Paylaş

DEVRİME (VE CİZRE’YE) DAİR

 

“In puncto punctii”[1]

Murat Uyurkulak’ın, “Vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi,”[2] notunu düştüğü; Cornelius Castoriadis’ün, “Önce bir tahayyüldür,” dediği devrim, radikal sosyalistlerin indinde güncelliğini yitirmeyen -“olmazsa olmaz”- “Tek yol”dur; dünyayı değiştiren devrimci praksistir; engellenemezdir; gereklidir.

Sadece bu kadar da değil: Egemenlerin kâbusu, ezilenlerin şölenidir; Prometheus’un takipçilerini var eden tarihsel eylemidir; bilimden sanata, beşeri münasebetlerden sosyal hayata, ekonomiden politikaya “ilerleme”nin yegâne sebebidir.

O, Spartaküs’ün ordusu; Paris Komünü barikatındaki umut; 1917 Ekim’i Rusya’sında Kışlık Saray’ın zaptı; Meksika’da Emiliano Zapata’nın isyanı; Mao ile Uzun Yürüyüş; Castro’nun Moncada saldırısı; Ernesto’yu Bolivya götüren enternasyonalist düştür…

ODTÜ stadına zamanında kocaman harflerle yazılmış ve ne yapılırsa yapılsın silinemeyendir.

Bu bağlamda gecenin karanlığına umut saçan bir şarkının nakaratıdır; aydınlık bir sabahın bembeyaz ışığıdır; elin kolun bağlanmışken, ayağa kalkmaktır; çölde açan isyancı papatyadır devrim.

Zulüm karşısında yığınları harekete geçiren öfkeli iradenin eseridir; ve eskiyi reddetmek, yeniyi oluşturmakken; elbette umuttur ve yaratıcı yıkımdır.

Ancak, yaşanarak yapılan devrim; en beklenmedik anda gelir ve kaybedecek şeyi olmayanların eseri; bozkırı tutuşturan kıvılcımdır; evrimin “d”eli kardeşidir devrim.

Orhan Kotan’ın, “asi karargâhların uğultusudur// ey günahkâr dünyanın yüz akı/ sevdalıyım sana,” notunu düştüğü devrim hakikât yolunda aşk ile koşmaktır; bütün aşkların toplamıdır; doğayı ve hayatı sarsacak saattir; umudun diğer adıdır.

Var olan sömürü düzenini yıkarak, yeni bir eşitlik-özgürlük ikilimi yaratma eylemi olarak devrim, köklü değişimdir. Tam da bunun için F. Nietzsche’ye göre, “Bir nevi kıyamettir”!

Demiştim, bir kez daha tekrarlayayım: Devrim, daima günceldir ve her anında olmazsa olmazdır.

Onun -artık!- güncel ve tek yol olmadığı yalanına sarılan iltihaplı liberal beyinler tarafından içi boşaltılmak istenen devrim; her ne kadar kapitalistler tarafından çeşitli renklere boyanıp içi boşaltılmaya çalışılsa da esas rengi olan “kızıl”ı hep koruya gelmiştir…

* * * * *

Devrim, hayali ve ideası olan, toptan değişimdir; toplumsal düzenin daha iyi duruma getirilmesi için halk tarafından yapılan değişikliktir; hayal kurma cesaretiyle var edilen kolektivite, toplumsal değişim sürecidir; Yani kökten yapısal dönüştürücü/ değişimdir.

Sürdürülemez kapitalist anlamsızlıktan, saçmalıktan anlam çıkarma, “imkânsız” denilenin var etme cüreti olan devrimin sınıflı-sömürücü iktidara karşı kalkışması, aynı zamanda belleğin unutuşa karşı savaşımıdır.

Karl Marx’ın felsefesine göre, “11. Tez”inden yola çıkılarak, dünyayı değiştirme düşüncesinin eyleme dökülmüş hâlidir devrim(ci praksis), iktisadi, politik, sosyolojik ve kültürel olarak bir sınıfın başka bir sınıfı devirmesidir.

Evet, kuşkusuz devirmektir; aynı zamanda da yaratmak için yok etmektir; kitle hâlindeki bir toplumsal hareketin başlatılmasının söz konusu olduğu, varolan bir rejimi şiddet kullanımı sonucunda başarıyla yıkarak yeni bir hükümet biçimi oluşturan bir politik değişme sürecidir.

“Hayata Dönüş” barbarlığında yakılan Hacer Arıkan’ın,  “Devrim yaptığımızda her şey güzel olacak, çünkü ben devrime güzelliğimi verdim,” kararlılığıyla yıkılan düzenin son parçasını da yok etmek için umutsuzluğa düşmeden, geri dönmeden iktidardaki sınıfla üretim tarzının değişimidir.

Devrim, hem determinist (belirlenimci) hem de voluntarist(iradeci)’dir. Bu düalite diyalektik bir bütün oluşturur. Devrimin olabilmesi için maddi temelin varlığı şarttır. Üretici güçler devrim için gerekli olan bir seviyede olursa ancak, devrim gerçekleşebilir. Ne ki, devrimin zaferi için üretici güçlerin belli bir seviyede olması, objektif şartların olgunlaşmış olması yetmez. Devrimin zaferi için ihtilâlci inisiyatif de gerekli ve kaçınılmazdır. Tam da bunun için devrim voluntaristtir.

Devrim bir üretim tarzından bir ileri üretim tarzına geçişken; her devrimin ana meselesi iktidar olduğu bir an dahi unutulmadan eklenmelidir: Sürekli devrim politik iktidarın ele geçirilmesi, halk katılımı, doğrudan demokrasidir.

Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.

Sunay Akın’ın, “temiz kalan tek yerdir devrim// zorbalara direnmektir devrim// içinde yaşamaktır devrim// gece ışıklar arasında koşmaktır devrim// kağıt bir gemidir devrim/ bütün gemiler/ hurdaya çıksa da sonunda/ taşıdığı özgürlük şiiriyle/ batmadan yüzer nicedir/ dünya sularında/ kim bilir kaç yunus görmüş/ kaç Deniz Gezmiş,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan devrim, mülksüzleştiren egemen/ yönetici sınıfın, mülksüzleştirilenler tarafından ilgası için ezilenlerin iktidara zorla el koyması; bir üretim aşamasından bir diğerine geçilmesidir.

* * * * *

Simone Weil’in, “Bugünlerde devrimi son zamanlardaki gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunların çözümü olarak değil de, bizi o sorunları çözme yükümlülüğünden kurtaracak bir mucize olarak görüyoruz,” notunu düştüğü devrim, her şeyin bir çırpıda olması, akşamdan sabaha tüm düzenin değişmesi demek değildir. Devrimciler, toplumsal dönüşümün uzun bir süreç olduğunu, herkesten çok daha iyi bilirler. İşçi sınıfı devrimcileri toplumsal altüst oluşun, yani binlerce yıllık sınıflı toplum pisliğinin bir çırpıda ortadan kalkmasını bilirler.

Ayrıca bir avuç insan tarafından değil, öncüsüyle kitleler tarafından yapılan devrim; kendiliğinden/ kitlesel olarak başlayan bir hareket olmakla birlikte, harekete katılanların merkezi biçimde organize olabileceği bir devrimci örgüt olmadan başarıya ulaşmaz.

Devrim yapılmaz devrim olunur ancak; Ursula K. le Guin’in, “Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir,” deyişindeki üzere!

Toplumun temel ekonomik ve toplumsal ilişkilerinin, ya da hâkim olan siyasi kurumlarının, ya da her ikisinin birden altüst olması veya çok köklü bir dönüşüme uğramalarıdır.

Sosyo-ekonomik koşulların geniş halk kitleleri lehine “ani” ve kökten değişimiyle betimlenen devrim, belirli toplumsal güçlere, sınıfa dayanarak gerçekleşir; “kısmen” yapılmaz, eğer kısmen olursa buna -devrim değil- reform denir.

Devrim ile “darbe”yi aynı şey zannedenler, ulusal solcular/ Kemalistler iken; devrim, şeklî bir düzen değişimi olmaktan çok yeni bir dünya görüşünün, yeni bir hassasiyetin insan ve toplum planında hâkimiyet kurması ve eskisini tasfiye etmesidir. Eğer yeni bir dünya görüşü üretilememişse devrimden bahsetmek mümkün değilken; devrimci hedeflere devrimci araçlarla erişilir.

Tam da bu noktada “Devrimci olduğunu söyleyip devrimci gibi davranmayanlar soytarıdan başka bir şey değildir,” vurgusuyla ekler Ernesto Che Guevara: “Silahsız devrim mi? İşte bu mümkün değil”!

Tarihsel gelişmenin ve değişimin motoru üretici güçlerdir. Üretici güçlerdeki her gelişme, toplumsal ilişkileri de etkiler, değiştirir; toplumdaki maddi ilişkilerde de bir değişim yaratır. Bu değişim maddi ilişkilerle sınırlı kalmaz. Maddi ilişkilerin değişimi kültür, sanat, eğitim, davranış ve alışkanlıklara varana dek toplumsal yaşamın bütün alanlarında değişime yol açar. Bütün sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalist toplumda da bu gelişme ve değişim, sınıf karşıtlığı temelinde hareket eder. Burjuva toplum dediğimiz bugünkü toplumsal sistem koşullarında ortaya çıkan her gelişme, bu toplumun temelinde yer alan çelişkileri de derinleştirir.

Kolay mı? Sermaye sınıfı bir tarafta zenginliği büyütürken, diğer tarafa da sefaleti aynı ölçüde büyütür. Artık her şey emek sermaye çelişkisinin tezahürü gibidir. Nihayet bir tarafta yozlaşma, çürüme ve soysuzlaşma; öbür tarafta devrimci mücadele ile devrimci bir yaşam…

* * * * *

Kızıldere’de katledilen THKO’lu Cihan Alptekin, “Devrim yapmak hakkımız ve görevimizdir,” derken; eklemişti THKP-C’li Mahir Çayan da, “Kişiliklerinde devrim yapamayanlar, devrimci olamazlar!”

“Neden” mi?

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak”![3]

Bunun için de “Filozoflar şimdiye dek hep dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa asıl olan onu değiştirmektir,” vurgusuyla eklemişti Karl Marx: “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki bir ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri hâline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”[4]

“Devrim, yalnızca yönetici sınıfı devirmenin başka bir yolu olmadığı için değil, fakat aynı zamanda onu deviren sınıf, ancak bir devrim içinde kendisini geçmişin birikmiş pisliklerinden temizleyebileceği ve böylece toplumu yeniden kurabileceği için zorunludur.”[5]

“İnsanlık tarihi bir mücadeledir ama ırklar ya da bireyler değil, sınıflar arasında…”

“Özgürlük mızraklarla ve baltalarla kazanılır; sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil!

“Sosyalizm (…) insanlığın Rönesans’ıdır, kölelikten kurtuluşun gerçek basamağı ve gelecekteki tarihsel evrimin zorunlu konağıdır. Sosyalizm yakın geleceğin kaçınılmaz yolu ve güçlü ilkesidir. Gelgelelim, sosyalizmi taşıdığı bu özellikten ötürü, insanlığın gelişmesinin sonu saymak doğru değildir; çünkü o, insan toplumunun yalnızca yeni bir biçimidir.”

Devrim ve sosyalizm için de Friedrich Engels’in işaret ettiği yol şöyledir: “Emekçi insanlığını ancak burjuvaziye nefret ve isyanla kurtarabilir…” “Mücadeleciliğin ve devrimciliğin kalbi çeliktendir; Acıyabilir ama asla affetmez!”

“Toplumun, son derece zengin küçük bir sınıf ile mülkten yoksun büyük bir ücretliler sınıfına bölünmesi, toplumun üyelerinin büyük bir çoğunluğu aşırı bir yoksulluğa karşı hemen hemen korunmamış, giderek hiç korunmamış durumda iken, o toplumun, kendi ürettiği fazlalığın ağırlığı altında ezilip boğulması sonucunu verir. Bu durum, her geçen gün daha saçma, daha gereksiz olmaktadır. Bu duruma son verilmelidir, verilebilir. Bugünkü sınıf farklılıklarının ortadan kalkmış olacağı ve -belki biraz sıkıntılı ama herhâlde ahlâk bakımından çok yararlı kısa bir geçiş döneminden sonra- toplumun bütün bireylerinin, daha şimdiden zaten varolan muazzam üretici güçlerinin planlı olarak kullanılması ve genişletilmesi sayesinde ve herkes için zorunlu ve eşit çalışma ile, yaşamdan zevk alma, gelişme ve bedenin ve usun bütün yeteneklerini işletebilme araç ve olanaklarından herkesin eşit bir biçimde ve durmadan artan bir bolluk içinde yararlanabileceği yeni bir toplum düzeni olanaklıdır.”[6]

“Bu baylar (anti-otoriterler) hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında? Devrim, her hâlde olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir bölümünün, tüfek, süngü, top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki bölümüne zorla kabul ettirdiği bir eylemdir…

Ve “Reformcu sosyalizm ölüyor ve Fransız sosyalisti Paul Golay’ın deyimiyle yeni doğan sosyalizm ‘devrimci, uzlaşmaz ve isyancı olacaktır’,”[7] uyarısıyla V. İ. Lenin de der ki: “Gerçekten Marksist açıdan devrim nedir? Yeni üretim ilişkilerine uygun düşmeyen ve bu ilişkilerin iflasına yol açtığı eskimiş siyasal üst yapının, belli bir anda, zor yoluyla yıkılmasıdır.”

“Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle XX. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: Devrim olabilmesi için sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu gibi yaşamanın olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez. Devrimin olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti yürütemez duruma düşmeleri gerekir. Ancak aşağıdakilerin, eski tarzda yaşamak istemedikleri ve yukarıdakilerin de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki, devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka şekilde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır. Böylece bir devrimin olabilmesi için; ilkönce, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren, siyasi bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları ve devrim uğruna hayatlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka, yönetici sınıfların, en geri yığınları bile siyasi hayata sürükleyen, hükümeti zayıf düşüren ve devrimcilerin onu devirmesini mümkün kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması gerekir (her gerçek devrimi belirleyen şey, o zamana kadar bilinçsiz olan, ezilen emekçi yığınlar arasında siyasi mücadeleye atılmaya hazır insan sayısının hızla on misline ve belki de yüz misline yükselmesidir).”[8]

“Proletarya diktatörlüğünün sosyalistler tarafından anlaşılmamasının esas sebebi sınıf mücadelesi fikrini sonuna kadar götürmemelerdir.”

“Bir devrimin başarısı, kadının ona hangi ölçüde katıldığına bağlıdır.”

“Ezilenler ile ezenlerin, sömürülenler ile sömürenlerin ‘eşitliği’ olamaz, yoktur ve olmayacaktır.”

“Devrim ezilenlerin şölenidir.”

Nihayet Mao Zedong’un, “Devrim, bir sınıfın diğerini alaşağı ettiği bir şiddet hareketidir”; Che Guevara’nın, “Devrim, elmanın olgunlaştığı zaman düşmesi değildir. Düşürmen gerekir”; John Holloway’ın, “Devrim, canavarın kalbine saplanan tek bir hançer darbesiyle değil; bin tane arının sokmasıyla olacaktır. Ve o arılar bizleriz”; Georges Politzer’in, “Sosyalizm, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir”; Yevgeni Zamyatin’in, “Devrim her yerde, her şeydedir. Sınırsızdır. En son devrim, en son sayı yoktur. Toplumsal devrim sınırsız sayıdaki sayılardan yalnızca biridir; devrim yasası toplumsal bir yasa değil, çok daha büyük bir yasadır… Devrim yasası kızıldır, ateşlidir, ölümcüldür; ancak bu ölüm yeni yaşamın, yeni bir yıldızın doğması anlamına gelir,”[9] betimlemeleriyle devrim Can Yücel’in dizesiyle  “en uzun koşu”dur ve “Her çöpçü/ Devrimci olmasa bile her/ Devrimci biraz da çöpçüdür./ Çöpe boğulmuş düzenleri/ tarihin çöplüğüne doğru/ süpürdükleri için.”

* * * * *

Bu çerçevede devrim, “yeni insan”dır; bir hayat tarzıdır; eşitlik ve özgürlüktür; yenilikçi, köktenci, eleştirel, cüretkâr özellikleriyle yıkıcı yaratıcılık eylemdir.

Hilmi Yavuz’a göre, “bir gülün açılması devrimdir.”

“Quod hodie non est, cras erit/ Bugün olmayan, yarın olur,” diyen ve Platon’un “Adversus necessitatem ne dii quidem resistunt/ Kaçınılmaza karşı tanrılar bile güçsüz,” uyarısını anımsatan devrim fikrinin sürekliliği devrimin kendisi kadar önemlidir.

Bazen halkın desteğiyle beraber yapılan, bazen de halka rağmen sürdürülen devrimin zorunluluğu, kesintisizliği yanında sürekli kusursuzlaştırılması zorunluluğudur.

Devrimde, “yasal”lık aranmaz; zira devrim başlı başına meşrudur; haklıdır; devrimin gereksinim duyduğu sadece halk desteğidir; kararlı katılımdır.

“Devirmek”tir; adaletsiz olanı yıkmaktır; öteyi düşünmek ve yaratmaktır; “şiddetsiz” devrim(ler) yoktur (reformlar ise vardır elbet)!

Evet devirmekten gelir; yavaşça geçiş, değişim değildir; kökten değişimdir. Önce var olan sistem devrilir ve yerine yenisi getirilir. Sürece ihtiyacı yoktur, saniyeler içinde bile gerçekleşebilir. Bu yüzden etkilenecek kişileri alıştırmak ya da yeni sisteme uyum sağlamasını sağlamak epey zor olur.

En özlü ve en değerli dersleri veren devrim sırasında, milyonlarca ve on milyonlarca insan, her hafta, olağan, uyuşuk bir yaşam yılındakinden daha çok şey öğrenir. Çünkü bütün bir halkın yaşamındaki sert bir dönüm noktası sırasında, çeşitli toplumsal sınıfların izledikleri erekler, ellerinde bulunan güçler ve eylem araçları ayrı bir açıklıkla görülür.

İktidar ezenlerden alıp, devleti sönümlendirerek, iktidarsızlaşmanın yolunu açan devrimin iki motor gücü eşitlik ve özgürlüktür.

Bu ise iktidarı fethetmeden, ezenlerden gaspetmeden mümkün değildir.

Eski toplumsal yapının bütün kurumlarının baştan aşağı değiştirilmesidir.

Devrim, yanlış olanı değiştirme eylemidir; bir savaştır; savaşmak demektir. 

* * * * *

Evet, devrim ezilenler/ sömürülenler/ horlananlar/ mağdurlar için “Conditio sine qua non/ Olmazsa olmaz şart” iken kimi “umutsuz”/ vazgeçmiş/ dönekler için de imkânsızdır! (Malum “Biçmesini bilmeyenin orağı kördür,” der bir Çerkes atasözü!)

“Luctor et emergo/ Mücadele ediyorum ve başaracağım” haykırışıyla imkânsızı isteyen gerçekçiliğiyle devrim; uğruna Cizre’nin göze aldıkları, yaptıkları ve ödediği bedeldir bir yerde!

Bunu Diyarbakır Barosu’su Başkanı Tahir Elçi’nin 21 Eylül 2015’de açıklandığı, ‘Cizre Sokağa Çıkma Yasağı Yaşanan Olaylar İnceleme Raporu’ndan;[10] “Cizre’de Hayatını Kaybedenlerin Ölüm Şekli”ne[11] dair beyanlardan; MAZLUM-DER’in ‘Cizre Olayları Gözlem Raporu’ndaki (12 Eylül 2015) ‘Yaşamını Yitirenlerle İlgili Bilgiler’den görebiliriz!

Özetin özeti: Cizre’ye giden DİSK Başkanı Kani Beko’nun, “Operasyonları yapanlar hızını alamamış, sokaklardaki kedileri, havadaki güvercinleri de vurmuşlar,”[12] bilgisini aktardığı tabloda Cizre, Zilan’dır, Dersim’dir, Halepçe’dir, Roboskî’dir; 12 yaşında bedeninden 13 kurşun çıkarılan Uğur’dur, Ceylan’dır; paramparça olmuş, yol üzerine düşmüş altı aylık bebeklerdir…

Silopi, Varto, Yüksekova, Şemdinli, Lice, Silvan, Sur ve Cizre’de devlet katliam yaptı; milliyetçilik, şovenizm azdırıldı; ırkçılar işbaşındaydı!

Hiçbir insanı ve hukuki kural tanımayan; kendi kanunlarını dahi tanımayan; yasalarını hiçe sayan kapitalist düzen(sizliğ)in Saray darbesi, Kenan Evren’i aratmazken; Cizre, 35 günlük bebekten 80 yaşındaki yurttaşın katledildiği noktaya geldi!

Cizre’de bunlar yaşanırken Türkiye’de ise Kürtler, devrimciler saldırılara uğramaktadır. Doğrudan emniyet destekli bu gruplar Kayseri’de, Mersin’de Kürt illerine giden otobüsleri taşlarken, Kağıthane’de annesiyle Kürtçe konuşan 21 yaşındaki genci öldürdü; Kırşehir’de Diyarbakırlı kebapçının dükkânını yağmalandı, Alanya’da Ataşehir’de ve birçok yerde HDP parti binaları yakmış/ kullanılmaz hâle getirildi!

120 bin kişinin yaşadığı Cizre’de egemenlerin vicdanların sızlamadığını; ağzı burnu kırılmış bir çocuğun kanlar içinde, sırtına Türk bayrağı giydirilmiş hâlini; HDP il ve ilçe binalarına yapılan saldırıları, linç, kundaklama ve tabela indirmelerde para-militerlerin erişemediği yerde polisin göstericiye omuz vererek kundaklamalara yardımcı olma görüntülerini; devletin kolluk güçlerinin, halkın güvenliğini esas alan bir hukukun parçası olmadığını; Cizre fotoğraflarında sabit olduğu üzere top mermisi deliklerini, evlerin duvarlarında çatılarında havan deliklerini; Kürt halkının evini, işyerini, dükkânını, arabasını yakmaya giden, Kürtçe konuştuğu için sokakta gençleri bıçaklayan ve Kürt işçisini döven ve ona Atatürk büstünü öptürerek en büyük zafer kazandıklarını sanan “Vatansever Türkleri”; “Halkımızın can ve mal güvenliğinin sağlanması için!” diye başlayan ve panzerlerin, “Bu gece son geceniz!” diye anonslar yaparak dolaştığını, “Hepiniz Ermenisiniz!” diye haykırdığını; Cizre’nin Gazze’den farklı olmadığını; sürekli “Teslim olun!” anonsları karşısında Cizreli bir kadının, “Niye teslim olacağız, evimizde oturuyoruz, 400 milletvekili vermedik diye mi teslim olalım. Bunun için kusura bakmayın vermeyeceğiz,” diyen dik duruşunu; devlet gerçeği ile halk direncinin ne olduğunu gördük!

“Bu devlet hepimizin devleti” mi dediniz?! “Bu vatan hepimizin vatanı” mı dediniz?! O hâlde neden bir devlet kendi bakanını tecrit etmeye, kendi vatanını fethetmeye çalışmaktadır? Sanki devlet sömürgeci fethedilen de sömürgedir!

Bugünün muktedirleri. Kürdistan’ı, Kürdistan halkı için cehenneme çevirmeye, bu savaş uygulamaları ve provaları ile halkı sindirmeye çalışanlar, şunu hiçbir zaman için unutmayın ve geçmişte yaptığınız insanlık dışı soykırımlara, katliamlara bakın.

“Ermeni Soykırımı, Şeyh Said, Dersim, Zilan, Ağrı, Maraş, Sivas, Gazi, Roboskî, Suruç ve daha nice katliamları yaptınız. Halkları yok edebildiniz mi?

Suruç katliamı ile başlayan sürecin önemli bir kilometre taşıdır Cizre; orada terör yok savaş vardı!

Tanık ve tarafız, bir halk diliyle, kültürüyle, fiziksel varlığıyla yok edilmek istendi Cizre’de!

Bunun üzerine Cizre’de insanlığa ders niteliğinde yeni bir direniş boy verirken; Demirci Kawa’lardan Koçgiri’ye oradan Zilan’a Dersim’e, Diyarbakır Zindanları’ndan bugüne uzanan bir direniş meşalesidir; ‘Saraylara Savaş Halklara Barış’ çığlığı oldu Cizre!

Oradaki direniş ruhu zalimlerin sonunu getirecektir!

Çünkü KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu’nun ifadesiyle, “Cizre’deki direniş Kobanê direnişini de aşan bir durumdur… Cizîr kurtuluş devriminin öncüsüdür”![13]

* * * * *

Diyeceklerimi tamamlıyorum!

Oktay Rifat’ın dizeleri hatırlatmıştı hepimize, “Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,/ Boğazımda düğümleniyorsa lokma,/ Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa/ Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,/ Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,/ Denize bile iştahsız bakıyorsam,/ Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,” diye neyin ne olduğunu ve eklemişti James Baldwin:

“Belki de bütün sıkıntılarımızın kaynağı, yani insanlığın sıkıntılarının; belki de sahip olduğumuz tek hakikât olan ölüm gerçeğini reddetmek uğruna yaşamlarımızdaki bütün güzellikleri feda edecek ve kendimizi totemlere, tabulara, haçlara, kurbanlara, kilise çanlarına, camilere, ırklara, ordulara, bayraklara, uluslara hapsedecek olmamızdır…”

Ve uyarmıştı Che Guevara, “Bir devrimci, başkasına atılan tokadı kendi yüzünde hissedendir”!

Ve haykırmıştı kurşuna dizilmeden önce FKP’li Paul Camphin: “Bizim ardımızdan ağlamamalısınız, mücadele bayrağını hep daha, daha yükseklere çıkarmalısınız; öcümüzü alacaksınız yoldaşlar. Şan olsun ardımızdan gelen sizlere, hepinize; ölenler ve daha ölecek olanlar size teşekkür ediyor. Fransa’nın çocukları özgür ve mutlu olsunlar diye yakında şu yirmi bir yıllık küçük hayatımı geride bırakacağım; partimin davasına ihanet etmedim, dudaklarımda gülümseme, hançeremde şarkılarla gidiyorum; ölüm beni korkutmuyor. Elveda partizan çetelerinden yoldaşlar; elveda genç yoldaşlar! Elveda benim güzel partim! Elveda benim güzel ülkem! Ölecek olan sizleri selamlıyor”!

Böylesine bir kararlılık, vicdan, dik duruş, bilinçken anlatmaya çalıştıklarım; bir kez daha tekrarlayayım: “devrim batmayan bir gemidir/ çünkü çok deniz gezmiştir”.

Devrimcilik tohumunun düştüğü bir topraktan koparılamazken; O, bir anlamda önceki düzene (kapitalizme) verilen adil bir cezadır!

Kolay mı? “Bir gün gelecek, yoksulların zenginlerden başka yiyecek bir şeyi kalmayacak” o güne devrim denecekken; “biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya/ sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya/ anamız çay demliyor ya güzel günlere/ sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa/ sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız/ bu, böyle gidecek demek değil bu işler/ biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz/ ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/ işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz,” diye haykırması boşuna değildir Cemal Süreyya’nın!

Evet, “imkânsız” denileni, alt üst olan bir zaman diliminde gerçekleştirmekten başka bir şey olmayan devrim; genel olarak insanların yaşam şartlarını daha iyi duruma getirmek için yapılan eylem olarak bilinse de, çok daha derin bir manası da mevcuttur: İnsan(lık)ın insanal özüne dönüşü gibi…

Diyeceklerimi noktalıyorum!

Ahmet Telli’nin, “Acının bağrından/ mavi bir çelik gibi fışkıran öfke/ dünyayı değiştirecektir mutlaka/ Yeni hayat kendini yeniden yaratacaktır/ ona sahip çıkan ellerde/ ve bu yüzden öfke/ sevda gibidir kimilerinde/

Yüreğinin pas tutmakta olan kıvrımları/ sarsılsın bir an öfkenin gök gürültüsüyle/ beyninin her hücresi bir gerilla gibi/ kuşansın pusatlarını ve sokağa çıksın/ ve bir hançer gibi saplansın/ puştlukların ihanetlerin bağrına/ Bak o zaman nasıl bitecek yanlışlar/ ve cehennemleşen yalnızlığın/ Sevdalar duman olmayacak o zaman/ Hüznün isyan olmuştur çünkü/ Hüznün isyan olmalıdır,” dizeleri eşliğinde “İnsanların kanatları yok./ İnsanların kanatları yüreklerinde,” vurgusu eşliğinde; tüm devrimcilere seslenir Nâzım usta:

“Ve güneş doğarken/ hiç umut yok mu?/ Umut, umut, umut…/ Umut insanda…”

 

4 Ekim 2015 15:10:54, Ankara.

 

N O T L A R

[1] “En önemli olan.”

[2] Murat Uyurkulak, Tol: Bir İntikam Romanı, Ayrıntı Yay., 2002, s.11.

[3] Ursula K. le Guin, Mülksüzler, Çev: Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yay., 1999.

[4] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1970.

[5] Karl Marx- Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1999.

[6] Friedrich Engels (Londra, 30 Nisan 1891), Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye/ Ücret, Fiyat ve Kâr, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2012… kitabının giriş kısmı.

[7] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1992.

[8] V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, Çev: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı, 2010.

[9] Yevgeni Zamyatin, Biz, Çev: Füsun Tülek, Ayrıntı Yay., 2000.

[10] Haluk Özdalga, “Cizre Raporu ve Kamuoyundan Saklananlar”, Zaman, 30 Eylül 2015… http://www.zaman.com.tr/yorum_cizre-raporu-ve-kamuoyundan-saklananlar_2319065.html

[11] “Yüreğiniz Kanayacak… Cizre’de Kim, Nasıl Öldü… İlk Kez Ortaya Çıktı!”, Taraf, 18 Eylül 2015… http://www.taraf.com.tr/guncel-haber/yureginiz-kanayacak-cizrede-kim-nasil-oldu-ilk-kez-ortaya-cikti/

[12] Mustafa Çakır, “Cizre’de Kedileri de Vurmuşlar”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.8.

[13] Mustafa Karasu, “Cizîr Kurtuluş Devriminin Öncüsüdür”, Gündem, 16 Eylül 2015, s.9.

 

Yorum Yaz

9 − two =