Paylaş

GÖRMENİN AĞIRLIĞI

Görmek ağır bir yüktür. Dinlemek ise bu yükün ağırlığını arttırır. Gerçekten dinleyen kişiler kelimenin esasını anlatıcının gözlerinde bulurlar. Riyakârların allak bullak suratını görebilmek için Barbarın Kahkahasını işitmek gerekir.

Kış mevsiminden başlamak üzere bu yaz ne yapsak, nerelere gitsek diye tatil planları yapmaya başlarız. Çoğunlukla da tatilimizi ucuza getirmek için çeşitli arayışlara gireriz. Bu yerine göre mütevazi bir motel veya her şey dâhil bir otel olabilirken, yerine göre bütçemize uygun bir apart  ya da güzel köy kahvaltılarıyla bilinen bir pansiyon da olabilir. Kalacak yeri siz seçersiniz fakat sizin dışınızda gelecek olanları seçme şansınız yoktur. Tıpkı yaşamda karşımıza kimin çıkacağını seçemediğimiz gibi. Ne çıkarsa bahtıma diyerek hayalinizdeki tatili yaşamak için yollara düşersiniz.

Yazar Sema Kaygusuz’un yeni romanı, Barbarın Kahkahası, çoğumuzun gittiği tatil beldelerinde yaşayabileceğimiz olaylar dizisinden oluşmaktadır. Barbarın Kahkahasını, orta halli insanların bir araya geldiği Mavi Kumru Motelinde, bir hafta boyunca yaşanan olaylar üzerinden sunulan bir toplum eleştirisi olarak okumak mümkün. İnsanların yan yana durarak bile aslında birbirinden ne kadar uzak olduklarını bu romanda bulmak mümkün. Hatta tenimizin, yüreğimizin birbirine dokunduğu bir kişiden bile ne kadar uzak olabileceğimizi gözlerimizin içine sokuyor. 

Olaylar, gecenin bir yarısında motelin bahçesinde okey oynayan kadınların denize işeyen Turgay’ı görmesiyle başlıyor.  Sabahın dördünde okey masası başında gördüklerini, zaman yitirmeden kocasına anlatıp kavgaya neden olan kadın ve kocasının motelden ayrılmasıyla devam ediyor.  Bu giriş kitabın devamı hakkında ipucu verir gibi görünse de yazarın usta işi kurgusuyla okuru, olacakları merak etmeye ve yaşanacakları sorgulamasına götürüyor.

İşlenen suçtan en başta, en alttakiler sorumlu tutulur. Çünkü ezilenin kendini savunması için güç birliği yapmadığının farkında olanlar; aslan için kolay bir av olan ceylan misali güçsüze saldırırlar.   Nitekim bir gün sabahın köründe bahçeyi sularken banyoda sevişen çifte kulak misafiri olan, kendisini fiziksel ve ruhsal olarak duyduklarına kaptıran bahçıvanın yaşayacakları, bilmenin suça ortak olmak olduğunu yüzümüze çarpıyor.

Kitabın kahramanlarından söz etmek gerekirse eş cinselinden- feministine, milliyetçisinden-liberaline, bencilinden-suskununa kadar değişik insan tipleri mevcut. Herkesin kendi bulunduğu alanda haklılığını savunma, kendini koruma pozisyonu alması, diğerlerini ötekileştirmesi gözden kaçmıyor.

Kanımca kitabın en önemli teması av ile avcı ilişkisidir. Hepimiz barbarların hâkim olduğu bu dünyada av konumundayız. Bu durum kitapta anlatılan av öyküleriyle pekiştiriliyor. İsmail’in, Melih’e anlattığı ve dayısına atfettiği domuz avı hikâyesi bize insanların bazı durumlarda içine sıkıştıkları kalıpları kırmamak için nasıl “domuz” gibi olduğunun da ipuçlarını veriyor. Milliyetçi bir düşünce ile yetiştirilen Ozan, bugün sokağa çıkıp kendisine benzemeyenlere yaşam hakkı tanımayan, ölüm yetmez katliam isteriz diyerek ortalığı yakıp yıkan güruhun temsilcisi olarak kitapta yerini alıyor. Yine av ile avcı çelişkisinin en derin hesaplaşmayla verildiği yer, Selçuk ile Alikar’ın hesaplarını gözden geçirdikleri bölümdür. Farklı iki bakış açsıyla hayatın sorgulandığı zamandır iki garsonun sohbeti.

Motelde pisletilen peçeteler, masa örtüleri ve havlulardan yola çıkılarak yaşadığımız pek çok şeyin, aslında “pis işlerin” bize temizmiş gibi sunulmasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Dönüp düne baktığımızda kirli olan tarihimizin “gereklilik sonucu” öyle yaşandığı, aksinin mümkün olamayacağına ikna edildiğimizi(!)görürüz. Burada motel müdüresinin tez canlılıkla yaşanan sorunları yok sayması, bir başka deyişle üstünü örtmesi ülkemizde yaşananların görmezden gelinmesini hatırlatıyor. Bu durum romanın kişilerinden olan Simin’in yaşamı üzerinden de anlatılıyor. Simin bilinen fakat zamanlaması tam yerine oturtulamayan bir katliamın artığıdır. Simin, bu ülkede son yüz yılda yaşanan acıların hesaplaşması için açılan bir kapıdır.

Yazar, sidik meselesi üzerinden yola çıkarak “yaşadığı yer ve yaşadığı toplum kirli olan bireylerin temiz kalması mümkün mü?” sorusunu kendimize sormamıza neden oluyor. Bataklıktan kirlenmeden geçmek mümkün mü? 

Yaşanılan toplumsal sorunlardan kadın sorunu, Eda ile Nihan üzerinden anlatılmaktadır. Özellikle Eda’nın erkek egemen toplumda kadının yok sayılmasına itiraz olarak kendi cinselliğini anlatması bir meydan okumadır. Erkekler kendilerini öve öve bitiremezken, bir kadının erkek arkadaşına cinselliğini anlatmasını duyan garson için bu durum korkunç bir faciadır. Peki, Nihanlar hayata karşı hep susacaklar mı, hesap sormayacaklar mı?

Bu romanı okurken özellikle italik yazılan üç bölümün çok iyi irdelenmesi gerekir. Hakikatin sırrına ulaşmak için harda yanmayı göze almak gerekiyor.  Yanarım diye hardan uzak durursan, yanan boşa yanmış olur. Yanacaksan dil ile değil, gönül ile yanacaksın.

Roman ebat olarak çok hacimli değil. Fakat içerik olarak oldukça hacimli bir Türkiye analizidir. Bir toplum, o toplumun tarihi, yaşadıkları – yaşattıkları ile ancak böyle öz anlatılabilir. Roman tikelden tümele varıştır. Unutmayalım ki makroyu oluşturan mikrodur. Romanı okuyup bitirdikten sonra başınızı kaldırıp çevrenize bakmaya ne dersiniz?

Yine tekrarlayalım görmek ağır bir yüktür.

 

 

Yorum Yaz

16 − ten =