Paylaş

IŞIK

Tatil sonrasının derin sessizliği kumsala iyi gelmişti, sere serpe kıyıya uzanmış dinleniyordu. Aniden terk edilmek dokunmuyordu artık kendisine, öyle oluyordu bu işler, alışmıştı. İnsanlar, birden bire çıkıp geliyor, etrafı gürültüye ve çöpe boğuyor, sahili çokça terletiyor, sonra birden bire çekip gidiyorlardı. Yine gitmişlerdi işte. Hüzün mü? Ne hüznü? Hüzünlü sahil, insanların, kendilerini önemli kılmak için, yokluklarındaki sahile yakıştırdıkları, uydurdukları bir sıfattı sadece. Sessizliğine kavuştuğu için aksine mutluydu kumsal. Deniz ise kızgındı, insanların yaz boyu içine attıkları çeri çöpü sahile iade ediyordu. Sahil o şeylerin kendisine ait olmadığını söyleyip itiraz etse bile denizin aldırdığı yoktu. O çöpler kumsaldan gelmişti, öyleyse yine kumsala gitmeliydi. Tatilciler gider gitmez kumsalın üstü çöp bidonuna dönmüştü. Ne ararsan vardı. Plastik su ve meşrubat şişeleri, kolalı içecek kutuları, yapboz parçaları, oyuncak kürekler, ayakkabı veya terlik tekleri, şortlar, tişörtler, paletler, şnorkeller, patlayıp sönmüş can yelekleri, kolluklar, simitler, … Artık bir sonraki yaza kadar üstünde kalırdı bunlar, kumsal bunu biliyordu. Tatilciler tekrar gelecekleri zaman birileri toplar, temizler, yeniden kirletilmeye hazır hale getirirlerdi kendisini. Olsun, hiç olmazsa gürültü yoktu, kötü müziklerle gecelerini kâbusa çeviren 'beach' susmuştu. Gerçi bir süre sonra özlerdi insanları, çocuk seslerini, mutlu kahkahaları, bunu da biliyordu sahil. Hatta deniz de biliyordu, özleyeceklerini, evet özlerlerdi.

Ne var ki sahil ve deniz, henüz onları özlemeye vakit bulamamışlarken insanlar tekrar geldiler. Şişme botları, motorları, turuncu can yelekleri, plastik su şişeleri, tatilcilere hiç benzemeyişleriyle çıkıp geldiler.

Kıyıdaki evlerin birinde oturan kadın, tatilciler gideli beri, denizden gelen motor seslerini dinleyerek sabahlamaya başlamıştı.  Gündüzleri de "Bir ayda yüz kırk bin Dolar kazanmış adam." fısıltılarının arasından geçerek, dönüp tekrar aynı fısıltıların içine düşerek, bazen o fısıltıların içinde nefessiz kalarak akşamı ediyordu.  "Bir kafileyi tekneye bindirip göndermek için altı ile yedi bin Dolar arasında para alıyormuş; ama çok yardımcısının olduğunu, bu paranın ancak kurtardığını söylüyormuş." fısıltısının piyasaya çıktığı sabah, yüreklerinin tam dibine canhıraş bir feryat, kavuran bir yangın düştü.  Kadın, kötülüğün böylesini daha önce ne duymuş, ne de görmüştü.

"Erk, Ankara göklerinde oturur. Bu yüzden Ankara gökleri acımasızdır." diyordu, tutuşan elini ayağını söndürmeye; bombadan sağır, ışıktan kör olan kulağının yetilerini iyileştirmeye, bilinmeyen bir yerindeki tarifsiz derin acıyı dindirmeye çalışırken. "Ankara göklerinden öfke, hırs, hınç, nefret eksik olmaz. Bu sebepten Ankara bulutlarının gözleri yaşlıdır şimdi." diyordu.  Yas tutmakla ilgili yazıları okuyor, izlediği her videoda ağlıyor, yıllardır açmadığı televizyonun başından kalkmıyor, tamamen normal dışı davranıyordu; kaldı ki ne ülke, ne şehirler, ne dağlar, ovalar, ne ırmaklar, ne ağaçlar, ne yapraklar, ne hava normaldi. “Normal” kaybolmuştu. Ankara'dan yükselen bir kara sis ülkeyi nefessiz bırakmaktaydı.

Bilerek, isteyerek seçtiği yalnızlık, ilk kez içine dokunuyor, canını yakıyordu kadının. Canlı bombalar ortalığa çıkalı beri çamaşır üstüne çamaşır yıkayıp sererek, kurutup kaldırarak, evin içini, dışını süpürüp silerek, süpürüp silerek, süpürüp silerek yaşıyordu. Acıktığının farkında olmuyor, ne zaman uyuyup ne zaman uyandığını bilmiyordu. Yüz küsur genç ve güzel insan bir anda ölüp gitmişti. Aslında sayı net değildi, her kafadan başka bir sayı çıkıyordu, o yüzden, yüzden sonrası küsurdu. Memleket, yüzölçümü fazla büyük bir cenaze eviydi. Hayal ettikleri cennete bir an önce kavuşmak için ölüme koşan iki canlı bomba, barış mitinginde kendilerini patlatmışlardı. Sayılanlar sadece ölenlerdi. Sakat kalanlardan, ruhsal dengesi alt üst olanlardan, bir daha asla eskisi gibi olamayacak olanlardan kimse söz etmiyordu. Gidemediği için üzüldüğü mitinge, şimdi, gitmedi ve sağ kaldı diye sevinemiyordu.  Bu katliama sevinenler de vardı, onlar hariç herkeste de bir suçluluk duygusu…

Sahilin gece seslerine alışıktı, o yüzden önce yadırgamadı bağrışmaları; kolsuzlar buraya, kısa kollular şuraya, uzunlar en sona kalsın diye diye, tam bir obsesiflik içinde çamaşır sermeyi sürdürdü. Siyah bir araba yavaş yavaş geçip gitti duvarın ötesinden, çamaşır sereni kolaçan eder gibi; hep geçer arabalar o yoldan, aldırmadı. Bir bebek ağlaması duyuncaya kadar çamaşırlarla ilgilendi; çırptı, çekip sündürdü, mandalladı, düzeltti. İçlerindeki huzursuzluğu, başkalarını da huzursuz etme şeklinde etrafa saçarak ancak huzur bulan bazı tatilci komşuları gittiği için site sakindi. Burcu burcu geceye yayılan melisa kokusunu içine çekerek kendi kendine mırıldandı: "Adamlar, manzara kapanıyormuş diye ağaç bile kestiriyorlar. Gittiler ya artık bir rahat edelim ağaç, bahçe, çiçek, köpek, hep birlikte, taa yaza kadar."

Bir bebek ağlaması kulağına ilişince, sadece, "Bu saatte bebeğin ne işi var sahilde?" diye düşündü. "Ne düşüncesiz aileler var!" Sonra, kıyı boyunca yürüdükleri günlerde gözüne çarpan bebek bezleri aklına düştü. "Ne pis insanlar!" demişti arkadaşı, "Bu bezleri buraya atıp gitmişler."

Bebeğin ağlaması ve bağrışmalar artınca, etrafa ve üzüm asmasının hafifçe gizlediği sahile daha açıktan, daha dikkatli baktı. Gecenin içinde ateşböcekleri gibi, oradan oraya seken birkaç ışıkla az önce beş metre ötesinden geçen arabayı gördü. Araba sokağın köşesine park etmeye çalışıyordu, sonra ışıklarını kapattı ve orada kaldı. İçinden kimse inmedi. Erkek sesleri sertleşince araya kadın ve çocuk sesleri de karıştı. Sonra birden, hayretle, konuşmaların çok net olduğunu, ama söylenenleri anlamadığını fark etti.  Civarda bir hayli Kürt vardır, köyleri yakılınca ya da iki ateş arasında kalınca gelip buralara yerleşen. Bu yüzden, hiç düşünmeksizin, konuşmaların Kürtçe olduğuna inandı.  Anlamayacağını bildiği için de daha fazla kulak vermeyecekti; fakat o sırada güçlü bir sesin "Haydi yallah, yallah!" diye bağırdığını duydu. Bir yerden bir şey indiriyorlar ya da bir şey taşıyorlar… Konuştukları dil Arapça… Suriyeliler… Savaştan kaçan, umuda koşan Suriyeliler. Büyük şehirlerimizde dilencilik yapmak, kızlarını kadın tüccarlarına yem etmek istemeyen Suriyeliler.

Umut yolcularının gözleri kara, insan tacirlerinin her şeyleri para. Deniz karanlık ve sakin, ne lodos var ne poyraz, tam Midilli'ye geçilecek hava. Nasıl düşünememişti bunu?

Ancak bir kamyona ait olabilecek bir motor sesi yükseldi.  Sahilden sokağa doğru gelişini gördü onun, damperli, kocaman bir kamyondu evet, yanılmamıştı, sarı ve yüksek ve farları kapalı… Gecenin sessizliğini yırta yırta köşedeki arabanın yanından geçip gitti.

O insanları oraya damperli kamyon mu getirmişti, niye kamyon? Bir kamyon dolusu muydu oradaki insanlar? Kamyonla başka bir şey daha getirmişlerdi tabii, bir tekne, bir bot, benzeri bir şey. Her gece seslerini duyduğu motorlardan sadece bir tanesiydi bu. Bir umut teknesi. Bu kadar yakınında. Elini uzatsa neredeyse dokunacak umutlarına, o kadar yakın.

Umut…

Gözlerinin önünde bir fotoğraf karesi belirdi. Kırmızı tişörtü, mavi şortuyla kumların üstünde, yüzünü yalayıp duran serin suların içinde, yüzükoyun uyuyakalmış gibi, beli açılmış, avucu yukarıya dönük, gözünün biri, kaşının biri, kulağının biri, burnunun çok azı görünen Aylan bebek. Daha kaç gün önce Bodrum'da kıyıya vuran Aylan bebek. Batan umut teknesinden kurtulamayan Aylan Kurdi. "Kalk Aylan bebek, sular yükseliyor, kalk yavrum. Orası uyunacak yer midir? Çok mu yoruldun da uzanıverdin oraya öylece? Kalk yavrum, kalk, kalksana bebeğim!"

Eli verandanın masasına uzanıp bilinçsizce telefonunu aradı , "Jandarmaya haber vermeliyim." dedi içinden. "Durdurabilirsem boğulmaktan kurtarmış olurum çoluk çocuğu."

Köşedeki ışıksız araba tekrar geçti, anladı kadın, birincisi görme ve kendini gösterme geçişi idi, bu ikincisi uyarı geçişi. "Hem bu umut tacirlerini de yakalatmış olurum."

Olmadı, beğenmedi bu fikri. "Hava güzel, deniz çarşaf gibi düz, gökyüzü sakin, neden boğulsunlar ki? Eğer Sahil Korumaya yakalanmazlarsa, tam karşı kıyıya yaklaştıklarında, teknelerini batırmaya gelen siyah maskeli ve silahlı adamlarla karşılaşmazlarsa hiçbir şey olmaz. Ay da yok, görünmezler üstelik. Hem tek umutları bu, bu insanların şuncacık umutlarını nasıl yok edersin? Edemezsin, edilmez, olmaz."

Telin ucunda telaşlandı çocuk. "Çabuk içeri gir, bütün ışıkları söndür. Tehlikedesin." dedi.

"Ne tehlikesi yavrum, onlar çaresiz insanlar. Sadece bir umutları kalmış ellerinde, onu canlı tutmaya, gerçek kılmaya gidiyorlar. Benimle ne işleri olur?"

"Hatırlatırım, 'Umutlarını yitiren insandan korkmalısın.' sözü de sana aittir. Umutsuz insanlarsa her şeyi yapabilirler. Yanlış mı? Ülkenin en doğusundan en batısına kadar yayıldılar. Bir de yapışık dilenciler ki. Senin oraya bile ulaştılarsa vay halimize!"

"Kendi sözlerimle beni vuruyorsun. Bunu yapma. İnsanlar hakkında da öyle düşünmemelisin. Bak dilenmeyi seçmemişler, buralara kadar gelmişler. Tüm dünyayı sömüre sömüre şişmiş Avrupa'ya ulaşmaya, Avrupa refahından kendi paylarını istemeye, vermezlerse almaya gidiyorlar. Dilenci değil onlar, haklarını istiyorlar, onurlu ve insanca yaşamak istiyorlar."

"Olsun, sen yine de içeri gir ve ışıkları söndür. Onlar bir şey yapmasalar bile umut tacirleri yapabilir. Çek perdelerini karanlığa, karanlığı örtmek, karanlığı örtünmek de aydınlatır bazen."

"Ya ışığa ihtiyaçları varsa oradaki çocukların, bebeklerin, karanlığın içinde bir sarı ışığa? Ya aç iseler, susuz iseler? Ya bir dilim ekmek, bir yudum su isteyecek bir ışık arıyorsa gözleri? Ya da içlerindeki korkuya, yüreklerindeki tıpırtılara iyi gelecekse benim cılız sarı ışığım, umut ve cesaret verecekse? Hani sen, 'Işığını kaybetme; çünkü ışığını bulmak için yine ışığa ihtiyacın olacak.' demez misin? Şimdi neden karanlığı ört, örtün diyorsun? Aslolan karanlığı aydınlatmak olmalı öyle değil mi? Hangi sorun üstünü örtmekle yok olmuştur ki, karanlığı örtmekle karanlık yok olsun?"

"Sen de haklısın, ama korktum ben, belki ondan, bilmiyorum. Telefonu kapatıyorum. Sen de içeri gir, ışığını ve kapını sıkıca kapat."

Ardında sıralar halinde uzayıp giden insansız evlere baktı kadın, boş evlerin kapalı panjurlarına; sonra sahildeki evsiz insanlara. "İnsansız evler ve evsiz insanlar…” İçinde bir yerler daha çok ağrırken “Böyle adaletin taa içine!" dedi.

Çocuk telefonu kapattı, kadın kapıları.

Tek tek odaları dolaştı, evin bütün ışıklarını açtı. Yüksek sesli televizyonda, ülkeyi yönetmekle yetkili bir yüksek kişi, bir önceki bombalı saldırının faili canlı bombanın -patlayıp parçalanmış canlı bombanın- yakalanıp adalete teslim edildiğini söylemekteydi. Akla zarar şeyler dinlemek istemediğine hükmetti, televizyonun kapatma düğmesine bastı.

Pencerenin önünde durup kapkaranlık denize baktı. "Ne güzel, gece karanlık, sular karanlık, ama hava ne güzel, deniz iyi ki sakin, ne güzel! Umut ne güzel!" diye diye, karanlık sularda ışıksız ilerleyen teknenin sesini, artık duyulmaz olana kadar dinledi.

Kasım 2015 – Denizhan

Yorum Yaz

twenty + eighteen =