Paylaş

GILGAMIŞ’TAN YAŞAR KEMAL’E GERÇEK DESTANLAR VE BARIŞ

Büyük bir destanı var insanlığın. Yedi kıtada, dört iklimde, çağlar boyunca, kesintisiz süren bir serüveni yani. Yaşananlardan bilince yol aldıran kervanları var insanların. Yazılıyor tarihin o meşum kitabının sayfalarına.

Bir de Gılgamış Destanı₁ var insanlığın. Tarihteki ilk yazılı destan unvanına sahip. Milattan önceye, 2500'lü yıllara dayanan ve Mezopotamya’da ortaya çıkan en ünlü belgesi insanlığın. Sırf bilinen bu haliyle bile tüyleri ürperten bir destan kendisi: Gök tanrısı Anu'nun, kendisini çok beğenen kral Gılgamış'ı öldürmesi için, yarı vahşi bir yaratık olan Enkidu’yu üzerine salması ile başlar destan… Enkidu ile Gılgamış arasındaki savaşta Gılgamış üstün gelir. Fakat Enkidu'yu öldürmez Gılgamış, tersine onun ehlileştirilmesine katkı sağlar. Daha sonra Enkidu, Gılgamış’ın en yakın dostu olur. Bu, bir nevi insanlık tarihinin ilk barışıdır: Savaşın anlamsızlaşması ile herkese yararlı olabilecek bir barışın yaşanabileceği anlatılır.

Tabletlerin devamında ise destanın nasıl sonuçlandığı yazılıdır. O bölümlerde, Enkidu'nun öldüğünü okuruz: Gılgamış’ın Enkidu için yaktığı ağıtı, düzenlediği görkemli cenaze törenini, sonunda da Enkidu’nun ölüler dünyasına göçtüğünü… Dostunu yitirdiği için çılgına döner Gılgamış, kendisinin de bir gün öleceği gerçeği ile yüzleşir, paniğe kapılır. Ölüme meydan okumak için ölümsüzlük otunun peşine düşer. Başından geçen maceralardan sonra bulur otu. Fakat destanın insanlar için en üzücü bölümü burada başlar. Çünkü Gılgamış, ölümsüzlük otunu yemeye fırsat bulamadan yorgunluğa yenik düşer, uykuya daldığı anda ise otu bir yılana kaptırır. Gılgamış hüsran içinde ülkesine döner ve ölümsüzlüğü aramaktan vazgeçer. Ancak yaşadığı kente döndüğünde kös kös oturmaz; kendisini ifade eden büyük anıtlar yapar. Sonra, insanlık tarihinin o en muhteşem keşfini bulur: Ölümsüzlüğü elde edebilmenin, adını yaşatarak mümkün olduğunu anlar…

MADDENİN/YAŞAMIN BİLİNCİ

Marx ve Engels, bundan 150 yıl önce, bütün tarihin ilk temel şartını "yaşamak" olarak ileri sürdü. Yani insanların "tarih yazabilmeleri" için, önce onu yaşamaları gerekti. Şöyle dediler: "İnsan maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirirken gerçek varoluşlarıyla birlikte düşüncelerini ve düşüncelerinin ürünlerini de değiştirir. Hayat bilinççe belirlenmez, bilinç hayatça belirlenir."₂ Onlar, kendi tarihlerini diyalektik materyalizm olarak insanlığa armağan ettiler. Şimdi o armağanın ışığında dünyayı anlıyor, yorumluyor ve yeni destanlar yazıyor insanlık.

İşte, Gılgamış destanından Yaşar Kemal edebiyatına kurulan köprüdür yaşamın bilinci. Biri insanlığın ölümsüzlüğü için heykeller bırakırken dünümüze; diğeri yine insanlığın ölümsüzlüğü için romanlar, destanlar, öyküler, şiirler, röportajlar bıraktı bugünümüze ve yarınımıza.

YAŞAR KEMAL EDEBİYATI: İNSANIN GİZEMİNE VARMA ÇABASI

Yaşar Kemal edebiyatı, yalnız onun kaleminden dökülenleri okumak için değil, onun yaşam hocalığı için de başucu haline gelebilecek eserleri içeriyor. "Benim maceram insanın gizemine varmak içindi," derken, bulduğu "o gizemi" yazının tüm dalları ile insanlığa sundu. Onlar artık gerçek sayfalar olarak tarihe geçmiş bulunuyor:

Akranları olan yazarlar, çağdaş burjuva koşullarına duydukları hayranlıklarını yazarken, büyük usta; bir halk edebiyatçısı olduğunu İnce Memed'den yana taraf olarak anlatmıştı. Kimdi İnce Memed? Halkına dost, düşmana amansız… Zalim karşısında boyun eğmeyen bir civan. Kapitalist dünya, ilk kanlı savaşından çıkmış, milyonlarca insan o vahşiliğe kurban gitmişken yine de ille de "Ulus Devlet" türküsü tutturanların yanında olmamıştı Yaşar Kemal. Ülkeye kapitalist modeli taklit etmeye çalışanlara, kapitalizmin köylüyü nasıl perişan ettiğini, aç açıkta bıraktığını kendi manifestosu ile anlatmıştı/ anlatıyor.

Gazi Paşa’nın has adamı, milletvekili Arif Saim’de cisimleşenlerin soyguncu Ali Saip’ler olarak insan içinde yaşadığını bildirmişti/ bugün hala bildiriyor cumhura.

Çoğulcu bir yazardı Yaşar Kemal. Resmi tarih belgelerinin köşe bucak sakladığı, devletin tarih kitaplarının ise "millileşme" saplantısı ile çarpıttığı olayların insanlarını; Rumları, Ermenileri yazan sayılı insanlardandı. Onların zorunlu göçten kurtulma çabalarını, mallarının yağmasını, o yağmalardan oluşan Türk zenginliğini, toprağa dökülen kanın sıcaklığını; kanatları perdesiz pencerelerden gösterendi/ göstermeye devam ediyor.

Cumhuriyetin, mollaların din sömürüsüyle halkı soymasına göz yumduğunu, Alevi dedesinin ise saz çalmasına yasak getirdiğini duyurmuştu sağır kulaklara… Hala duyuruyor.

Ağrı Dağı Efsanesi'nde Gülbahar ile Memo'nun aşkının gerçekliğini düşürmüştü sevdalı yüreklere. Çıkarsız aşkların mümkünlüğünü hala o efsanede anlatıyor.

Kaçağa çıkmak nedir, kehribar sarısı tütüne heves etmek dünyanın hangi hazzının adıdır bir bir öğretmeye ve anlatmaya devam ediyor…

YAŞAR KEMAL'İN BARIŞI: EŞŞEK GİBİ YAPACAKLAR

Türkiye'nin demokratikleşme sorunu, Yaşar Kemal'in yaşadığı ömür boyunca gelmeyen barışın da adıdır aslında. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren gerçekleşmesi teoride çok kolay olan ama pratikte henüz yaşanamayan toplumsal barış meselesi, usta kalemin yazıya döktüğü onca öneriye rağmen, devleti yönetenlerin ikiyüzlü yaklaşımları nedeniyle hala ilk kez duyuluyormuş gibi güncelleştirilmeyi bekliyor.

Bu noktada Yaşar Kemal'in tek dilli, tek kültürlü ve devletin diğer tekçi politikalarına karşı duruşunu hatırlamak için, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü töreninde yaptığı konuşmaya bakmakta fayda var. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yine dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın yüzüne yüzüne, tekçi dünyanın peşinden giden politikacılara "Eşşek gibi" benzetmesi ile çıkışıyor Kemal:

"Tek dile kalmış bir dünya hapı yutmuştur. Öyle bir dünya cehennemden daha beterdir. Eşşek gibi bugünkü dünyanın arkasından gitsinler. Rezil olacaklar. Çocuklarına, torunlarına rezil olacaklar. Tarihler bunları rezil edecek. Adam gibi durmasınlar öyle. Bir sonuca varabilmek için doğal yol, yalnız ve yalnız, gerçek bir demokrasiden geçer…. Anadolu'da yaşayan her halk, kendi anadilini kullanacak, kendi anadilinde eğitim görecek, kitaplar yazacak, filmler çekecek. Biz çok kültürlü, toprak olduğumuzun farkına varacağız. Çıkarımızın yasakta değil, özgürlükte olduğunun bilincine varacağız. Ben hiçbir zaman karamsar olmadım. Beni okuyanlar da karamsar olmasınlar."

Gerçek bir toplumsal barışın sağlanması; özürdü, "alacak-verecek" hesaplarınınyasarkemal-dq yapılmasıydı derken nihayetinde farklı kimlik, kültür ve dillerin itibarlarının sağlanması ile mümkün kılınabilir. Anadilinde eğitim görebilmek, Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Lazların… dillerini, edebiyatlarını, kültürlerini yaşatmak ve kendi kimlikleri ile var olabilmek yani o kimlikler ile yaşamın her alanında örgütlenebilmek en temel haklarıdır. Ancak burada o hakkın tanınmasının devletin lütfetmesi ile mümkün olamayacağı yüz yıla yakın zamandır tecrübelenmiş durumda. Sorunu tespit edip kenara çekilmek ile de olmuyor. Eğer halklar kendi tarihlerinin yalnızca bir izleyicisi olarak konumlanırlarsa, özgürlüğün de romantik bir kavram olarak kâğıt üzerinde kalması trajik bir biçimde kabul edilmiş olur.

Yaşar Kemal'in bu konuda okurunun kulağını çektiği söylenebilir. Bakınız, Bilgi Üniversitesi'nin kendisine fahri doktora unvanı vermek için düzenlediği törene gönderdiği mesaj ile okurlarına şöyle seslenir: "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin."

Okurları anlamazlıktan gelmesin diye son kitabına açık açık “Bu Bir Çağrıdır” ismini vermiş olabileceğini de dikkatten kaçırmayalım. Kitabın önsözünde şöyle diyor:

"Böyle çağrıları çok yazdım, 20 yıldır yazdıklarımı bir araya toplayarak bir daha çağrıda bulunayım dedim. Ne söylense sanki duyan yok, gören yok. Gençliğimde, gazetecilik yıllarımda Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaşmış Türkleri de, Kürtleri de, onların sevgi ve dostluk dolu anılarını da çok dinledim. Bugün onların çocukları, torunları böyle bir kardeş savaşını kabul etmemeli. Etmiyorlar da. Bu savaş inanılmayacak kadar uzun sürdü. Türkler de Kürtler de bu savaşın bitmesini istiyorlar, bundan kuşkum yok.”

Toplumsal barışın bu hali için Kürt halkı yıllardır yasaklara ve baskılara rağmen onurlu bir mücadele veriyor. Kürt halkının gerçek kardeşleri olan diğer halkların insanları ise Yaşar Kemal'in o önerilerinin muhatabı gibi görünüyor.

YAŞAR KEMAL'İN GEZİ'Sİ: ONURUMUZU KURTARMAK ELİMİZDEDİR

Yaşar Kemal'in romanlarındaki usta anlatımından ibaret olmadığını, kitlelerin özgürlük isteğinin adı olan Gezi Ayaklanması'na kayıtsız kalmamasında yaşadık. Ülkenin hemen hemen her yerine yayılan Gezi Parkı eylemlerini değerlendirdiği makalesinde: “Bu baskı yeter artık. Tolerans ve saygı gerekir. Şimdi hükümet bu kalabalığa kulak versin.” diyordu. Devamında, "Bugün bize gereken demokratik bir rejimdir; asla insanlık dışı bir baskı değil. Gerçek bir demokratik düzeni oturtmak gerekir. Çünkü demokrasi bir gerekliliktir, bir denge unsurudur. Bir rejim de herkesi kendi haysiyeti ve başlıca temel haklarından mahrum etmemelidir.

Onurumuzu, ekmeğimizi ve zengin kültürümüzü kurtarmak bizim elimizdedir. Gelin hep birlikte uygun bir demokrasi için el ele vererek yüreğimizi, zihnimizi bir araya getirelim. Bu benim size davetim ve çağırımdır." dediğini, tarihin o önemli anında direnenlerin tarafında olduğunu unutmayalım.

Yaşar Kemal'in ardından,  52 yıllık dostu Yazar Nazar Büyüm, "Göçtün gittin Yaşar Kemal/ Kim taşıyacak şimdi seni?/ İri ağır gövdeni değil/ Bıraktığın gölgeni?"₄ diye sormuş. Kafiye olsun diye yazmamış kuşkusuz. Yaşar Kemal'in tarihsel düşlerinin, umutlarının ve mücadelesinin ağırlığı ile sormuş. Sorunun böylesi, ustanın kitaplarından az çok yararlanmış bütün okurların muhataplık alanındadır. Yaşar Kemal, o okurlarına kolaylık olsun diye yazdıklarından ziyade politik duruşu ile de fener ışığı tutmuş gibi, -söz meclisten dışarı-; ulan eşek sıpaları, beni böyle anlayın, demeye getirmiştir.

Ölümünün henüz birinci yılındayız ama yüzyıllar sonra onun ismi yine konuşuluyor olacak. Yaşar Kemal gözlerinin önünde perde olmayan insanlar için, Gılgamış'ın bulduğu ölümsüzlük otunu yemiş iyi bir insan. O'nu bugünden anlamaya çalışmak ise ömrünün tamamında izleri olan o anlamsız savaşın bitmesi için çaba harcamakla, rol üstlenmekle mümkün görünüyor. Özgürlük ya da toplumsal barış, politik masalarda yapılan tartışma ve müzakerelerin ötesinde duruyor. Halkın yönetime katılımı ve bu yolda sürekli mücadelesi hayati bir önem taşıyor.

Son olarak, "o gelmeyen" barışın izini sürmek, bugün Yaşar Kemal'in okurlarının boynunun borcudur.  Ölümsüzlük umudunun izini sürmekten vazgeçmeyelim. Unutmayalım ki bu topraklardaki "Barış Destanı" hala yazılmayı bekliyor.

 

***

₁ Muazzez İlmiye Çığ, Gımgameş, Tarihte İlk Kahraman, Turan Dursun Kütüphanesi

₂Karl Marx& Frıedrich Engels, Politika ve Felsefe, Belge Yayınları

₃https://www.youtube.com/watch?v=4SduHE4nIS8

₄Nazar Büyüm, Agos Gazetesi, Yaşar Kemal'in ardından: Ali Murad’a “Emmim” der http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10723/yasar-kemal-in-ardindan-ali-murada-emmim-der

 

 

 

Yorum Yaz

3 × 3 =