sobanın çıtırtıları eşiğinde oturdular. Hüseyin adeta emanet gibi oturdu. Hediklerinin ve çubuğunu dizinin dibine bıraktı. Amcazadesi Ali çıkışarak:

– Sen hangi akılla karşı koma gidersin dünden beri o kadar kar yağdı. Bu derenin çığının eli kulağındadır.  Buranın çığı geldi mi karga bile uçup canını kurtaramaz.

– Ali amca biliyorsun keçilerim karşıda. Gidip bakmazsam rahat edemem. Hem keçiler acıktı mı yavrularını zayi ederler. Koyun olsa canını verir yavrusunu vermez.  Gidip doyurup geleyim, akşama da söylerim oradakiler bakarlar.

– Olmaz Hüseyin, bu kıyamette kimse gidemez karşıya. Oradakiler de insan elbette hayvanları aç koymazlar. Vaz geç bundan. Sonra bir hal gelir başına çoluk çocuğun ele güne muhtaç olur. Dön evine git. Söz anla, laf dinle.

keçilerHüseyin çaresiz boyun eğdi. Kalktı müsaade istedi. İçi buruk bir halde aklında keçileri evine doğru yokuşu yavaş yavaş indi. Eve girmeden karşıya baktı. Aslında şöyle alt taraftan yürürse gitmesi çokta zor olmayacak. Havanın ılımaya başladığını ve ağaçların dallarında biriken karların yer yer dökülmeye başladığını görünce rahatladı.  Eve girip geçip pencerenin önüne oturdu. Çocuklar sobanın etrafında, eşi ile büyük kızı mutfakta uğraşıyorlardı. Bir zaman dışarıya baktı. Aklından keçilerin aç kalacağı fikrini bir türlü atamadı. İçi iyice sıkıldı. Bu böyle olmaz mutlaka gidip hayvanlarına yem vermeli, çeşmeye götürüp sulamalıydı. Yerinden kalktı ara hole bıraktığı hediklerini ve çubuğunu aldı. Evinarkasındaki yokuşu ağır ağır tırmandı. Temennisi amcazadesi ile karşılaşmamaktı. Yokuşun başına gelince amcasını gördü. Amcasının “Nereye?” sorusuna yanıt verdi. Amcası bir şey söylemeyince daha bir emin şekilde yola koyuldu. Hızlı adımlarla önündeki iki toprak damı geçti. Hediklerini çabukça ayağına taktı, iplerini sıkıca bağladı. Kimseye yakalanmamak için acele ederek yola koyuldu.  Hemen evlerin yanındaki dereyi geçerse gerisi kolaydı. Şu dereden birkaç adımda kurtulurum düşüncesiyle adımlarını sıklaştırdı. Dereyi geçince daha rahatlamış olarak karda ilerlemeye devam etti. Sabah alt yol diye tasarladığı tarlaların arasından koma doğru zihninden çizdiği yoldan ağır ağır ilerledi. Yolu yarıladığını düşündü. Bundan sonrası kolaydı, diye dünürken, ayaklarının altındaki karın sanki hareket ettiği hissine kapıldı. Başını sola doğru dağa çevirdiğinde gözünün görebildiği her yer kendisine doğru akıyordu. Bütün yamaçlar hareket ediyordu. Yukarıdan kendisine doğru gelen beyaz toz bulutu içinde ceviz ağaçlarının görünmez olduğunu fark ettiğinde artık kendisi için çok geçti. Toz bulutu Hüseyin’in kaldırdı kendisiyle beraber onlarca metre yüksekteki ceviz ağaçlarının üzerinden aşırdı. Ayağındaki hediğin biri dala takılınca, hediğin ipi koptu dalda asılı kaldı. Hüseyin toz borandan geride kalarak çarptığı dalın engellemesiyle tarlanın dereye taraf olan yamacına savruldu üzeri metrelerce kar ile örtüldü.

Çığın sesini duyanlar evlerinden dışarı fırladılar. Hüseyin’in karısı ve çocukları bir telaşla karşı koma seslendiler. Hüseyin yoktu, gitmişti. Zaten amcası da “ şimdi geçti, karşıya gideceğini söyledi” deyince anlaşıldı ki Hüseyin keçilere kurban olmuş.

Haber çevre köylere tez yayıldı.  Uzak yakın duyan herkes koştu geldi. Günlerce cenazesi arandı.  Bulunamadı. Artık aramaya son verilmeliydi. Muhtemeldir ki çığ Hüseyin’i büyük dereye götürmüştü. Bu kadar kar içinde de bulmak olanaksızdı. Çaresi yoktu, baharın gelmesi beklenecekti.

Bir nisan sabahı karşı tarlalara doğru havlayan köpeklerin baktığı noktaya bakan köylüler karın üstünde bir karaltı gördüler. İki kişi gidip karaltıya baktığında Hüseyin’in evinin hemen karşısındaki tarlanın yamacında donmuş haldeki cesedini buldular. Cenazeyi almaya gelenler Hüseyin’i yerinden kaldırdıklarında cebinden birkaç tane ceviz düştü…

 

 

Yorum Yaz

one × 1 =