Paylaş

FARENİN SULTANLIĞI

Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, çocuklar çelik çomak oynarken sarayın bahçesinde… Kazmanın biri bir kazma vurdu toprağa… Karanlığında kurtulan tohum fırladı gitti balığa… Ben hiç durur muyum, ben de arkasından koştum. O kaçtı ben kovaladım, o kovaladı ben kaçtım; derken ne çok uzak ne de çok yakın bir ülkede yakaladım onu. Bu ülke masallarda olagelenin aksine Kaf Dağının ardında olmadığı gibi başı pare pare duman olan dağların kucak açtığı rengârenk çiçekleri büyüten, bulutların üzerinden süzüm süzüm süzülüp gelen kuşların su taşıdığı bir ülke de değilmiş. Bu ülkenin insanlarına akıl sır erdirilemezmiş. Hiçbir işi doğru dürüst yapamadıkları gibi bir de ne zaman başları derde girse hemen bir kurtarıcı, gözü pek bir kahraman ararlarmış. Bir türlü kendi başlarının çaresine bakmayı öğrenememişler. Oysa biraz düşünseler, biraz çaba gösterseler bütün zorlukların üstesinden gelebilirlermiş. Fakat kimse kendini yormak istemezmiş. Bazen biri çıkıp gelin dertlerimize bir çare arayalım, bir derman bulalım dese diğerleri “ Sen kimsin ki bizi kurtaracaksın, bizim sultanımız var, o bize yeter.” diyerek yol göstereni sustururlarmış. Bundan dolayı da başları bir dertten bir derde girer dururmuş.

İşte, ne uzak ne de yakın olan bu ülkede kim sultan olmuşsa har vurup harman savurmuş. Yediği önünde, yemediği arkasında gününü gün etmiş. Yalnız kendisi böyle yapsa kimsenin pek ses çıkaracağı yokmuş ama kendisiyle beraber eşine, dostuna, çevresindeki soytarılara, kendisini çok sevdiğini söyleyen hizmetkârlarına ve daha nice tanıdığına yedirir içirirmiş.  Bal tutan parmağını yalar derler ya parmak yalamak şurada kalsın adeta tüm gövdesiyle bal kazanının içine düşmüşler gibi yiyip içiyorlarmış.  Hal böyle olunca da devletin hazinesi hep tam takır olurmuş. Sultan ve adamları işin kolayına başvurup öşürcüleri salarlarmış köylere. Öşürcüler fakir köylünün topal keçisinden kör tavuğuna, taşlı tarlasından boz çayırına varıncaya kadar bulabildikleri her şeyden vergi alırmış.  Bu durum dayanılır gibi değilmiş.  Herkes bu durumdan şikâyetçi olmasına karşın kimse sesini çıkarmaya cesaret edemezmiş. Sultanın vadesinin dolup ölmesini beklerlermiş. Yerine gelen belki iyi biri olur da sıkıntılardan kurtulur, rahat yaşarız diye düşünüyorlarmış. Ama ne gezer, gelen gideni hep aratır olmuş. Masal bu ya, bu ülkenin sultanları da hep çok yaşarmış. Ben diyeyim seksen siz deyin yüz yıl…

Ülkenin halkı, bir gün başka diyarlarda sultan seçimi için halkın bir araya gelip kararlar aldığını ve kendi sultanını kendisinin seçtiğini duymuşlar. Duymasına duymuşlar ama gel gör ki kimse cesaret edip de duyduklarını başkasına söyleyememiş. Öylesine korku içinde yaşıyorlarmış ki, duyduklarını kendilerinden bile gizlemişler. Herkes yerin kulağı, suyun sesi var aman ben bildiğimi kendimden bile saklayayım ki başıma bir hal gelmesin diyerek susmuş. Bu dert öyle bir hal almış ki dayanamayanlar varıp dertlerini kör kuyulara, kara taşlara, kurumuş ağaçlara anlatmışlar. Ne yapsak, nasıl etsek ki şu işe bir çare bulsak, bir araya gelsek kendi sultanımızı kendimiz seçsek de bizi güzel güzel yönetse diye için için söylenmişler. Derken günlerden bir gün ülkeyi yöneten sultan hastalanmış. Eli ayağı tutamaz, sesi soluğu çıkamaz olmuş. Eliyle yemeğini bile yiyemez hale gelmiş. Saraydakiler kendileri için iyi olmayacağını bildiklerinden, sultanın hastalığını herkesten saklamış. Fakat sultanın durumu gün geçtikçe perişan bir hal alıyormuş. Sultan, her şeye rağmen çevresindekileri her gün yatağının başına toplayıp, kendince emirler yağdırıyormuş. Kimsenin sultanı dinlediği yokmuş. Hastalık ilerledikçe sultanın her bir tarafında irinli yaralar çıkmış, yatağı bile kokar olmuş. Sultanın durumu karşısında etrafındakiler birbirlerine düşmüşler. Herkes elde avuçta kalandan pay kapma derdindeymiş. Çünkü yeni sultan gelirse kendilerini saraydan kovacaklarını biliyorlarmış. Ülke öyle bir hal almış ki kimin eli kimin cebinde belli değilmiş.

İşte tam o günlerde sultan ölmüş. Kargaşa o kadar büyükmüş ki sultanın öldüğü kimsenin umurunda bile değilmiş. Bir an önce sultanı gömüp ondan kurtulmuşlar. O güne kadar bildiğini kendisinden bile saklayanlar, fırsat bu fırsat diyerek ortalığa dökülmüş ve “ Yeni sultanı biz seçeceğiz, yeni sultanı biz seçeceğiz.” diyerek bağırmaya başlamış. El ele, kol kola, omuz omuza veren halk, yeni sultan kim olsun diye kara kara düşünmeye başlamış. İçlerinden biri buldum diye bağırmış. “Biz insanlardan çok çektik. Artık insandan sultan seçmeyelim. Bizim evde yaşayan fareyi sultan yapalım. O, ülkeyi yönetirken biz de rahat rahat yaşar gideriz.” demiş. Bu fikir çok taraftar bulmuş. Evdeki deliğinde, sessiz sakin yaşayan fareyi getirip, allayıp pullayarak sarayın tahtına oturtmuşlar.

Fare tahta oturduktan sonra hem çok korktuğundan hem de yaşadıklarına inanamadığından önceleri ne yapacağını şaşırmış. Pek çok işte eli ayağı birbirine dolaşır olmuş. O da önceki sultanlar gibi çevresindekilere danışıyor, onların dediklerini yapıyormuş. Böyle olunca fareyi sultan seçtirenler halden çok memnun kalmışlar. “Baksanıza ülkeyi ne güzel yönetiyor. Herkes ile konuşuyor. Eskiler öyle miydi, hep kendi bildiklerini yaparlardı. Böyle sultan bulunmaz. Biz bunu bulduğumuza ne kadar sevinsek azdır.” deyip duruyorlarmış.

Gel gör ki fare bir zaman sonra tahta alışmış. Tahta alıştıkça hal ve hareketleri değişmeye, kendini pek bir beğenmeye başlamış. Pek belli etmese de koskoca ülkenin sultanı olduğuma göre artık her kararı kendim verebilirim diye düşünüyormuş. “ Akıllıyım, bilgiliyim, üstelik eşim benzerim de yok. Baksanıza insanlar bile benim büyüklüğüme ve iş bilirliğime güveniyor.” diyerek kendisini dev aynasında görmeye başlamış. Böbürlendikçe böbürlenmiş, kibirlendikçe kibirlenmiş. Hatta günü gelsin ben ülkemin sınırlarını taa uzak diyarlara kadar genişleteceğim diye hayaller bile kurmaya başlamış. Kendisini korumak için de kırlardaki tarla farelerine, şehirdeki lağım farelerine haberler salmış. Tez elden yönettiğim ülkeye gelin, el birliği yapalım, ordular kuralım, ben sizin de sultanınız olayım ve şu insanlardan hepinizin intikamını alayım demiş. Fareler devir bize geçti, ne yapsak kardır deyip yola çıkmışlar. Yola çıkmadan önce de her sesi duyabilmek için kulaklarını temizlemişler, dişlerini bileyip sivriltmişler, hatta gözlerine perde inenler Kaftanlı Cerraha gidip gözlerini açtırmış. Sultan, fareleri kuş sütünün dahi eksik olmadığı sofralarda bir güzel ağırlamış. Bol yiyeceğin keyfini süren fareler sultanın etrafında adeta kenetlenmişler.

Bu arada sultan insanlara güvenmediği için her önemli işin başına bir fare yerleştirmiş. Ben işini iyi yapanları seçiyorum diyerek insanları kandırıyormuş. İnsanlar da gördüklerini görmezden, duyduklarını duymazdan geliyorlarmış. Sultan Fare bir yandan da farelere “ aman çoğalın sayımız insanların sayısından fazlalaşsın ki ülkenin hepsi bizim olsun” diyormuş. Farelerde öyle çabuk çoğalmışlar ki ülkenin her yanını işgal etmişler. İnsanlar kendi keyiflerinin peşindeymiş. Onlara göre sultanın dünyada eşi benzeri yokmuş. Biri sultanla ilgili bir şey söylemeye kalksa hemen onu susturuyorlarmış.

Gel zaman git zaman günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları, yıllar yılları kovalamış. Sultan, artık kimseye bir şey sormaz olmuş. Bütün kararları kendi başına vermeye başlamış. Sarayın faytonlarıyla şehri gezerken durmadan emirler yağdırıyormuş. Şu yol böyle yapılacak, bu iş şöyle olacak, şuraya dükkân, buraya hamam, oraya köprü… Her şey benim dediğim gibi olacak demiş ve ülkenin dört bir yanına tellallar gönderip ferman üstüne ferman vermiş. Artık ülkenin her tarafında millet işini gücünü bırakıp sultanın yaptıklarını konuşmaya başlamış.

Fare Sultan’ın çirkin mi çirkin bir kızı varmış. Güzel giysiler giyerek, süslü takılar takarak güzelleşeceğini sanıyormuş. Annesi belki biri görüp beğenir diye kızını sık sık alışverişe gönderiyormuş. Bu kız ne zaman dışarı çıksa hemen emir verilir, çarşılar pazarlar boşaltılırmış. Çünkü sultana göre birisi kızını görürse, kızı nazarlara gelir, bahtı kapanırmış. Eğer birisi kızımın bahtına sebep olursa onun kellesi vurulacak diyormuş. Sultanın kızı dışarı çıkacak denilince şehirdeki herkes adeta saklanacak yer arıyormuş. Böylesi zamanlarda sadece sultanın kızının alışveriş edeceği zengin tüccarların dükkânları açık kalıyormuş. Onlar da sultanın kızını görünce korkudan yerlere kadar eğilerek karşılıyorlarmış.

Büyükler seçtikleri sultandan memnun olmasına memnunlarmış ama ülkenin çocukları bu gidişattan hiç memnun değillermiş. Çünkü sultan şehrin her tarafına hanlar, hamamlar, bedestenler yaptırınca çocuklara oyun oynayacak alan kalmamış. Çelik çomak oynamak isteseler, hanların ve bedestenlerin camları kırılabileceği için izin verilmez, kovulurlarmış.  Kovalamaca oynamak isteseler koşacak boş alan bulamazlarmış. Çarşıda dükkânların arasında oyun oynasalar gürültü ediyorlar diye kovalanırlarmış. Çocuklar da her gün kovulmaktan, kovalanmaktan yorulmuşlar. Bu böyle giderse yakında bizi buralardan kovacaklar, belki de boğazımıza bez tıkayıp bizleri boğacaklar, bu işe tez elden bir çare bulmamız gerekir diye çareler aramaya başlamışlar.

Ülkede bütün bunlar yaşanırken işin başından beri yaşananlardan yalnız çocuklar değil, kediler de rahatsızmış. Bir araya geldiklerinde “Bu böyle gitmez. Biz yüzlerce yıldır insanları farelerden koruduk, rahat uyumaları için gecemizi gündüze katıp nöbet tuttuk. Fareler biz varız diye ahırlara, samanlıklara ve evlerin en karanlık köşelerindeki deliklere saklanırlardı.  Fakat bu insanların yaptıklarına bir türlü akıl erdiremedik. Sultanlık bizim hakkımız ama insanlar götürüp sultanlık mührünü farelere verdiler. O zaman biz başımızın çaresine bakalım” diye dert yakınırlarmış.

Kediler yaşananlardan rahatsız olmasına rahatsızlarmış fakat onlar da kendi aralarında bir türlü anlaşamazlarmış. Ala kedi kara kediye, kara kedi boz kediye kin tutarmış. Hangisi konuşsa bu işin dermanı bende, en iyisini ben bilirim diye övünürmüş. Ala kedi bir şey söylese, kara kedi “Senin hangi renk olduğun bile belli değil, sen konuşma” derken kara kedi konuşsa boz kedi “Sen çok karasın susta biz konuşalım” dermiş. Bir araya gelip ortak hareket edemeyince her biri kendi başına Fare Sultana kafa tutmaya çalışmış. Ama sultan olacakları tahmin ettiğinden, kendisini korumak için fare ordusunun yanında köpeklerden de bir ordu kurmuş. Hangi kedi ses çıkarsa sultan köpeklerini toplayıp “Kim bu kedileri kırarsa en büyük kemiği ona veririm.” dermiş. Kemik lafını duyan köpekler her fırsatta kedilere saldırıp onları perişan ederlermiş. Kediler bunca kötülüğe rağmen bir türlü iş birliği yapamamışlar. İş birliği şöyle dursun sultanın yaptıklarından diğer kedileri sorumlu tutarlarmış. Böylece hem kendi kendilerini kandırırlarmış hem de sultanın işini kolaylaştırırlarmış.

Derken yavru kedilerden biri diğer yavruları çevresine toplamış. “Büyüklerimiz bir araya gelip bizi bunlardan kurtaramayacaklar, gelin biz bir araya gelip kendi kendimizi kurtaralım.  Çocuklar da bu durumdan çok rahatsız. Geçenlerde toplanmış gizli gizli konuşuyorlardı. Onların da oyun oynayacak yerleri kalmamış, onlar da sultan ile adamlarından çok rahatsızlar. Çocuklarla işbirliği yaparsak biz bu sultanı tez elden tahttan indiririz. Yoksa gün gelecek bu sultan hepimizi kendisine köle edecek. Görüyorsunuz daha düne kadar duvarın deliğinden kafasını çıkarmaya cesaret edemeyen ancak gecenin karanlığında ortaya çıkıp ortalığa saçılmış ekmek kırıntılarıyla karnını doyuran fareler başımıza sultan kesildi. Farelerden ordular, köpeklerden bekçiler oluşturarak hayatımızı karartmaya çalışıyorlar. Bizler bekledikçe daha başımıza nice haller gelir.” demiş ve çocuklarla işbirliği yapmayı önermiş. Yavru kediler gidip çocuklara niyetlerini anlatmışlar. Kendilerinin de amacının aynı olduğunu belirterek, gelin birlik olalım ve sultanın sarayını başına yıkalım demişler. Çocuklar önce kedilerin kendilerini kandırıyor olmasından korkmuşlar ve bunu da yavru kedilere söylemişler. Yavru kediler çocukları inandırmak için “Kim ki hainlik düşünüyor bütün ömrünce avdan mahrum kalsın, gözü av görmesin” diyerek en büyük yeminleri etmişler. Kediler yemin edince çocuklar onlara inanmış ve işbirliği kararı almışlar. Günlerce düşünmüşler, danışmışlar sonunda sultanın sarayını ateşe vermeye karar vermişler. Bunun için çocuklardan ve yavru kedilerden birer elçi seçmişler. Elçiler, sultanın huzuruna varıp “Sultanım kargalardan aldığımız habere göre bu kış çok soğuk olacak, çok kar yağacakmış. İzin verirseniz biz de size hizmet etmek isteriz. Üşümemeniz için sarayınızın bahçesini odunla dolduralım ki kışın bol bol ısının. Nede olsa sultanımızsın.” demişler. Kendisine çok güvenen Fare Sultan, bunlar da bana boyun eğdiler, demek ki benden büyük sultan yok diye çok sevinmiş. Sarayına çekilip keyif sürdürmeye, esip gürlemeye devam etmiş.

Yavru kediler ile çocuklar gece gündüz demeden sarayın çevresine odun yığmışlar. Odun yığınları sarayın duvarlarının yüksekliğini aşmış. Artık beklenen gün gelmiş. Çocuklar ile yavru kediler rüzgârlı bir günde odun yığınlarını ateşe vermişler. Ortalığı ateş sarınca sultan ne yapsam nereye kaçsam diye çığlık çığlığa bağırmaya başlamış. Yanına düşen bir közden sıçrayan kor sultanın kuyruğunu yakmış. Canı yanan sultan öyle bir çığlık atmış ki onu duyanların ödü kopmuş.  Sultan Farenin korkup bağırdığını gören diğer fareler saraydan kaçmak için deliklere doğru koşmaya başlamışlar. Ne çare ki ateş dört bir yanı sarmış. Şaşkınlıktan duvar deliği diye ateşin içine kaçan Sultan Fare yanmış kül olmuş.  Yangın sarayı da yakıp kül etmiş.

Böylece çocuklar ile yavru kediler muradına ermiş.

Sultanın ve sarayının yandığını duyan insanlar koşup gelmişler. Hemen biz de zaten bu sultandan kurtulmak istiyorduk demeye başlamışlar. Bütün amaçları sarayın kemiklerinden beslenmek olan köpekler durumun kendi aleyhlerine olduğunu görünce hemen insanlara doğru koşup ayaklarının dibine yatarak kuyruk sallamaya başlamış.

Derler ki çocuklar ve yavru kediler, o hem uzak hem yakın ülkede bir daha kimsenin sultan seçilmesine izin vermemişler. Bizim aklımız bize yeter, sultanların canı cehenneme diyerek ülkeyi birlikte yönetmişler.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Kötülükler de girsin yerin dibine.

 

 

Yorum Yaz

thirteen − two =