Paylaş

GİYOTİNİN KESEMEDİĞİ IŞIK: OLYMPE DE GOUGES


                       "Dün nasılsa bugün de öyle
                        Öldürülür taşıyanlar ışığı
                        Başkaları alır onların yerini
                        Işığa dokunamaz ama kimse"

Aylardan kasımdayız ve yazımıza Fransız şiirinin baş ozanlarından Aragon'un dizeleriyle başladık. Zira mevsimler bölümünde konuğumuz; 3 Kasım1793'te ölümsüzleşen Fransız oyun yazarı, politik eylemci ve kadın özgürlük mücadelesinin öne çıkan isimlerinden biri olan Olympe De Gouges.   

Olympe, ailesinin ona verdiği isimle "Marie Gouze" Fransa'nın güneyindeki Montauban kasabasında doğdu. Küçük burjuva bir ailenin çocuğuydu, bazı kaynaklarda babasının kasap, annesinin çamaşırcı olduğu bilgisine yer verilir. Gerçek babasının Aydınlanma hareketinin önemli isimlerinden biri olduğu söylentileri de dolaşıyordu kasabada. Kendisi de Pompignan'ın reddetmesine rağmen Marquis de Pompignan'ın kızı olduğuna inanıyordu. Paris yıllarında giriştiği yazarlık serüveninde Marquis'in genlerinin gücünden el aldığını söylüyordu. (Belki de arkasında tanınmış, güçlü bir erkek figürüyle dikkat çekmenin, iyi yazmaktan, fikren güçlü olmaktan çok daha önemli olduğunu fark ettiğinden böyle söylüyordu.) Çocukluğu hakkında çok bilgi bulunmamakla birlikte, 1765 yılında henüz 17 yaşındayken kendisinden yaşça büyük, sevmediği bir adamla evlendirildiği bilinmektedir. Yıllar sonra bu duruma dair "…hiç sevgi duymadığım bir adamla evlendim…"  diye yazacaktı Gouges. İlerleyen yıllarda savunduğu düşüncelerde, aşkın ve güvenin mezarı olarak yorumladığı dini evliliğe karşı olmasında, cinsel özgürlüğü savunmasında Gouges'un geçmiş evlilik yaşamı ve kendi yaşam deneyimi yön verici olmuştur. Olympe, 18 yaşında oğlu Pierre'i kucağına almıştı. Kocasının ölümü üzerine evliliği kısa sürdü. Bir süre sonra 1770'te oğlu Pierre'le birlikte Paris'e taşındı ve adını değiştirerek tarihte bilinen Olympe De Gouges adını aldı.

Paris'te sanatçılardan, yazarlardan, siyasetçilerden oluşan entelektüel bir çevre edindi. Olympe, oyun yazarı olmak istiyordu. Yaşadığı dönemdeki kadınların çoğu gibi eğitim almamıştı ama bu durumu onu duraksatamadı. Tiyatrolara gitti, ev toplantılarına katıldı. Fransız Devrimi filozoflarından Condorcet'in fikirlerinden, kadın haklarına dair yazılarından etkilendi. Zaman içerisinde kendi yazılarıyla sesini duyurdu ve kendi amatör tiyatrosunu kurdu. 1784 yılında artık tanınan bir oyun yazarıydı. 1784'te ilk oyunu "Zamorze ve Mirza" ile büyük yankı uyandırdı. Fransız sömürgelerindeki kölelik koşullarını anlatan oyun, 1789 Devrimi'ne kadar sahnelenemeyecekti. Ve aynı oyunu "Zencilerin Köleliği" adıyla 1789'da sadece üç kez sahneleyebilmiştir. Oyun son gösterisinde, köle ticareti yapan insan tacirleri tarafından basılmıştı. Daha sonra yazmış olduğu " Le Marchedes Noirs / Siyah Pazar"  isimli oyunu ise Olympe'ın idamından sonra yakıldı.

olympe_mlOlympe oyunlarının yanı sıra politik makaleler de yazmaktadır. Kadın haklarına odaklanan Olympe, yaşadığı çağın tiranlığına karşı çıkmış, kadınlar ve köleler için eşit yurttaşlığı savunmuş, ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, iktidarlar tarafından gayrimeşru olarak görülen çocukların tanınması ve evlat edinilmesi gibi daha pek çok konuda mücadele etmiştir. Kadınların yüksek öğrenim görmesinin mümkün olmadığı,  politikaya kafalarının basmadığı düşünüldüğü, yazar olmalarının bile "uygunsuz" bulunduğu, kadınlara yakıştırılan meziyetlerin sadece dikiş nakışla sınırlandığı bir çağda Fransız Devrimi gelip çatmıştır. Baskı, şiddet ve sömürü koşullarında yaşayan kadınlar için her çağda devrimin anlamı, umut olmuştur. Olympe için de böyledir, Fransız Devrimi'ni büyük bir heyecanla karşılamıştır.  

Engels; "tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir" tespitini yaparak kadının köleleşme tarihine ışık tutar. Kadın cinsinin binyıllardır süren köleleşme tarihinden yol aldığımızda, bir dönüm noktası olarak Fransız Devrimine giden yola ulaşırız. Kadınlar erkeklerle eşit yurttaşlar olarak görülmediklerini ilk kez 18. yüzyılda algılamışlardır. Devrimci hedefler için mücadele eden, bedel ödeyen Fransız kadınlar, bağımsızlık savaşına katılan Amerikalı kadınlar; oluşturulan anayasalar ve hak bildirgelerinde yer alan ilkelerin cinsiyetçilik duvarına, erkek egemenliğine nasıl takılıp kaldığının tanıkları olmuşlardır.

Fransız Devrimine giden yolda Bebel'in de söz ettiği gibi "… Temizleyici bir fırtına gibi Fransa'yı baştanbaşa dolaşan, eski olan her şeyi söküp atan ve tüm uygar dünyada en ileri düşüncelileri sevinç çığlıklarıyla coşturan büyük devrimin başlangıcından onlarca yıl önce kadınlar, felsefi, dini, sosyal, siyasal sorunların duyulmamış bir cüretkârlıkla tartışıldığı bilimsel ve siyasal kulüplere yığınlar halinde akın ediyor ve tartışmalara katılıyorlardı. Ve nihayet Temmuz 1789'da Bastil saldırısıyla büyük devrimin uvertürü başladığında, harekete çok aktif müdahale eden, lehte ya da aleyhte gözle görünür etkinlik kuranlar, gerek yüksek tabakadan gerekse halktan kadınlardı" Fakat devrime giden yolun taşlarının döşeyicisi olan kadınlar, devrimden sonra çıkarılan yasa ve bildirgelerde "yurttaş" görülmediklerin farkına vardılar. "Aslında kadınlar devrim yıllarında verdikleri mücadelelerle pek çok hakkı kazanmışlardı. Mesela İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi sonrasında, kız evlatlar mal paylaşımında aynı haklara sahip olmuştu. Mart 1791'de vasiyetname bırakmadan ölen kişilerin mallarının eşit paylaşımını garanti altına alan bir yasa kabul edilmişti. 1791 Anayasası erkeklerle kadınların olgunluk yaşını aynı terimlerle tanımlamıştı. 1792'de kadınların kamusal belgelerde tanıklık yapmaya ve gördükleri taahhütlerde bulunmaya yetecek akla ve bağımsızlığa sahip oldukları kabul edilmişti. 1793'te komünal mallarda pay sahibi olmalarına izin verildi. Ancak söz konusu haklar medeni haklardı, siyasal haklar değildi. Kaldı ki kadınlar Napolyon döneminde hazırlanan Medeni Kanunla, Devrim yıllarında kazandığı bu medeni hakların gerisine düşeceklerdir. Bu bağlamda Devrim yıllarında kadınların “eksik yurttaş” olarak var olduklarını söylemek yerinde olacaktır. " (1) Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: "Erkek egemen sınıflı toplumların, bütün tarih boyunca kadınları siyasal, toplumsal yaşamdan uzak tutmak için başvurdukları temel taktiklerden biri: Herhangi bir savaşımda, mücadelede kadınları yedeklemek. Kazanımları ise paylaşmamaktır. Diğer taktik ise: Her zaman katılmış oldukları toplumsal mücadelelerde kadınların rolünü yok saymak ya da silikleştirmek olmuştur."(2)

Fransız Devrimi'nin ardından yaşanan durum da böyledir.  Ancak bütün bu yok sayma, silikleştirme, tarihten silme çabaları kadınları durduramadı. Bu duruma itiraz eden, eşit yurttaşlık talebini yükseltmeye devam eden kadınlar devreye girdi. Olympe De Gouges'un tarihsel bakımdan önemi tam da buradadır.  

Olympe, 1791'de birkaç arkadaşıyla birlikte Gerçeğin Dostları Derneği'ni kurdu. Aralarında Madame Verney, Mademe de Stael, Mademe Roland gibi dönemin öne çıkan kadınların yer aldığı dernek üyeleri genellikle Sophie de Condorcet'in evinde toplanırlardı. Olympe ise devrimle birlikte uğradığı hayal kırıklığıyla birlikte devrimi sert bir dille eleştirmekten korkmadı. Bir yandan da ateşli konuşmalarıyla kadınlara şöyle sesleniyordu: "Ey kadınlar! Kadınlar gözlerinizi ne zaman açacaksınız? Bu devrimden ne kazandınız? Daha pervasız bir aşağılanma, daha aleni bir küçümseme. Yozlaşma yüzyıllarında sadece erkeklerin zayıflığına hükmettiniz. İmparatorluğunuz yıkılıyor, geriye ne kalıyor? Doğanın bilge kararlarına dayandırılan irsi mülkiyetin üzerinde hak talebi."   

Savunduğu düşünceler o dönemin koşullarında çok yeniydi. Mesela sadece kadınlardanOlympe oluşacak bir meclis düşünen Olympe, ailede mülkiyet ortaklığını savunuyordu. Savunduğu fikirleri kendi çıkardığı Halka Mektup (Lettre au Peuple) adlı bir bültende yazıyordu. 1791'de meclis tarafından İnsan ve Yurttaş Hakları Evrensel Bildirisinin yayınlanmasının ardından, bu belgenin bir aldatmacadan ibaret olduğuna işaret etmek ve bildiride geçen insan kelimesinin sadece erkekleri kastettiğini ortaya koymak için kısa bir süre sonra "Kadın ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesini” yayınladı. Yazmış olduğu bu bildirgeyi kadın sorununu yine bir kadın anlar düşüncesiyle 16.Louis'in eşi Marie Antoinette'ye ithaf etmiştir. Yazmış olduğu bildirge aslında Meclis bildirisinin bir benzeridir, aradaki esas fark "insan" sözcüğü yerine "kadın" sözcüğünün kullanılmasıdır. Bildirge özü itibariyle hakların doğuştan olduğu, inkâr edilemeyeceği ve devredilemeyeceği, kadınlarla erkeklerin eşit olduğu, kadınlara duyulan güvensizliğin ortadan kalkması için erkeklerin yaptığı tüm işleri onların da yapmaları gerektiği, aile yaşamından siyasal yaşama dek hayatın her alanında izleri olması gerektiği vurgularını içermektedir. 17 maddeden oluşan bildirgesine "Adam, sen, adil olabilir misin? Sana bu soruyu bir kadın soruyor. En azından bu hakkı ondan alamazsın. Söyle bana, benim cinsimi baskı altına alan, kendinden menkul iktidarı kim verdi sana? Gücün mü? Yeteneklerini mi?" diye giriş yapar. Devamında bildirgenin 10.maddesinde yer alan "Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, konuşma kürsüsüne çıkma hakkı da olmalıdır." sözü, kadın mücadele tarihinde iz bırakan sözlerden olacaktır.

Ardından Rousseau'un Toplum Sözleşmesi'ne karşılık, toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savunduğu kendi Toplum Sözleşmesi'ni kaleme alır. Olympe'a getirilen eleştirilerin çoğu ahlaki temellidir. Buradan kadını itibarsızlaştırmaya çalışan zihniyetin yeni olmadığını da görürüz. Verdiği mücadele sırasında sürekli sıkıntılar yaşayan ve baskı gören bu cesur ve hırslı kadın, toplum içinde sürekli hedef olarak gösterilir. Evine silahlı gruplarca saldırılır, sokakta saldırıya uğrar. Öyle ki kendisinin de tanık olduğu bir durum, yaşadıklarını özetler gibi: Bir gün kalabalığın içinde bir adam bağırır:

-Olympe De Gouges'un başı için bana kim 15kuruş verecek? Bu sözü duyan Olympe'ın hiç korkmadan:

-İlk tekliften vazgeçin, ben 30 kuruş veriyorum, deyişi kalabalığı güldürse de gergin bir ortam oluşmuştu.

1793 yılında siyasi iktidara yükselen jakobenlerin kara listesine giren Olympe'ın sonunu getiren ise tutuklanmasına da gerekçe olarak gösterilen "Üç Kupa" isimli makalesidir. Fransa’nın kurtuluşu için; bölünmez bir cumhuriyet, federal bir hükümet ya da anayasal monarşi olmak üzere üç seçenek önerdiği makalesinde halkın kendi kaderini belirlemesi için halk oylamasına gidilmesini gerektiğini belirtir.

Olympe'ı tutuklamaya gelen komiser, evinde hiçbir delil bulamayınca Olympe depoda sakladığı henüz tamamlanmamış bir oyunu kendi elleriyle teslim eder ve tutuklanır. Üç ay tutuklu kalır. Avukat tutma hakkı verilmediği için kendi savunmasını kendi yapar. İdam kararından kurtulabilmek için hamile olduğunu söylese de yapılan kontrollerde hamile olmadığı anlaşılır.

İronik bir şekilde mahkeme Olympe'ın bitmemiş oyun metnini delil olarak göstererek onu karşı devrimci olmakla suçlarken; Olympe aynı oyun metnini devrime sadakatini ispatlamak için delil olarak sunmuştur.  Savunmasının bir yerinde hâkimin "Jakobenleri sevmiyorsunuz, onlar da sizi sevmek zorunda değiller" ifadesine Gouges "Evet, efendim! Ben suçsuzluğun cesaretini taşıyan gerçek insanları, bu toplumun dürüst yurttaşlarını seviyorum, entrikacıları değil…" yanıtını verir. Devrim mahkemesinde "… Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor…" sözlerinden bir ay sonra ölüme mahkûm edilir. Tiranlar diyerek Jakobenleri kastediyordu. Maximillien Robespierre'i, Jean-Paul Marat'ı, Georges Danton'u ve daha birçoğunu… Devrim hükümetiyle anlaşmak Olympe için imkânsızdı ki giyotin sehpasına yatırılırken bile “anayurdumun çocukları,  öcümü alın!” diye haykıracaktı. Üç aylık tutukluğun ardından 2 Kasımda mahkemece ölüme mahkûm edildi ve 3 Kasım 1793'te giyotinle idam edildi. İdamından beş gün sonra mücadele arkadaşlarından Madam Roland'ın başı da gitti. Zaten ölümlerinden kısa süre önce 30 Ekim 1793'te Konvent, kadın düşmanı zihniyetini, tüm kadın derneklerini kapatarak göstermişti.  Sekiz ay sonra 28 Temmuz 1794'te, Olympe'ın başının düştüğü yere, kendisini yargılayanlardan, Robespierre'in başının düşmüş olması, halk katillerinin cezasız kalmayacağının kanıtı gibidir.

Bir burjuva devrimi olan Fransız Devrimi, kadını "yurttaş" olarak görmemiş, eşit yurttaşlık mücadelesi yürüten öncü kadınları da giyotinden geçirmiştir. Fakat kadın özgürlük hareketinin dünden bugüne dek büyüyen mücadele azmi ve iradesi yok edilememiştir. Tarihe adını yazdıran öncü kadınların deneyimleri ışığında mücadele sürmektedir. Olympe De Gouges da yaşamıyla, bu ışığa katkı sunan öncü kadınlardandır. Kadın özgürlük mücadele tarihi Olympe'ı idamından 2 yıl önce söylediği "Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, konuşma kürsüsüne çıkma hakkı da olmalıdır." sözüyle hafızalara kazıyacaktır.

 

Notlar:
(1) Diren Çakmak: 1789-1799 Fransız Devrimi'nde Kadın; Eksik Yurttaş

(2) "Sosyalist Kadın" Dergisi/2.sayı: "Kadın ve Siyaset"/Aynur Özgür

 

Kaynaklar:

  1. Olympe De Gouges: Kadın ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesi
  2. August Bebel: Kadın ve Sosyalizm/" Siyasal eşitlik için mücadele "bölümü
  3. F. Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
  4. Clara Zetkin: Kadın Sorunu Üzerine Seçme Yazılar/ "Burjuva Kadın Hareketi" bölümü
  5. Diren Çakmak: 1789-1799 Fransız Devrimi'nde Kadın; Eksik Yurttaş
  6. "Sosyalist Kadın Dergisi 2.sayı: " Kadın ve Siyaset" /Aynur Özgür
  7.  Amargi Dergisi: Gülden Treske/Olympe De Gouges
  8. Reyhan Hacıoğlu/ Kadınsız bir devrime karşı çıkmış bir kadın: Olympe De Gouges (Özgür Blok)
  9. Fulya Alikoç: Bir Kadın, Bir Devrim (Evrensel Gazetesi)
  10. İlyas Tunç/ Olympe De Gouges: Cinsiyetsiz Aklın Öncüsü  (Birgün Gazetesi)

Yorum Yaz

4 − three =