Paylaş

DEVRİMCİ İDEOLOJİLERİN ENGELİ: POSTMODERN FELSEFE

 

 

Asıl hedef Marksizm’dir. Çünkü söz konusu olan şey, yeni bir ideoloji yaratarak, Marx’a karşı burjuvazinin son bir barikat oluşturmasıdır

J.P. Sartre

Giriş

Felsefi görüşler gökten zembille düşmezler. Onları doğuran belirli toplumsal koşullar vardır. Felsefi akımların içeriği ve amacı, toplumdaki öznel ve nesnel koşullarla bağlantılı olarak ele alındığında anlaşılabilir. Bu nedenle postmodern felsefenin sonunun gelip gelmediğini ileri sürebilmek için, bu felsefeyi doğuran koşulların ortadan kalkıp kalkmadığının analiz edilmesi gerekir.

Burada postmodern felsefeyi doğuran toplumsal koşulları bütünüyle analiz edecek değiliz. (Daha önce yayınlanan ‘Postmodernizm ve Nietzsche’nin Gerçek Yüzü’ adlı kitabımda sergilemiştim.) Sadece bazı noktalara kısaca değinip geçeceğim.

Postmodern felsefenin bazı kaynakları şöyle özetlenebilir.

  1. İşçi sınıfı hareketlerinin gücünü yitirmesi, depolitize olması.
  2. Kapitalizmdeki kriz ve çürümenin kötümser felsefelere yol açması.
  3. Çeşitli felsefelerin  (yapısalcılık, pozitivizm, Marksizm vb.) krize girmesi.
  4. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının yarattığı hayal kırıklığı.
  5. Yeni olguların (simülasyon, iletişim teknolojisi vb.) yüzeysel yorumlanması.

Postmodern felsefeyi doğuran koşulların analizi ve postmodern felsefenin sonunun gelip gelmediğinin incelenmesi önemlidir. Ama önce akademik felsefenin böylesi bir analizi ve incelemeyi niçin yapamayacağını ortaya koymak gerekir.

 

Akademik Felsefenin Sefaleti

Bugün üniversitelerde yapılmakta olan akademik felsefenin, çağın ruhunu yakalayacak nitelikte olmadığı açık. Eleştiri, analiz ve öngörüleriyle bir açılım yapabilecek kalitede de görünmüyor.  Felsefe yapabilmek özgür bir bilinci ve özgür bir düşünceyi gerektirir. Akademik felsefecilerin çoğunluğu,  sermaye düzeninin baskısına boyun eğmiş durumdadır. Özgür bir bilinç ortamında olmadıklarından gerçekçi tahlillerde bulunmaktan uzaktalar. Özgür bir bilince sahip olmaktan çok, felsefe bölümü başkanı olmak için didinirler. Hani bir söz vardır: ‘Küçüklerin büyüklük taslaması kadar tehlikeli bir şey yoktur.’ Büyük filozoflar dururken, felsefeye katkısı olmayan filozofları büyümesi, akademik felsefenin en önemli sorunlarından biridir.

hiçlikAkademik felsefenin konumu, esas olarak egemen sınıfların tutumu tarafından koşullandırılmıştır. Egemen sınıf burjuvazisinin gerçeklik ve özgür düşünceyle ilgisi oldukça sınırlıdır. Tam tersine burjuvazi, hayatın her alanında (bilim, felsefe, sanat vb.) özgür düşünceye karşı konumdadır. Sermaye düzeninin baskısına boyun eğmiş olan akademik felsefe, felsefeyi toplumsal koşullardan soyutlayarak ele almak zorundadır. Önceleri kendisi de Genç-Hegelci olan Marx, Genç-Hegelciler’den koptuktan sonra, düşünceler ile o düşünceleri doğuran maddi koşulları dikkate almayan Genç-Hegelciler için şöyle demişti: ‘Bu filozoflardan hiçbiri, Alman felsefesi ile Alman gerçeği arasındaki bağın, kendi eleştirileri ile kendi maddi ortamları arasındaki bağın ne olduğunu kendi kendine sormayı düşünmedi.’

Akademik felsefe, bir felsefi akımın sonunun gelip gelmediğini analiz etme yeteneğinde değildir. ‘Şu veya bu felsefe akımı niçin ortaya çıktı’, ‘felsefi görüşleri ortaya çıkaran koşullar nedir’ gibi sorulara önem vermez.  Zaten akademik felsefenin kendisi sermaye düzeninin özgür düşünce üzerindeki baskısının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bugün akademik felsefe, kendini toplumsal gerçeklerden koparmış durumdadır. Esasında akademik felsefe, toplumsal sorunlardan kopuşun sonucu olarak gündeme gelmişti. Kapitalizmin akademik felsefe üzerindeki etkisi şöyle ifade edilebilir: Sosyolojik ve ekonomik, politik analizlerden kaçan akademik felsefe, kendini kültür ve dil alanına hapsetmiştir. Kısaca akademik felsefe, felsefenin özünden kopmuştur.

Akademik felsefe, tek boyutlu bir felsefe anlayışına kendini hapsetmiştir: ‘Bu felsefe ne diyor’ sorusuna önem verirken,  söz konusu felsefeyi doğuran koşulları incelemeyi değerli bulmaz. Akademik dünyadaki felsefecilerin çoğunluğu, ‘postmodern felsefesinin sonu mu’ sorusunu sor(a)mazlar. Bunu sormadıklarını kullandıkları dilden anlayabiliyoruz, birçok akademik felsefecinin diline dikkat edilirse bulanık, soyut ve anlaşılmazdır. Yüzeyselliklerini gizlemek için, derin görünmeye gayret ederler. ‘Derin gözükmek için sularını bulandırırlar.’

Genel olarak felsefenin amacı farklı biçimlerde ifade edilebilir. Bir görüş felsefenin amacını şöyle tarif etmektedir: ‘Felsefenin amacı bulduğu biçimiyle deneyimi yorumlamaktır; onu anlamaya, anlaşılır kılmaya, verili olana kesin sorular getirmeye ve bunları yanıtlamaya çalışır.’ (Frank Thilly).  Oysa Marx’a göre felsefenin amacı dünyayı değiştirmektir. Çünkü dünyayı değiştirmek isteyenler, verili gerçekliği bütünlüğü içinde ve çok boyutlu olarak anlamaya ve yorumlamaya çalışırlar. Felsefede radikal olmak,  düşüncelerin kökenlerini kavramaktır. Düşüncelerin kökenlerini kavramaya çalışanlar, felsefeyi ilerletebilirler. Akademik felsefe, düşüncelerin kökenine ilgi duymaz.

Postmodern Felsefe İle Hesaplaşmak

Bu satırların yazarı, postmodern felsefeyle ilgilendikçe, postmodern felsefeyle hesaplaşmak gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Postmodern düşüncenin ‘kazanımlarını’ dikkate alarak, postmodern felsefe ile hesaplaşma gerekliliği için birçok neden gösterilebilir. Ama sadece 5 nedene kısaca değinmekle yetineceğim.

  1. Postmodern felsefe,  toplumsal bilimler alanında enerji kaybına yol açmaktadır. Hem de toplumsal bilimlerde krizi derinleştirmektedir.
  2. Postmodern felsefe, toplumsal gerçeklikten kaçmaktadır. Dolayısıyla gerçekliğin eleştirel analizini gizler.
  3. Gerçekliği gizlemeye yardım eden öznel ve kültürel olgulara sığınır.
  4. Postmodern felsefe,  bir dönem ‘fakültelerin kraliçesi’ olan felsefeyi devirmeye yönelik bilinçli ve istikrarlı bir çaba göstermekte ve felsefenin özünden kopmaktadır.
  5. Postmodern felsefe, aklımızı verili olgulara hapsetmektedir.
  6. Postmodern felsefe, sol hareketleri politik açıdan güçsüzleştirmektedir.

Postmodern felsefeyle hesaplaşma, postmodern düşüncenin kazanımlarını reddetmek anlamına gelmemeli. Kaba reddiye söz konusu olmamalı.  Postmodern düşünürler ihmal edilmiş alanlara el atarak, dikkatlerimizi yitmeye yüz tutmuş bazı alanlara çekerek, önemli noktalara  (doğa bilimi ve felsefe sorusu, bilgi sorununun yeniden gündeme getirilmesi vb.) parmak basmışlardır. Marksistlere düşen görev, ihmal edilmiş alanları Marksist bakış açısıyla incelemeye çalışmaktır.

Vaktiyle Marx şunları yazmıştı: ‘Radikal olmak şeylerin kökünü kavramaktır.  İnsan için kök insanın kendisidir.’ Postmodernizm, en çok insan ve özne konusundaki karamsarlığıyla gündeme gelir.

Postmodern felsefenin teolojiye açık kapı bırakması rastlantı değildir. Büyük dinler (Hıristiyanlık, İslam ve Yahudilik) genel olarak şu dogmadan hareket ederler: Âdem cennette elmayı ısırarak günah işledi ve Allah’ın yolundan çıktı. Dinlerin anlattığı bu masalın arkasında yatan gerçek düşünce şudur: Tüm toplumsal kötülüklerin nedeni, toplumsal koşullar değil, günah işleyen insanın kendisidir. İnsan günaha girerek, kendi kötü karakterini sergilemiştir. Teoloji, günah işleyen insanı hareket noktası alır. Liberalizm, teolojinin bu dogmasını devralmış, fakat dönüştürmüştür:  Günahkâr insanın yerine, doğası gereği bencil olan insanı geçirmiştir. Postmodern felsefenin, teolojinin ve liberalizmin insan anlayışına karşı bir eleştirisi yoktur. Tam tersine, iki bakış açısını birleştirmeye çalışır. İnsanların tüketim nesnelerinin esiri olduğunu ileri sürer.

Postmodernizm, öznelciliğe mahkûm olmuş bir felsefe olarak, birbirine zıt fikirleri barındıran, belirli bir çizgisi olmayan bir düşünce akımıdır.

 

Postmodernizm ve 1980’li Yıllar

Felsefi görüşler, toplumsal koşullardan soyutlanarak ele alınamaz. Postmodern felsefe daha önceki yapısalcı ve postyapısalcı felsefelerin etkisini yitirmesinden sonra gündeme geldi. Yapısalcılığın ortaya çıkışı konusunda Fransız Marksist’i H. Lefebvre şunları yazıyordu:‘Yapısalcılık, dünya çapında ekonomik, politik güçler, sınıfsal güçler, arasında, sanayi ülkeleriyle azgelişmiş ülkeler arasındaki dengenin ideolojisidir. O statükonun ideolojisidir. Belki bazıları şunu söyler: Yapısalcılık, barış içinde bir arada yaşamanın ve barış koşullarındaki dengenin ideolojisidir. (…) Bu ideoloji esaslı değişimlerden korkan ve şu andaki statükoyu korumak isteyenlerin ideolojisidir. Düzeni ayakta tutmak için modern toplumun yapısıyla meşgul oluyorlar. Çünkü işlerine geliyor.’

H. Lefebvre gibi J.P. Sartre de yapısalcılığın düzeni savunan ve Marksizm’e karşı bir ideoloji olduğuna dikkat çekiyordu.  ‘Marksizm çağımızın aşılamaz felsefesidir’ diyen Sartre,  yapısalcılığın ‘Marksizm’e karşı geliştirilmiş bir ideoloji’ olduğunu ileri sürmüştü. Sartre yapısalcılığın gelişmekte olduğu dönemde şunları söylemişti: ‘Tarihin arkasına gizleniliyor, asıl hedef Marksizm’dir. Çünkü söz konusu olan şey, yeni bir ideoloji yaratarak, Marx’a karşı burjuvazinin son bir barikat oluşturmasıdır.’

Yapısalcılık, postyapısalcılık ve postmodernizm gibi felsefi akımlar belirli toplumsal koşulların ürünüdür. Şematize etmenin sakıncalarına rağmen bu felsefi görüşleri doğuran toplumsal koşullar şöyle açıklanabilir.

Yapısalcılık, bir denge döneminin ideolojisi olarak ortaya çıkmıştı. Üçlü bir dengeden bahsedilebilirdi: Birincisi, Sosyalist blok ile Kapitalist blok arasındaki denge;  2. Kapitalist-emperyalist ilişkilerin içinde burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki denge; 3. Kurtuluş savaşı veren ülkelerle emperyalizm arasındaki denge. Fransız Marksist’i Henri Lefebvre’nin deyişiyle, yapısalcılık,  denge döneminin ideolojisidir, statükocu bir düşüncedir. 

Peki, ama post-yapısalcılık ve postmodern felsefe neyin ürünüdür? Bu konuda şu hipotezi ileri sürüyorum: Post-yapısalcılık, dengenin kapitalizm lehine geliştiği bir geçiş aşamasının ürünüdür. Postmodernizm ise, dengenin kapitalizm lehine olduğu dönemin düşüncesi olarak doğmuştur.

1980’lı yıllar sonrası dönem, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki dengenin burjuvazinin lehine geliştiği dönemdir. Bu dönem Neo-liberalizm dönemidir.  Neo liberalizm, Robert. W. McChesney’in deyişiyle, Ekonomi Politiğin çağımızdaki paradigmasıdır. Noam Chomsky’nin ‘Profit over People’ adlı kitaba önsöz yazan Robert. W. McChesney, Neo-Liberalizm konusunda şunları yazıyor:

Otuzlu yıllarda Faşizm, ‘maskesi olmayan kapitalizm’ olarak adlandırıldı, yani, demokratik hak ve örgütlenmelerden yoksun olan saf kapitalizm. Bu tanımın çok basit bir tanım olduğunu biliyoruz, fakat bu tanım Neo-liberalizm için geçerli bir tanımdır. Neo-Liberalizm gerçekte ‘maskesiz bir kapitalizmdir’, tekellerin güçlü ve saldırgan olduğu, örgütlü bir direnişle karşılaşmadığı bir dönemi temsil eder.

Politik koşulların kendileri için elverişli olduğu bir durumdan faydalanan tekeller, tüm cephelerde kendi etki alanlarını genişletmektedir. Öyle ki demokratik ve diğer muhalif güçlerin yaşaması olanaksız hale gelirken, tekeller kendilerini daha emniyetli durumu getirmektedirler.

Tam da güçlerin böylesi bastırılması olayında görüldüğü gibi, Neo-liberalizm yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda politik ve kültürel bir sistem olarak hareket etmektedir. Burada faşizm ile olan farkı çok açık bir şekilde göze çarpmaktadır. Faşizm, ırkçı ve milliyetçidir, iyi örgütlenmiş sosyal hareketlerden nefret ettiği gibi biçimsel demokrasiden de nefret eder. Buna karşılık Neo-Liberalizm, en iyi biçimsel bir parlamenter demokraside işler, böylesi bir demokrasi de, halkın karar sürecine katılmasını sistemli olarak dışlamaktadır.’

Jameson, postmodernizmi günümüz kapitalizminin ideolojik/felsefi yansıması olarak değerlendirirken şunu ifade ediyordu: Postmodernizm, kapitalizmin yeni bir aşamasına denk düşmektedir. Peki, ama bu yeni aşamanın özelliği nedir?

Bu yeni aşamanın en önemli özelliklerinden biri 1980 sonrası sosyalizmin güç kaybetmiş, işçi sınıfının politik gücünün kırılmış ve sisteme muhalif hareketlerin zayıflamış olmasıdır.   Bir başka deyişle postmodern felsefe,  1980’li yıllarının Neo-Liberalizm gibi, sosyalizmin siyasal olarak yenilgiye uğradığı, ideolojik olarak gücünü kaybettiği bir dönemde gündeme geldi. Bu dönem, sermayenin sınırsız yayılmaya başladığı bir dönemi karakterize eder. Neo-Liberalizm, burjuvazinin siyasal gücünün dorukta, işçi sınıfının siyasal gücünün dibe vurduğu dönemde ortaya çıkmıştır.  Dolayısıyla, Neo-Liberalizm, yalnızca ekonomik bir öğreti değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir teoridir.  İşte postmodernizm, bu koşullarda gelişmiş bir kültürel felsefedir. Bu bakımdan postmodernizmi, Neo-Liberalizmin felsefesi ve kültürü olarak değerlendirmek mümkündür

Sonuç

Bir felsefi akımın sonunun gelip gelmediğini öne sürmek büyük bir iddiadır. Böyle bir iddiayı ileri sürmek kolaydır, ama iddianın doğruluğunu kanıtlamak zordur. Çünkü böyle bir iddianın doğruluğunu göstermek geniş bir çalışma ve araştırmayı gerektirir.  Böyle bir çalışma ise bir kişinin işi değil, daha çok sayıda insanın araştırma ve çalışmasını gerektirir.

Ne var ki tarihsel deneylerin ışığında bazı genellemeler yapmak mümkün görünüyor: Küresel kapitalizmin 2008 bunalımı 1929 bunalımından daha kapsamlı ve daha küreseldir. 1929’daki kapitalist dünya o tarihe kadar karşılaştığı en büyük bir bunalıma girmişti. Gerçi kapitalizm sık sık ekonomik krizler yaşar, ama 1929 bunalımı uzun süren bir bunalımdı. Yatırımlar düşmüş, işsizlik yükselmiş, ücretler alabildiğine aşağı çekilmişti. Sonuçta ekonomik daralma ve küçülme yaşanmıştı.

Keynes, devletin ekonomiye aktif müdahale etmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Devlet; karayolları,  demiryolları, barajlar, eğitim, sağlık vb. alanlara yatırım yapmalıydı. Birçok iktisatçı, Keynesçi politikalar nedeniyle kapitalist dünyanın bunalımı atlattığını ileri sürdü. Oysa kapitalizm bunalımını 2. Dünya Savaşı aracılığıyla çözdü. Kapitalizmin bunalımları genelde devrimlere veya faşizmlere yol açmıştır/açmaktadır.

2008 bunalımı da iki şeyi açığa çıkarmıştır: Birincisi, kapitalizmin bunalımı, neo-liberal teorileri iflasa sürüklemiştir. Devletin müdahalesine karşı çıkan aynı insanlar, şimdi ‘devlet nerde’ diye bağırıyor. İkincisi, pazarın kendi kendini düzenlediği masalı yeniden boşa çıkmıştır.

Kapitalizmin büyük bunalımlarının büyük sorunlar yarattığı tarihsel olarak ortaya çıkmıştır. Bu bunalım da dünyanın çeşitli yerlerinde farklı gelişmelere yol açabilir. Kimi yerlerde devrimci hareketler yükselirken, kimi ülkelerde faşizm türü karşı devrimci hareketler yükselebilir.

Kısaca: 1980’li yıllardan sonra ortaya sürülen Neo-Liberalizm yeniden eleştirilerin hedefi haline gelmiştir. Neo-Liberalizm ideolojik gücünü giderek kaybetmektedir. Ama gerek Neo-Liberalizmi ve gerekse postmodern felsefeyi ayakta tutan şey, bir yanda tekellerin gücüdür; diğer yanda, işçi sınıfı ve diğer muhalif hareketlerin politik güçsüzlüğü de bu felsefelerin ayakta kalmasında önemli işlev görmektedirler. Küresel kriz, Neo-Liberalizmin politik ve kültürel etkisini kıracak olanak sunmaktadır. Postmodern felsefe ve kültürünün etkisinin kırılması, emekçilerin politik eylemliliğine ve politik güç olmalarına bağlıdır. Dolayısıyla güçlü ideolojik ve politik mücadele odaklarının çıktığı oranda Neo-Liberalizm ve postmodern felsefe etkisini yitirecektir. Sosyal sorunlara duyarlı felsefenin yeniden güç kazanması olanaklıdır. Felsefesiz politika kördür, politikasız felsefe ise içeriksizdir.  Önümüzdeki dönem devrimci felsefenin ve devrimci politikaların güçlenmesi açısından olanaklar sunmaktadır. Dönem bu olanaklardan yararlanabilecek ideolojik ve politik bir gücü arıyor. Dönemin en önemli görevi kanımca ideolojik-felsefi ve teorik mücadelenin dozunun artırılmasıdır. Doğru felsefeyle temellendirilemeye politikalar, etkisiz kalmaya mahkûmdur.

KAYNAKÇA

David Harvey, Postmodernliğin Durumu (Çev. Sungur Savran), Metis, İstanbul, 1999

Ernst Gellner, Postmodernizm İslam ve Us (Çev. Bülent Peker), Ümit Yayıncılık, Ankara, 1994

Günter Schiwy, Der Französische Strukturalismus, Rowolt, München, 1970

Henri Lefebvre, Die Einführung in die Modernität, Edition Suhrkamp, Frankfurt, 1978

Jean-Paul Sartre, Marxismus und Existenialismus, Rowolt Taschebuch Verlag, Hamburg, 1970

Stefan Münker/Alexander Roesler, Poststrukturalismus, Verlag J.B. Metzler, Stuttgart, 2000

Steven Best-Douglas Kellner, Postmodern Teori (Çev. Mehmet Küçük), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998

Yorum Yaz

11 + sixteen =