Paylaş

Dünyanın Tüm Çiçekleri

29 Ağustos 1955'te, Kıbrıs için Londra Konferansı düzenlenir. "Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır" rüzgârları esmektedir. İşte tam bu sıralarda 6 Eylül 1955'te Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evin bombalandığı haberi gelir. İstanbul Ekspres gazetesi akşam baskısı yaparak olayı sansasyonel bir biçimde duyurur. İstanbul'da gösteri yapan küçük kalabalıklar ortaya çıkar. Gösteriler farklı yerlerde ama aynı anda başlamıştır. Bombalama olayını protesto etmek için "Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti" Taksim meydanında bir miting düzenler. Miting sonrası kalabalıklar Beyoğlu'na yürüyüşe geçer.

Rumlara ait gayrimenkuller kırılıp dökülür, içleri yağmalanır. İnsanlar dışarı atılıp dövülür. İstanbul’un bütün semtlerinde ve İzmir'de aynı anda başlamıştır olaylar. Balıklı Rum Kilisesi papazının başına sopa ile vurularak öldürülür. Adalar'da kadınlar saldırıya uğrar. Rum mezarlıkları açılır, tahrip edilir, kemikler mezarlardan fırlatılıp atılır. Tertip, büyük bir yağma harekâtına dönüşmüştür. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Beyoğlu'na da gördükleri karşısında "Galiba dozu kaçırdık" der.

Kıyımın bilançosu resmi bilgilere göre şöyledir: 3 Rum ölmüştür, sayısız yaralı vardır. 73 Kilise, bir Havra, sekiz Ayazma, iki Manastır, 3 bin 584'ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 gayrimenkul yakılmış ve yıkılmıştır. Olayların İzmir'deki sonuçları; beş dükkân ve 14 evin yakılması, Yunan Pavyonu ve Yunan Konsolosluğu'nun ateşe verilmesi şeklindedir.

Olaylar 7 Eylül sabahına kadar sürer. 7 Eylül günü İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilir. Ve İstanbul'da her zamanki 'şüpheliler' listesinden 45 'komünist' olayların sorumlusu olarak tutuklanır. Olayları bu 'servet düşmanı komünistler çıkarmıştır. Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Kemkal Tahir gibi o zamanın 'solcu' aydınları vardır.

Bugün 6/7 Eylül olaylarının Demokrat Parti'nin onayı ile Özel Harp Dairesi, yani Türk Gladiosu tarafından çıkarıldığı bilinmektedir. Gazeteci Fatih Güllapoğlu, Özel Harp Dairesi Başkanlığın yapmış eski bir kontrgerillacı generalin kendisine "6/7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenme idi" dediğini aktarmaktadır. Atatürk'ün evini bombalama işini ise Oktay Engin isimli bir öğrenci tarafından yapıldığı çok önceleri açığa çıkmıştır. Oktay Engin, daha sonraki yıllarda MİT'te görev almış biridir. Ve 1992 yılının Nevşehir Valisidir. 6/7 Eylül çapul ve yağma hareketi, faşizmin yoksulları maniple etmesinin çarpıcı örneklerinden biriydi. Yağmalanan yalnızca evler ve işyerleri değil, kardeşlik de oldu. İstanbul'un renklerinden biri, bir daha geri gelmemek üzere soldu. O güzelim mozaik tamamen yok oldu. Soruna noktayı 1964 yılında İsmet İnönü hükümeti koydu. Geri kalan Rumların tüm mallarına el konuldu ve sınır dışı edildi.

loksandra6/7 Eylül olaylarını yeniden anımsarken, size Belge Yayınevi'nin Marenostrum Dizisi'nde yayımlanan iki kitaptan söz edeceğim. Yazarı eski bir İstanbullu; Maria Yordanidu. Kendi öyküsünü anlatıyor aslında. Ama Frango Karaoğlan'ın da belirttiği gibi "Eski İstanbul insanının romanı bu". Bizler resmi tarihten kurtulup bu eski İstanbul'u öğrenmeye bir türlü fırsat bulamadık. Öykü iki cepheden anlatılmalı aslında. Ama bize ne kendi öykümüz anlatıldı ne de başkalarınınki… Hep el yordamıyla öğrenmeye çalıştık. Yazar da kitabını 'unutmaya' karşı yazmış, "Loksandra"nın girişinde, yaşadıklarından söz edip; "Şimdi bütün bunlar geçmişte kaldı ve o cağın üzerini unutkanlık otları örtmeye başladı bile. Bunun için oturup yazıyorum. Ömrümün sonbaharını yaşamaktayım ve bildiğim şu birkaç şeyi beraberimde mezara götürmek istemiyorum" diyor.

Loksandra, hayat dolu bir İstanbullu Rum kadının ve ailesinin öyküsü. Ama dediğimiz gibi bizi asıl ilgilendiren, bin sekizyüzlü yılların ortalarından Birinci Paylaşım Savaşı sonuna dek İstanbul'un renkleri. İki İstanbul var. Bir arada değil, yan yana ve kardeşçe yaşıyorlar. Yönetenlerden hep birlikte korkuyorlar. O devirlerin İstanbul'unun daha çok 'Rum' renkler taşıdığı anlaşılıyor. Pera, yani bugünkü Beyoğlu, Galata, İstavroz Sokağı (bugünkü Galatasaray) ve Tatavla (bugünkü Kurtuluş), sonra Loksandra'nın semti Bakırköy… "Taş döşemeli dar sokaklar, hapishane kapılarına benzeyen ağır ve sağlam kapıları ile küçük ahşap evler. Kafesli pencereler, yalnızlık. Çarşılarda bacak bacak üstüne atmış rahatça oturan Anadolulu tüccarlar ve önlerinde malları: Fildişi, kehribar ve sedef, ipekli kumaşlar, Hindistan'dan getirilmiş Lahor şalları, pahalı baharatlar ve Paçuli kokan hava. "Ayasofya ve çevresini Loksandra'nın kocası Dimitri'nin ağzından böyle anlatıyor yazar. "Camilerin çevresinde bağdaş kurmuş, güneşlenen Türkler, suları durmadan akan büyük çeşmeler, konuşan kumrular" diyor Dimitro. "Burada oturan Avrupalı yoktu: Türklük vardı. İstavroz sokağında ise Türk yok: Rumluk vardı."

Karışmadan ama bir arada ve kardeşçe:"O devirde İstanbul, Anadolu ve Avrupa kıyılarında yayılmış insanları, şehirlisi ve köylüsü ile bir harman yeriydi. Her şehrin, her semtin, her köyün kendine has bir özelliği vardı. Ve buralarda, çoğunlukta olan nüfusun gelenek ve görenekleri hüküm sürerdi." boğazın Avrupa yakasında çoğunlukla Rumlar ve Avrupa asıllı kişiler otururmuş. Nega Rema, Tarabya ve Büyükdere'nin Avrupa'dan farkı yokmuş. Asya yakasında Müslümanlar ve onların hayat tarzı egemenmiş. Haliç'te Fener, Rumların düşünce merkeziymiş. Bugünkü Kurtuluş, o zamanki Tatavla, emekçi Rum halkın yaşadığı ve onların yaşam tarzlarının damgasını taşıyan bir yermiş.

Maria Yordanidu'nun anlattığı Loksandra'nın, İstanbul romanlarında anlatılan Müslüman bir Anadolu kadınından daha farklı bir 'ev hali' yok aslında. Kilerler, yüklükler, oturma odaları, hünkârbeğendiler, yoğurtlu kebaplar da farklı değil pek. Farklı olan dinsel geleneklerden kaynaklanan şeyler. Loksandra, yüreği derin sevgi ve şefkat dolu, iyimser bir Anadolu kadını. Çocukları, üvey çocukları, yeğenleri ve mahallelisi ile birlikte yaşıyor. Onun hayatını da değiştiren savaşlar ve kapitalistleşme, tıpkı Müslüman halktan diğerleri gibi.

"Milletin İstanbul'da politikaya aldırdığı yoktu. Çünkü sultanlar öyle de olsa, böyle de olsa istediklerini yapıyor, millete sormuyorlardı. Rumlar oldukça imtiyaz sahibiydiler. Bir yandan Rusya'nın ve Gladstone'un yardımıyla, öbür yandan kendi beceriklilikleriyle normal bir hayat sürüyorlar, toprağı işleyerek zenginleşiyorlardı" diyor yazar. "Askerlik yapmıyorlardı, çünkü Türkler onlara silah vermekten çekiniyorlardı. Ülkenin iç bölgelerine gidip gelmedikleri, Türklerle alış-verişleri olmadığı, rüşvet vermesini bildikleri için işler yolunda gidiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Abdülhamit'in bakı yönetimi altında Türklerin Rumlardan daha çok özgürlüğe sahip oldukları söylenemezdi. Bu yüzden bütün azınlıklar birbirleri ile uyum içinde yaşıyorlardı. Kafalarını kızdıran ve onları kışkırtan olmadığı sürece Loksanda'nın fukara yumurtacı ve ağırbaşlı bekçi ile paylaşamayacağı ne vardı?"

Loksandra'nın yatak koyac ak yüklüklü, kilerli, avlulu yaşantısı, İstavroz sokağında bir apartmana taşınmalarıyla değişir. Apartmana taşınmak bir sınıf atlamadır. Geleneksel günlerin sonu. Ve savaşlar, 1897 Yunan savaşı, '98 Rus harbi, Ermeni ayaklanması, ardından kıyım. "Nasıl ki İstanbul'un sütçüleri Slav, balıkçıları Ermeni, fırıncıları taşralı idiyse, oduncuları da Kürt'tü" diyor yazar."… Ermenilerin ayaklandıklarını ve Sultan Abdülhamit’in halkı kışkırtarak, Kürdistan'dan getirdiği baltalı Kürtlere Ermenileri kırdırttığını, bütün bunları nereden bilsindi Loksandra?" "Loksandra yavaş yavaş iskemlenin üstüne çıkıyor, bakınca bir de ne görsün; Kürt'ün biri elindeki baltayla karşı komşu Mösyö Artin'in kapısını kırmaya çalışıyor!"

Anadolu Rumlarının amele taburlarına çağrılarak askere alınması 1915 sonrasıdır. İstanbul Rumları ise savaştan sonra Yunanistan'a gitmeye başlıyorlar. Bir bölümü ise savaş öncesi. Fakat uluslaşma sürecine girmiş iki halkın; Ermeni ve Türklerin kavgası daha önce başlıyor. Çok sevdiği İstanbul'da yaşamın hep değişmeden süreceğini, Tatavla'nın Balıklı Kilisesi'nin, mezarlığın, Ayazma'nın eskiden olduğu gibi var olacağını sanan Loksandra ilk kez yanıldığını görüyor. Sucu Hüseyin'in, yumurtacı Mustafa'nın, bekçi Mehmet'in olaylara katılıp katılmadığını düşünmeye başlıyor. Leblebiciye, ciğerciye, bekçiye, yumurtacıya olaylara katılıp katılmadıklarını soruyor. Katılmadıklarını söylüyorlar. Leblebici "Vah! Vah! Vah!" diyor, "Yanlış oldu."

Vurgulu bölümler orjinal metinde Türkçe olan kelimeler. Tıpkı 'yanlış oldu' gibi… Yok olan hayatlar için ne kadar da basit iki sözcük… Tıpkı Anadolu'dan giden diğerlerine; Egelilere, Pontus’lulara yapıldığı gibi İstanbul'dan gidenlere de iyi davranmıyorlar Yunanlılar. Ülkelerinden kalkıp 'anavatan' belledikleri topraklara gidenleş hoş karşılanmıyor o topraklarda.

Loksandra, o acımasız Birinci Paylaşım Savaşı başlamadan kendi topraklarında ölüyor. Kızı Klio Hanım için daha önce Pire'ye göçmüşler, ama oralarda kalmaya dayanamayıp İstanbul'a geri dönmüşlerdir. İkinci kitap, Birinci Savaş'ın sonunda İstanbul'dan savrulan yazarın ve annesinin öyküsüdür: "Çılgın Kuşlar Gibi."çılgın kuşlar gibi

Loksandra, yazarın büyük annesidir. Savaş, aileyi Rusya'dan Yunanistan'a, oradan Güney Afrika'ya kadar her yere savurur. Yazar, yani kitapta Anna, çalışmak için Mısır'a İskenderiye'ye gider. Renkli bir yaşamdır onunkisi, genç yaşta Ekin Devrimi'ne şahit olur, Mısır Komünist Partisi'nin kuruluşunda oradadır. Ama talan edilmiş ömürler bırakan bir savaş ve dağılma yaşanmıştır. "Milleti çılgın kuşlara çevirdiler kahrolasıcalar" der Klio hanım "Çılgın kuşlara." Bir yandan savaşı başlatan Kayzer Wilhelm'den, diğer yandan kızını Rusya'ya götüren Fransız gelinlerden söz etmektedir o.

Anna İskenderiye'de iken; Yunanlıların "Küçük Asya felikati" dedikleri olay gerçekleşir. Yunan ordusu, Anadolu'da bozguna uğrar. Fetih amaçlı sefere çıkanlar, mültecileri suçlamaya girişler. Çünkü süreç içinde yaklaşık 2 milyon insan Yunanistan'a geçer. Egeliler, Pontuslular, İç Anadolu'nun Kayseri'nin, Konya'nın Rumları yarımadaya gelirler. Yazar, Anadolu Rumlarının kendilerine verilen beş-altı metre karelik barakaları bile minyatür bir evele çevirme becerisine sahip olduklarını iddia eder. Yunanistan'a yeni bir yaşam biçimi taşıdıkları apaçıktır. Kırpıntı kumaştan kilim dokumasını, duvar ve taş işçiliğini, terzilikteki maharetlerini ve yeme-içme alışkanlıklarını oraya taşırlar. "Attika'nın gökyüzüne o güne kadar bilinmeyen, ilk mülteci şiş kebabının yanık kokusu yükseliyor, hızla her tarafa yayılıp bütün Yunanistan'ı kaplıyor. Çünkü ucuz ve pratik." "Bu cacık dedikleri de neymiş canım. Harika! Parmaklarını yalarsın." pastırma, peynirli pide, poğaça… "Yunan dili kabullenip benimsediği yeni kelimelerle zenginleşti. Yerliler peynirliden, imambayıldıdan, musakka, aşure, tavukgöğsü ve ekmek kadayıfından bahsetmeye başladılar."

Bu değişiklikler yazara olduğu gibi herkese hoş gelmedi. Bu yüzden yazar "Yerliler niçin onlara karşı çıkıyorlardı? Uğradıkları felaketin, sokağa düşmenin ve şimdi karınlarını doyurmak için başkalarının yanında iş aramak zorunda kalmalarının suçlusu onlar mıydı?" diye sorar. Göç, Yunanistan'ın demografik ve sosyal yapısında değişikliklere yol açmış, yaşam alışkanlıklarından müziğe dek pek çok farklılık yaratmıştır. Ama 'Küçük Asya'dan gelenler 'yabancı' sayılmaya devam etmiştir. Bu, yazarın kendisi için yaptığı bir saptamada da ortaya çıkar. "Anna nereye giderse gitsin herkes onun yabancı olduğunu anlıyordu. Yunanlılar onu İngiliz, İngilizler Rus, Ruslar ise Allah bilir ne sanıyorlardı."

Çılgın Kuşlar Gibi, yeni bir emperyalist çılgınlığın; İkinci Dünya Savaşı'nın arifesinde sona erer. Anadolu'dan kopup gelenleri bir de iç savaş süreci beklemektedir. 6/7 Eylül olaylarının bu yıldönümünde yeni kıyımlardan ve yoksunluklardan kaçmak, öğrenmek ve değiştirmekten geçiyor. Tanımak ve bilmek 'öteki'nin, yabancının olmadığı bir dünyanın yollarını açıyor. Anadolu'nun yok olan renklerini, solan çiçeklerini yeniden açtırmak çok zor. Ama canlılığını koruyanları bir kardeş bahçesinde yeniden açtırmak gerekiyor. Tıpkı dünyanın tüm çiçekleri gibi…

 

 

Yorum Yaz

3 × 2 =