Paylaş

Darbe, Perde, Dünden Bugüne

"Gezi Direnişi’nden sonra mizah ve mücadele algısı değişti. Dünü iyi tahlil ederken, bugünü iyi analiz ederek, yüzümüzü geleceğe dönmeliyiz. Umutsuzluğa karşı umudu, kaybedilmişliğe karşı mücadeleyi, faşizmin pişkinliğine karşı mizahı görmeliyiz filmlerde."

12 Eylül Askeri Darbesi, hayatın her alanını sıkıyönetimle kontrol altına almayı amaçlamıştı. Bu kontrol mekanizması, ilk önce iletişim kanallarını ele geçirdi: TRT ve PTT binalarına el konuldu. Darbedeki amaç; onların söylemiyle “terör” iken, asıl terörü kendileri estirmiş ve faşizmin şiddeti neredeyse son raddesine ulaşmıştı. Bununla ilgili istatistiksel bilgiler, konuyla ilgili her belgesel ya da kurgusal filmin başında veya sonunda verilir. Her okuduğumuzda üzüntüyle öfkeyi bir arada hissederiz. Ancak bu bilgiler sadece rakamsal değil; sosyal, özel ve politik yaşamın ta kendisiydi. Eğer sinema ile ilgili sayı vermemiz gerekiyorsa; “937 sinema filmi sakıncalı bulunarak yasaklandı” diyebiliriz. Tabii ki de sinemadan bağımsız olmayan 39 ton kitap, dergi ve gazete yasaklandı ya da yakılarak imha edildi.

'80’lerin başında film sayısında ve kalitesinde inanılmaz bir düşüş olmuştur. 70’lerin sonunda ortalama 195 olan film sayısı, 1980 yılında 62’dir. Daha sonra bu sayı elbette artmaktadır. Darbeden sonra o koşullarda çekilen ilk politik film; Yılmaz Güney’in Yol (1982) filmdir.

Daha eskiye gidersek, '50’lerde ve '60’larda klasik Yeşilçam filmlerini ve Amerikan tarzı gangster filmlerini görürüz. Ancak belirli bir kaç yönetmenin çektiği toplumsal filmler o dönemin yüz akı olabilmiştir. Örneğin; Metin Erksan’ın Susuz Yaz (1964) adlı filmi, yine aynı yıl Ertem Göreç’in Karanlıkta Uyananlar filmi ve daha birçoğu toplumsal gerçekçi filmlerdir. Yine Metin Erksan’ın bir başka filmi olan Yılanların Öcü (1962) ise; uzun süre sansürlü filmler arasında kalmış, Cemal Gürsel döneminde “özgürlükçü ortam” kandırmacasıyla sansürden çıkarılmıştır. Ancak gösterime girdiği gün Fakir Baykurt konuşma yaptıktan sonra “Kahrolsun komünizm!” sloganlarıyla sokağa çıkanlar olur. Filmlerin konusu ve verilen tepkiler, siyasal iktidarın değişmesiyle doğrudan bağlantılı olmuştur.

Yılmaz Güney - YolDemokrat Parti’nin varlığında daha çok popülist filmler çekilirken; Ömer Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney gibi yönetmenler, bu popülist-ticari filmlere karşı bir duruş benimseyerek, kapitalist sinemaya karşı halk sinemasını tercih ederler. Yeşilçam’dan kopamasalar da (çünkü bütün ticari ve sosyal ilişkiler Yeşilçam içindeydi), kendi inandıkları filmleri çekmek için uğraş vermişlerdir. Yılmaz Güney’in Umut filmi Türkiye Sineması’nın dönüm noktasıdır. Bu zamana kadar pek fazla toplumsal film çekilmezken, Umut'la birlikte toplumsal filmlerin sayısı artmaya başladı: Zübük (1980), Yol (1981), Duvar (1983), Namuslu (1984), Züğürt Ağa (1985), Değirmen (1986), Zengin Mutfağı (1988), Uçurtmayı Vurmasınlar (1989), … ve daha nicesi. Sadece bunlar yok tabii, bu filmler hemen hemen herkesin bildiği, izlediği veya duyduğu filmler. Kimisi 12 Eylül sonrası insanı anlatır, kimisi o dönem çekilmiş toplumsal filmdir. Ancak; bu filmler darbe sonrası için hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Çünkü 12 Eylül’ün filmi henüz çekilememiştir. Bireyden yola çıkarken toplumsallığı, işkenceyi anlatayım derken politik görüşleri es geçerek eksik anlatımlar olmuştur. Bu eleştirdiğimiz filmlerin bir kısmı '80’lerin sonunda, bir kısmı da '90’larda çekilmiştir.

Darbe olmuş, ana karakter cezaevine girmiştir. İşkence görmüş, ama çözülmemiş ve en nihayetinde dışarı çıkmıştır. Ancak; yılgındır, kaybetmiştir. Darbeden sonra psikolojik ve fizyolojik olarak yıkılan nice insanlar oldu. Ancak mücadeleye devam edildi. Film çekerken yazılacak senaryo ve karakterler, çoğu zaman tercihtir. Darbeyi anlatan filmler, kaybediş filmleridir. Cezaevinden çıkan karakterin politik görüşünü bilmeyiz, konuşmaz, anlatmaz. Ne için mücadele etmiştir, neler yaşamıştır bilmeyiz. Oysa alt metne göre devrimcidir. Bu filmler toplumu daha da hüsrana boğmuştur, bunaltmıştır. Politik karakterler üzerinden senaryo yazılırken, bunlar maalesef göz ardı edilmiştir.

Doksanlı yıllar yine bu tarz filmlerle geçmiştir. Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz’u ve daha sonrasında Çağan Irmak, Yılmaz Erdoğan gibi yönetmenleri bu tarzın dışında sayabiliriz. Özellikle ilk 4 yönetmen Yeni Türkiye Sineması’nı oluşturmaktadır. Birey üzerinden sorunları anlatırlar ve direkt politik filmler yapmazlar (Derviş Zaim’in birkaç filmi ve Yeşim Ustaoğlu hariç). 90’lı yıllarda Türkiye Sineması bitmiş durumdadır. Amerikan filmleri almış başını gitmiştir. O yıllardan sonra başarılı bir senaryo yazıp film çekmek meseledir. Bir tarafta Türkiye’nin oldukça hareketli siyasal koşulları, faili meçhuller, katliamlar ve daha nicesi; diğer tarafta Amerikan filmleri, pop müzik, eğlence programları. 2000’lerden sonra sinema yine yukarda saydığımız ve yenisi eklenen yönetmenlerle az çok ilerlerken, özellikle Kürt Sineması güçlenmeye başlamıştır. Gerek kısa filmlerle, gerek uzun metrajlarla, gerek belgesellerle… Bu yapımlar maalesef ki hep acıyı anlatmıştır, tıpkı gerçekte olduğu gibi. Ama daha çok basit komediler, gişe filmleri çekilmiştir, izleyicinin sinema algısını sığlaştırmıştır.

Sıkıyönetim - État de siègeBugünden sonra sinema sermayenin bu kadar elindeyken, iyi filmler nasıl çekilecek, insanlara nasıl ulaştırılacak? En zor dönemlerde bile filmler çekilmiştir; ancak AVM’lerle dolu, maddi desteğin verilmediği, kendi içinde (hiç değilse Yeşilçam gibi) bir sistemi olmayan dönemde film çekmek daha da zorlamıştır. Daha senaryoyu yazarken bile “bu film izleyiciye nasıl ulaşacak” sorusu sorulmaktadır. Bunlar gerçeklerdir ancak karamsar olmamak gerekiyor. “Başka Sinema” gibi etkinliklerdir olması gereken. AVM’lere karşı, sistemin pahalı sinemalarına karşı alternatif gösterimlerdir. İnternet bunun için en güzel mecradır. Gösterimden önce en önemlisi senaryolardır. Gezi Direnişi’nden sonra mizah ve mücadele algısı değişti. Dünü iyi tahlil ederken, bugünü iyi analiz ederek, yüzümüzü geleceğe dönmeliyiz. Umutsuzluğa karşı umudu, kaybedilmişliğe karşı mücadeleyi, faşizmin pişkinliğine karşı mizahı görmeliyiz filmlerde. Senarist-yönetmen de, seyirci de bunu isterse önünde engel yoktur. Türkiye Siyasal Tarihi dolu ve karışık olduğundan, sürekli değişkenlik gösterdiğinden, darbeler gördüğünden dolayı sineması da tek bir yazı da incelenemez, tek bir konu üzerinden tartışılamaz. Eksiğiyle fazlasıyla özetle başlamak gerekiyordu.

Daha çok film izlemeli, üzerine konuşmalı, tartışmalı. Film hayatın kendisidir, her bir karakter bir yaşamdır.

Bu yazının film önerisi de Costa-Gavras’ın 1972 yapımı türkçesi Sıkıyönetim olan État de siège filmi olsun. Darbe koşullarındaki Uruguay’ı anlatan film, en iyi politik filmler arasında yerini alır.

Yorum Yaz

13 − one =