Paylaş

Göç

Kış yerini bahara bırakmıştı. Köyün çevresi karların erimesiyle yeşillenmiş kış boyunca kar altında dinlenen doğa olanca canlılığı ile uyanmıştı. Meşe ormanlarının yeşermesi dünyayı yeşil bir denize döndürmüştü. Boz toprağın yeşil dona bürünmesi insanlardaki yaşam umudunun tazelenmesi demekti. Baharın gelmesi umudun yeşermesi, sıkıntıların bir nebze olsun hafiflemesi demekti. Yoksulluğun en acımasız şekilde hüküm sürdüğü bu coğrafyada bahar yeni umutların doğa gibi yeşermesiydi. Coğrafya ne kadar sert ve zorluysa burada yoksullukta o denli ağırdı. İnsanlar derviş misali bir lokma bir hırka yaşayıp gidiyordu. İşte böyle bir yerde bahar umuttu. Nasıl olmasın ki bütün kış arpa ve darı ekmeği ile kuru çökeleğe talim etmiş insanların kursağına yeşillik girecekti. Tarlalardan bayırlardan toplanacak kenger, çireç, yaban ıspanağı, mantar ve daha nice otlar suda haşlanıp biraz yağ ile kavrulduğunda tokluk demekti. Vadinin yamaçlarına kurulu olan bu küçük köy tabi köyden daha çok mezra (belki de kom demek daha doğru olurdu) üç beş dağınık evden oluşmuştu.  Herkes evini tarlasının kıyısına kurmuştu. Küçük küçük yoksul evler uzaktan bakıldığında harabeleri andırıyordu.

Güzel bir nisan sabahı Qazo, her zaman olduğu gibi erkenden kalkıp elini yüzünü yıkadıktan sonra evin önüne çıktı. Yüzünü Düzgün Baba Kayasına döndü ve “Ya Düzgün Baba sana minnettarız ki bu günü de gördük. Bizi, çoluk çocuğumuzu sen koru. Darlıktan, yoksulluktan sen bizi kurtar. İşimizi gücümüzü sen rast getir. Dünya âleme rızık verensin. Rızık dağıtırken çoluk çocuğumuzu unutma.” diye nice yakardı, onlarca dilek diledi. Nasıl olsa sabah dışarı çıkar çıkmaz karşısında Düzgün Babayı görürdü.  Her sabah niyaz etmeden olmazdı. Bu inanç ritüeli hep böyle sürüp giderdi. Bütün yeminler bütün antlar Düzgün Babaya yapılırdı. Qazo’nun yakarması bittikten sonra yavaş yavaş evin altındaki tarlaya doğru yürüdü. Karların erimesiyle balçığa dönen toprak harmug tutmaya başlamıştı. Tarlanın yanına vardığında Bağır Dağı tarafından Güneş’in görünmeye başladığını gördü. İkinci tapınma ritüeline başladı. Ayaklarını birleştirdi, yüzünü Güneşe döndü. Pirin karşısında dara durmuş mürit gibi dara durdu. “Ya yerin göğün sahibi karanlığımızı aydınlatan, yoksulu ısıtan, geceyi gündüze çeviren umudumuz sende. Sen bize sahiplik yap. Halimizi görürsün sana ayandır. Bize rızık ver, yiyecek ekmek içecek su ver. Rızkımızı kesme arttır, halimiz sana ayandır.  Şikâyet etmiyoruz, şükür ediyoruz. Lakin her şey de ortadadır.” diyerek yarı dilek yarı şikâyet isteklerini sıraladı. Sağ elinin işaret parmağının arkasını öptü niyaz eyledi elini anlına götürerek tapınmasını tamamladı. Sabah doğan Güneş yalvarışla karşılandığı gibi akşamda yalvarışla uğurlanırdı. Her gün tekrarlanan bu iki ritüel yaşamlarının bir parçasıydı. Hoş bu güne kadar gerçekleşen bir dileği de yoktu ya umut dünyası elbet bir gün kendisini duyan olacaktı. Cümle âlemin muradını veren onun da sesini duyacak muradını verecekti.

Qazo tarlanın yanını yöresini bir tamam dolaştı. Görünen bu gün sıcak bir gün olacak, akşama kadar tarla tamamen harmug tutacaktı.  Yarına rahatlıkla ekilebilecek bir hal alacaktı.Şimdi çaresiz tek olan öküzünün yanına koşacak bir öküz daha bulmaktı. Dönüp eve geldi. Tarlanın sürülmesi gerektiğini kardeşlerine anlattı. Onlara ev hayvanlarını yayılıma çıkarmalarını tembihledikten sonra kendisinin Mamed Ağanın yanına gidip yarın için öküzü isteyeceğini söyledi. Kardeşleri Hüseyin ile Laco ya karasabanı boyunduruğu çıkarıp temizlemelerini yarına hazır etmelerini istedi. Bezden tütünlüğüne biraz tütün koydu biraz da ağızlığına, tutuşturdu ağır ağır Mamed Ağanın köyüne doğru yola koyuldu. İki köy arası çok yoktu çoğu kez birbirlerine seslenerek haberleşiyordular. Vadinin iki yakasındaydılar. Öyle büyük bir vadi değildi.  Küçük birkaç yamaç, yamaçların dibinde daha çok baharda karların erimesi ve yağmur sularından beslenen bir dere. O da yaz başlarında kururdu. Dereden yukarıya bakınca sağlı sollu yeşillik kaplamıştı her yanı. İnsanın içini ısıtan, üstündeki ağırlığı alan gözüne gönlüne hoş gelen bir görüntü vardı.

Evden ayrılınca şöyle bir geriye doğru döndü. Eve baktı iki göz ev yanında da içinde üç beş hayvanının barındığı ahır ağıl karışımı yer. Neyi vardı. Bir öküz iki inek birkaç koyun beş on keçi. Ya evdeki nüfus? Saydı dört erkek kardeş, üç kadın, altı ya da yedi çoluk çocuk. Canı sıkıldı. Bunca horanta neredeyse kendi nüfusluları hayvanlarının sayısından fazla idi. Nasıl doyar bu kadar boğaz. Bir hal olmalı bir çare bulmalı fakat akla gelen çözüm yok. Tarla desen yeterli değil. Ev ise nüfus arttıkça küçülüyor. Acaba tarlanın üstündeki bayırın taşları temizlense çalıdikenleri kökten sökülse birkaç siniklik yeni bir tarla elde edilebilir miydi? İyide burayı sökmek için güçlü bir çift öküze ihtiyaç vardı. Oysa değil iki öküz, tek öküzüne bile eş bulmak için millete muhtaçlığını hatırlayınca bu fikri aklından sildi.

Yoldan giderken öküzü nasıl istemesi gerektiği ile ilgili türlü düşünceler geçti aklından. Hoş ilk kez istemiyordu, görünen son da olmayacaktı. Bu güne kadar öküzü tarla sürme ve harman vakti aldığında, bir öküz yevmiyesine karşılık iki gün çalışmıştı. Yine öyle olacaktı. Olmazsa üç gün bile çalışabilirdi. Yeter ki bu bahar da zamanında sürülsündü tarla. Tarlanın zamanında sürülmemesi demek açlık ve daha fazla yoksulluk demekti.

Varınca Mamed Ağanın kapısına hoş karşılandı. Hoş beş edildi. Meramı soruldu. Yine öküz için geldiğini tek olanın yanına koşacağını ve bir günlük işi olduğunu, zaten tarlasının da bilindiği üzere sekiz on siniklik olduğunu boynunu bükerek anlattı. Sanki Mamed Ağa tarlanın büyüklüğünü bilmiyormuş gibi. Bu arada öküzün yevmiyesine karşılık ne zaman isterse kendisinin ya da kardeşlerinden birinin iki hatta üç gün çalışmaya razı olduklarını da söyledi. Peki cevabıyla çok mutlu bir şekilde öküzün boynuna bir örken bağladı, önüne kattı ho babam ho diye sürerek evine doğru yol aldı. Eve dönerken zafer kazanmış komutan misali sevinçliydi. Giderken sıkıntıdan uzadıkça uzanan yol dönüşte sanki kısalmıştı.

Ertesi sabah o ile kardeşleri erkenden soluğu tarlanın kenarında aldılar. Bu sabah dualarını daha kısa tuttu. Duaya tarlayı sürerken de devam edebilirdi.  Derhal işe başlamalı gün batmadan sürme işi bitmeliydi. Qazo, kardeşi Hüseyin’le beraber tarlayı sürdü. Ağır ağır ara vermeden, gün akşam olmadan tarla sürüme işi bitti, tapanlandı. Tarlanın sürülmesi içini rahatlattı. Bir sevinç aldı içini. Artık havalar iyi gider ve bir kaçta yağmur yağarsa iyi ürün olmaması için bir sebep yoktu. Her şey yolunda giderse kışlık un için sıkıntı çekilmeyecekti.

Çifti çözüp Mamed Ağanın öküzünü kardeşi Hüseyin’e teslim etti. Var götür ağaya teslim et gel dedi. Kendisi de eşyalarını yüklendi kendi öküzünü önüne katıp evin yolunu tuttu. Eve varıp işini bitirmiş olmanın huzuru ile dinlenmeye çekildi.Karanlık çökünce ocak ateşinin önünde kandil ışığında akşam yemeğini yediler. Her kes yatağına çekilmeye başladı. Çocuklar bir yatakta iki üç yatıyorlardı. Üstlerine ince şiltelerini örtüp ot doldurulmuş döşeklerde (döşek yüzleri de keçi kılından yapılmış ve sertti) yatmaya başladılar. Gün ağardı günlük koşturma başladı. Öğleye doğru karşı mezradan Mamed Ağanın yanaşmasının sesi duyuldu:

– Qazoo, Qazoo

Qazo ses verdi:

– Buyur, ne istiyorsun söyle, dedi.

Yanaşma:

– Ağam öküzü bu gün getirsin, bekletmesin, diyor.

Yanaşmanın sözlerine şaşıran Qazo, kardeşi Hüseyin ‘e dönüp:

– Nerowuso (Lan Hüseyin ) sen öküzü dün götürüp teslim etmedin mi?

Hüseyin:

– Valla hayvan yorgundur eve gider diye düşündüm dereden öteye saldım dönüp geldim, dedi.

İşte o an Qazo’nun gözlerinin önü karardı, Ayaklarının altından toprağın kaydığını hisseti. Sanki gök üstüne doğru alçalıyor aldığı nefes azalıyordu. Başını belada olduğunu, büyük bir felaketin kapısını çaldığını anladı. Düştü düşecekken kendini toparladı ve yanaşmaya dönerek seslendi:

– Ağaya selamımı söyle ellerinden öperim. Hayvan dün çok yoruldu kıyamadım bu gün dinlensin, hamlanmışsa hamlığı geçsin diye çıkarmadım. Yarın erkenden ben kendim getireceğim, dedi.

Karşı taraftan “ tamam”  lafını duyunca bir nebze rahatladı. Şimdi daha rahat düşünebiliyordu. Kardeşine döndü:

– Bıra akılsız, sen nasıl öküzü götürüp Mamed Ağaya teslim etmeden gelirsin? Bu dağların aç ayılarını, sürü halinde gezip av arayan kurtlarını düşünmez misin? Onlar şimdiye parçalamışlardır öküzü. Şimdi biz ne yaparız? Mamed Ağa duyunca kökümüzü getirmez mi?  Çoluk çocuk hepimizi şimşerden (kılıç)  geçirmez mi ha! Ne halt edeceğiz şimdi? Kendi öküzümüzü götürüp versek biz ne yaparız? Bundan sonra kim bize öküzünü verir? Tek umut kapımızı kendi elinle kapattın. Artık burada duracak zaman değil bu topraklar bize ana bacı yatağıdır. Derhal eşyaları toparlayın karanlık çöker çökmez göçüyoruz. Yoksa yarın bizim kırım fermanımızdır. Komşulara belli etmeyin herkes işine gücüne baksın. Ben de şöyle bir dere boyuna bakıp geleyim. Şansımız varsa öküzü sağ bulurum, dedi.

Lakin öküzü sağ bulamayacağını o da çok iyi biliyordu. Fakat umut dünyası dere boyuna bakıp gelmenin ne zararı olabilirdi ki. Evdekiler toparlanmaya başladılar. Qazo dere boyuna indi aradı taradı öküzün izine rastlamadı. Çaresiz akşama doğru eve döndü. Alelacele karınlarını doyurdular. Kadınlar yol için gündüzden yiyecek hazırlamışlardı. Çıkınlar ayrı konuldu. Karanlık çökünce eşyalarını çıkardılar . Yatakları denk yapıp öküze yüklediler. Kalan eşyayı kıl ğararlara doldurmuşlardı. Erkekler birer tane sırtladılar. Kadınlar alabilecekleri kadar eşya yüklendiler. Çocuklar da koyunları, keçileri ve inekleri önlerine kattılar. Şimdi nereye gitmeli diye düşündü bir süre Qazo. Ne yapıp edip de izlerini kaybettirmeliydiler.  Öyle bir yere gitmeli ki Mamed Ağa onlara ulaşamamalı. En iyisi bulunamayacakları bir yer olan Kilise’yi (Nazımiye) geçip Güneş’in doğduğu taraflara doğru gitmekti. Mamekiye ya da Harput’a taraf gidemezdi. Mamed Ağanın oralarda pek çok dostu, tanışı vardı. Derhal haber salarlardı.

Qazo öne düştü. Peşinden kadınlar ve hayvanlar yola koyuldular. Tepelerin ardından yükselen ayı görünce en azından karanlıkta yürümediklerinden dolayı mutlu oldular. Bütün gece yürüdüler.  Ay ışığına rağmen yürümek çok zordu. Ayaklardaki çarıklar parçalanır korkusu içlerini kemiriyordu. Sığır derisinden yapıldığı için parçalanmaları halinde yeni bir çarık bulmanın kolay olmayacağını biliyorlardı. Kilise’yi geçip Besk ormanından aşağıya doğru geçtiler. Yokuş bitmişti şimdi vadinin dibine doğru iniş başlamıştı. Kâh düşerek, kah sürünerek yol alıp çayın kıyısına vardıklarında gün ağarmaya başlamtı.

Qazo bilseydi gün gelecek Besk ormanında torunları kurşuna dizilecek ve cesetleri yıldız yorganın altında kurda kuşa yem olacak acaba bu yolculuğa devam eder miydi? Bu bilinmez bir muamma.

Vadinin dibine indiklerinde akarçayı takip ederek doğuya doğru yol almaya devam ettiler. Gün iyice ağarınca çay kenarında uygun bir düzlükte biraz dinlendiler. Çoluk çocuk çok yorulmuştu. Kendileri bir şeyler yerken hayvanlar da dinlendirildi. Uyuyanlar uyudu. Öğlene doğru ağır ağır yürüyerek tekrar yola çıktılar. Dün akşamdan beri yürüyorlardı, neredeyse bir gün olmuştu. Artık yürüyecek mecalleri kalmamıştı. Su boyundaki patikadan yürümek bir hayli zordu. Fakat çaresizlerdi, gideceklerdi. Vadinin iki yakası başını göğe uzatmış bir nice yükselti ile çevriliydi. Âdeta yabancı bir yere gelmişlerdi. Bu yükseltileri aşmanın olanağı yoktu. Çaresiz su boyu ilerleyeceklerdi.  Akşamın gölgesi derelere inmeye başladı. Artık durup dinlenme zamanı gelmişti daha fazla devam etmeleri olanaksızdı. Bir an önce en azından bu geceyi geçirebilecekleri bir yer bulmaları gerekiyordu.

aglayan kayaÖnlerine kayalardan şarıl şarıl inen bir su gördüler. Bu suyun başında biraz dinlendiler.  Su bazı yerlerde kayalardan gözyaşı gibi süzülüyordu. Bu kayalar sanki insan gibi ağlıyordu.  Kayalarda ağlar mı? Ağlayan kaya olur mu? Bunları düşünecek zaman değildi şimdi yaklaşmakta olan geceyi geçirecek uygun bir yer bulmalıydı.  Su akan kayaların biraz berisinde kocaman bir kaya ilişti gözüne. Bunun arkasında bir yer bulursam bu gece için iyi olur. Dinleniriz diyerek kayaya doğru yürüdü. Kayanın yanına vardığında gözlerine inanamadı hemen üst tarafta yoldan saklı kocaman bir açıklık gördü. Oh be ne güzel yer, yan tarafında da billur bir kaynak nazlı nazlı akıyordu. Tam dinlenilecek yer. Hem patikadan da görünmüyor. Döndü topladı herkesi, hayvanları ve yüklendiler eşyaları doğruca biraz ilerideki hafif eğimli boş alana yıktılar. Kendilerince yerleştiler. Vahşi hayvanlara karşı bir ateş yaktılar. Hazırda ne varsa oturup karınlarını doyurdular. İki günün yorgunluğu ile kıvrılıp yattılar. Yatar yatmaz derin bir uykuya daldılar.

Gün ağarınca önce büyükler uyandı, sonra çocuklar. Yakındaki kaynakta elini yüzünü yıkadılar. Dört tarafı meşe ormanı ile çevrili bu yerde hayvanlar otlara daldılar.  Ateşi yeniden harladılar. Arpa ekmeklerini ısıttılar. Çökelek, taze süt ve ekmek ile karınlarını doyurdular. Ne yapacaklarını konuştular. Qazo:

– Ben bu gece çok güzel uyudum. Burayı yurt edinelim, dedi

Kardeşleri Mamed Ağa bizi burada bulur hepimizi kırar diyerek karşı çıktılar. “Topu topu bir günlük yol geldik, burada duramayız,” dediler.  Qazo’nun ısrarı üzerine birkaç gün kalmaya karar verdiler. Fakat bu kalıştan kardeşleri memnun değildi. Daha uzaklara gitmek gerektiği konusunda ısrar ettiler. Bu sürede çevreyi tanıdılar. Qazo’ya göre burası ideal bir yerdi. Burayı mesken tutabilirlerse merası geniş hayvancılığa elverişli bir yerdi. Ormandaki seyrek yerlerdeki meşelikleri söküp tarla açabilirlerdi. O zaman sıkıntılarına çözüm bulmuş olurlardı. Fakat bunlar kardeşleri ikna etmeye yetmedi.  Birkaç gün sonra kardeşleri Hüseyin ile Laco paylarına düşenleri alıp vadi boyu ilerlemeye devam ettiler. Daha ileride vadiye biraz uzakta yine benzer bir yere orman içindeki bir açıklığa da onlar yerleşti. Qazo, karısı, çocukları ve küçük kardeşi Nihat yalnız kaldılar. Kendilerine ve hayvanlarına barınak yapmaya başladılar. Yeni bir düzen kurmanın zamanı gelmişti. Geçen birkaç günde karşı yamaçlarda birkaç evin olduğunu fark edince komşu buldukları için çok mutlu oldular. Gerçi çok yakın sayılmazlardı fakat uzakta olsa komşuydular.  Burada yalnız olmadıklarını komşularına da duyurmak ve tanışmak için en kısa sürede oraya gitmeliydi.

Günler günleri kovaladı. Artık kendilerinin yerleştikleri derme çatma bir evleri vardı. Hayvanları için de ağıl yapılmıştı. Şimdi hem kendileri hem de hayvanları daha güvendeydi. Kışı burada geçirmeyi ve mümkünse buraya kalıcı yerleşmeyi karar verdiler.  Derken bir gün kulübelerine doğru birkaç atlı ve silahlı adamın geldiğini gördüler. Eyvah ki ne eyvah! Şimdi ne yapacaklardı. Kimdi bu silahlı atlılar? Yoksa Mamed Ağa mı göndermişti? Atlılar gelip yaklaştılar, selam verdi öndeki kişi. Atından indi. Diğerleri de inince Qazo türlü duygu ve düşündeler arasında gelgitler yaşadı. Şimdi ne olacak, nasıl kurtulacağız diye kara kara düşünürken baş olduğu belli olan kişi kendisini tanıttı:

Bana Mam Ağa derler.

Mam adını duyan Qazo’nun kulakları uğuldamaya başladı. Nedir bu benim başıma gelenler?  Nedir bu Mamedlerden çektiğim. Eli ayağı boşaldı, yine yer kaydı ayaklarının altında kulakları yine çınladı, ne yapacağını iyice şaşırdı. Dağlar üstüne yürümeye başladı. Ormandaki ağaçlar sanki topraktan kopup ona doğru hareket ediyordu. Bir çaresizlik hissi doldu yüreğine. Ağzı kurudu tükürüğünü yutkunmak istedi lakin ağzını içi aylardır yağmur görmemiş toprak gibiydi. Omuzlarına adeta kaldıramayacağı bir ağırlık çöktü. Karşısındaki Mam Ağa’nın yüzü de belirsizleşti. Bacaklarının titremesini kontrol etmeye çalıştı ama beceremedi. Kaçış yoktu, kaderiyle yüzleşecekti.Derken Mam Ağa sorusunu sordu:

– Kimsin sen garip? Nereden gelip nereye gidersin? Burası kimin biliyor musun?

Garip lafını duyan Qazo kulaklarına inanamadı. Her şeyi hayra yordu. Bütün cesaretini toplayarak:

– Buyur otur ağam derdimi anlatayım sana.

Bir taşın üstüne bir çul koydular. Mam Ağa gerinerek kendinden emin bir şekilde oturdu. Bir koşu Mam Ağa’ya ve adamlarına ayran ikram ettiler. Qazo hikâyesini eksiksiz olarak anlattı. Bunun üzerine Mam Ağa’dan hiç beklemediği bir yanıt aldı.  Mam Ağa:

– Bu dağların sahibi benim. Şu kolumla gösterdiğim dağları tepeleri sana bağışlıyorum. Yalnız her sonbahar gelir senden toprağımın harcı olarak bir teke ya da kısır keçi alırım onu bil. Harcımı vermezsen sen bilirsin. Alır göçünü gidersin. Eğer dediğime razıysan var burada kal. Eğer ki biri gelir de seni kim buraya yerleştirdi diye sorarsa Mam Ağam geldi ve burayı bana verdi dersin. Toprağının harcını da kesip gitti.  Varsa bir diyeceğiniz varın ağama söyleyin. Korkma benim adımı duyan kimse sana ilişmez.

Bu bağışa çok sevinen Qazo oturmaları için ısrarcı oldu. Hemen bir oğlak kesip sac kavurması yapıp Mam Ağa ve adamlarına ikram etti. Öyle ya artık barınabileceği bir toprağa sahip olmuştu. Üstelik görünüşe bakılırsa bu dağlar Mam Ağa’dan soruluyordu. Demek ki beterin beteri olduğu gibi ağanın da ağası vardı. Misafirler yemeklerini yediler, karınlarını bir güzel doyurduktan sonra “haydi eyvallah” deyip çekip gittiler.

Qazo o gün yeniden doğmuş kadar sevinmişti. Yeni bir yurt bulmuştu. Üstelik hayal bile edemeyeceği büyüklükte bir yurt. Gayrı çalışma zamanıydı.İçinde büyük bir sevinçle derme çatma kulübesinin yanına temel kazıp taş duvarlı temelli kalacağı bir dam inşa etmeye girişti. Sonbahar gelmeden hem kendileri hem de hayvanları için kışlık ev ve ahır bitmeliydi. Şimdi yeni bir yaşam kurma zamanıydı. Üzerindeki bütün ağırlık kalkmış içini tanımsız bir sevinç almıştı. İşte bu duygularla ilk kazmayı toprağa vurdu…

Ğarar  : Büyük kıl çuval            

Şimşer : Kılıç             

Harmug: Ekilmeye hazır toprak

 

 

Yorum Yaz

eight − 4 =