Paylaş

HAYAL GÜCÜ İKTİDARA

“Sanatımız, gözümüzün gerçekle kamaşmasıdır: geri geri kaçan ucube maskelere düşen ışıktır gerçek, başka bir şey değil”                                                             Franz Kafka

Uzun bir geceyi hatta gecelerce ve gündüzlerce sürecek ve sonuçlanamayacak bir tartışma belki de sanatın işlevini konuşmak. Anlaşmak için baktığımız ve durduğumuz yerin anlamını konuşmak gerekir.  Geleceğin değişimi üstüne yaptığımız her tartışma, bugünün üretiminin yığınları nasıl etkileyeceği üzerine olmakta. Bugün var olmamızı sağlayan şeyin anlamını çözmekle geçirdiğimiz zaman diliminde, hemen duvarlarımızın dışında başka bir gerçeklik yaşanmakta.

Açlığın sona erdiği, köleliğin bitirildiği teranelerini bir kenara bırakarak, penceremizdeki perdeleri şöyle bir araladığımızda yüzleştiğimiz gerçek acıyla kıvranmamıza ve umutsuzluğa sürüklenmemize yeter de artar. İşte tam bu sırada sanatın yeniden doğuran, bakışlarımızı yenileyen, düşlerimizi yıkayan üretimlerle dokunmasını sağlarız bize. Kendimizi bir şarkı mırıldanırken, sokakta ıslık çalarken buluruz. Umudu ve ayağa kalkmayı bir duvar yazısında gördüğümüz mısralar anlatır tekrar. 

Tiyatro tüm bu boşluğu doldurabilecek güçte midir? Kimileri bu soruya gözü kapalı evet diyebilir belki ama tiyatro, bu boşluğun doldurulmasına temel atacak, hayatına eğlenceli bir haz katarak yaşamanı sağlayacak anlamlarla yüklü olmaktan başka bir işleve soyunmamıştır. Bu anlamda küçük ve değerli bir kıvılcım olan üretimleri yüreğindeki yanardağların kapısını açabilir.

Devrimci tiyatroyu yaşadığımız topraklarda gerçek kılmak, onun sürekliliğini sağlamak ve yeni üretimler vermesi için emek harcamak peşi sıra bir dizi sorunu da beraberinde getirecektir. Tahmin eder gibi olduğunuz engellemeler, gözaltılar veya yasaklardan bahsetmeyeceğim. Bütün u engellemeleri gazete sayfalarından okumakla kalmadığınız gibi belki de o olayın öznesi oluyorsunuz. Asıl sorun yeniyi devamlı üretebilir hale gelmek. Gündelik sorunları dışlamadan ama ana eksenin evrensel ve zamansız bir üretim olduğunun farkındalığıyla özgün ve biricik olanı yaratma tutkusu. Tüm üretimin içinde yaşadığınız toplumun hastalıklarından kurtulamayacaksınız elbette. Toplum tüm rahatsızlıklarını içinize nüfus eden yaşanmışlıklarıyla üretiminizi çürütecek şekilde sokacak. Yalın bir üretim aşamasından insan sorunlarıyla kaplanmış bir topluluğun parçası olmaya itileceksiniz. Böyle sorun diyince aklınıza bin bir çeşit şey geliyor tabi. Şimdi hangi sorundan bahsettiğimi yaşadığını topluluklardaki dertlerinize bakarak görebilirsiniz. Bu yüzden tanığı belki de sanığı ve yargıcısı olduğumuz bu sürecin ayrıntılarını ancak üretimin başarısıyla değiştirebileceğiniz gerçeğini vurgulayarak bu hazin meseleyi kısa paslaşmalarımızdaki sohbetlerimize bırakıyorum.

Zamansız ve evrensel bir gerçekliği üretmek. Evet bu üretimi hayata geçirecek bir toplamı yaratmak ve değişimin nesnel koşullarına vereceğiniz haz ile kaynak sağlamak. Sanatın bir devrimci bir aygıt olarak kullanılması çoğu zaman örgütler tarafından yanlış anlaşıldı sanırım. Bu aygıt oraya gelen insanların başka faaliyet alanlarına kaydırılmasından ziyade etkin ve toplumun her kesiminin içinde beğeniyle nüfuz etmiş bir üretimler zinciriyle sağlanabilir. Sanatın değişimin bir aracı olarak kullanılma pratiğini hayata geçirecek birey, bilgi, birikiminin yanı sıra, hayatın ve sınıfımızın da yaşadığı koşulların yakın tanığı olma durumunda. Haliyle öyle bir pratikten, bilgi birikimi yükselterek üretimin merkezine oturmak ve bu oturduğumuz yeri kolektif bir üretim haline getirmek uzun uzadıya bir emek ve zaman süreci. Bu yüzden bazen deriz ki; “faşizmin zindanlarında şiir okumakta, toma taşlamak kadar değerlidir”  ya da “işkencede çalınan ıslık” savaşmaktan daha farklı bir yerde tutulabilir mi?

Üretimlerimizin değerinin yanı sıra, diğer üretenlerde kurduğumuz ilişki gelecek tahayyülümüzün belirlenmesinin önemli bir göstergesi olacaktır. Rekabetin kanlı ve kirli tarihine karşı, işçi sınıfının dayanışmacı algısının oluşturulması ne yazık ki çok kolay bir süreç olmayacaktır. En ileri düzeyde sanat üreten kurum bile kendini bir başkasıyla rakip görürken sizin bu topluluğa dayanışmanın gücünü bıkmadan usanmadan anlatmanız ve ısrarla birlikte mücadeleye ve hatta birlikte üretmeye çağırmanız gerekmektedir. Bu anlamda yaşadığımız topraklarda oluşturulan meslek örgütleri kendi hantallıkları ile boğuşa dursun, düşman sanat alanına dair kendi karanlık argümanını güçlendirmekte ve yönetsel bir takım insanlar devşirme gayretine girmektedir. Son süreçte yaşanan Akm krizinden, şehir tiyatroları yönetmeliğine, taşeron sanatçılıktan, oyunların sansürlenmesine kadar olan bir dizi kriz, örgütlenmelerin gerçek anlamda irade gösterememelerinden ve sorumluluklarını sıradan işlerle heba etmelerinden kaynaklı, güçlü bir barikat oluşturulamadan hükümetin istediği doğrultuda gelişmiştir. Rekabet üretenin ürününü birbiriyle kıyaslama yolundan, üretenlerin bir araya geldiği kurumların işlevsizleşme çıkışına ulaştırmıştır. Güçlü bir muhalefet öremeyen 19 tiyatro örgütü, kurduğu çatı platformunu da kendi gücüyle taşıyamayınca başkaca meslek örgütlerinin motoru olduğu etkinliklere takılmış bu da amacından saptırılmış içi boş bir karşı duruş oluşturmuştur. İktidarın hedefe koyduğu sanatçı ve sanat kurumları kendilerini ifade etmekte yalnız bırakılmış, politik aidiyet ya da kişisel yakınlık aranmış sonucunda bu saldırılar artarak hedefine ulaşmıştır. Bu talihsiz tablodan kurutuluş yine de üretenlerin birlikte olmasıdır. Bir çıkış yolu vardır ve mutlaka üretenler kendilerine dair güçlü bir yapıyı oluşturmalıdır.

Devrimci tiyatronun önünde duran sorumluluk, kent yoksullarının oturduğu mahalleleri ve gelecek dönem enerji sektöründeki saldırıların artacağı köyleri, kasabaları sanat barikatıyla çevrelemek olmalıdır. Bu alanlara dair oyunların çıkartıldığı, bu alanlarda başkaca üretenlerin dahil edilerek şenlik ve festivallerin örgütlendiği ve yaşayanların mutlak bir dönüşümün içine girdiği bir etki, sanatın gerçek kimliğini ortaya koyacaktır. Üstümüze düşen rolü oynamamız tarihin fotoğrafımızı çektiği şu günlerde zorunluluktur.

“Sanatımızın karşılığını ödemek kenar mahallelerde oturanlara güç gelebilir, yeni eğlenme biçimini öyle hemencecik kavramayabilirler; beri yandan, biz de onların gereksindiğine ve gereksindikleri şeyin kendilerine nasıl sunulacağına ilişkin pek çok şeyi önce onlardan öğrenmek durumunda kalabiliriz; ancak, şunu kesinlikle biliyoruz ki, bu insanlar tiyatromuza asla ilgisiz kalmayacaktır, çünkü doğabilime uzakmış gibi görünmeleri, doğabilimden uzak tutuldukları içindir yalnız” Bertolt Brecht, üretimlerimizi zenginleştirmemizin yolunun öğrenmeden ve ısrar etmeden geçtiğini anlatıyor pek çok makalesinde.  Sorgulamamız gereken pek çok şeyden biri de gittiğimiz oyunların içeriğine ne denli dikkat ettiğimizdir. Dikkat etmek de yetmez ne denli eleştiri sunabildiğimizdir. Oyunların biçimsel niteliğinin yanı sıra metinsel olarak ta sorgulanası ve anlatılarının neye hizmet ettiğinin eleştirilmesi, o üretimi yapan toplulukları da geliştirecektir. Sığ bir beğeni içine hapsedilmek tiyatro üreticisinin intiharıdır.

Son söz; şüphesiz ki “kendimi hiçbir zamana büyüklerin dünyasına ait hissetmedim” diyen Suphi Nejat Ağırnaslı’nın. Tüm gerçekliğiyle sahneye taşıdığımız oyunlar, zamanı, insanı, yaşadığımız toplumu, güncel ve evrensel politikayı iyi kavramak, metinsel olarak sosyalist bakış açısını yakalamak ve biçimsel olarak haz veren bir niteliğe ulaşmak zorundadır. Tüm üretimlerimizin bu son sözü gerçek kılmak içindir; “Hayal Gücü İktidara!”

Yorum Yaz

2 × 5 =