Paylaş

KIZILBAŞ ALEVİ RÖNESANSI

Pek çoğumuz 2016 yılına iyi dileklerini birbiri ardına sıralayarak girdi. Her yıl tekrarlanan bu alışkanlık, bir süre sonra “böyle kötü bir yıl yaşamadım(dık), bitse de kurtulsam(sak) serzenişleriyle sürer. 2015 yılının ülkemiz açısından iç açıcı bir yıl olmadığı hepimizin malumu. Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamları ve yükselen iç savaş, iyi dileklerin yerini umutsuzluğa, kırgınlığa, acıya bırakmasına neden oldu.

Yeni yılın ilk haftasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapmış olduğu iki açıklamayı, önümüzdeki günlerin Aleviler açısından hiç de iyi olmayacağının işaret fişekleri şeklinde değerlendirmek mümkün. Bu açıklamaların birincisi “Cemevlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmesi bizim kırmızıçizgimizdir”cümlesiydi. İkincisi ise sorulan bir soruya verilen yanıttı. Bir Alevi ile evlenilip evlenilemeyeceği yönündeki soruya Diyanet, “Müslüman olmayan biri ile evlenilemeyeceğini” cevabını vererek işin tuzu biberini de eksik etmedi.

Bu ülkede bugün Alevi olmak hâlâ ciddi derecede sıkıntı sebebidir. Dün ise bugünden daha beterdir. Günümüzde yaşadığımız dinsel çatışmaların temeli, tarihin içlerine doğru gidiyor. Sorun eskidikçe içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hele bir de çarpıtılmış, gerçeklik taşımayan söylemler, iftiralar, yalanlar ve nefret işin içine girmişse, sorunun çözümü daha da karmaşıklaşıyor. Belki de çözüm Gordion düğümü haline gelen sorunu Büyük İskender gibi kılıca sarılıp kökünden kesip atmaktadır.

BUGÜNKÜ SORUNLARIN KÖKÜ DERİNLERDE

Yazar Ali Haydar Saygılı’nın, Ceylan Yayınları’ndan çıkan kitabı “Kızılbaş Alevi Rönesansı” yukarıda kısmen değindiğimiz  “Alevi” sorununu konu edinmiştir. Bir olgunun tarihsel kökeni hakkında yeterli bilgiye sahip olmazsak, bugün yapacağımız değerlendirmelerin pek çoğu askıda kalır.                      

Yazarın romanın içeriği ile ilgili olarak önsözde bize verdiği ipuçlarından yola çıkarak ne denli karmaşık bir durumla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkıyor. Yazar “Bu çalışmada, Kızılbaş Alevi Rönesansı’nın diğer bir yüzü olan kimliğin ve inancın yeniden inşası ve kimlik reformu da analiz ve tartışma konusu yapılmaktadır.”  cümleleriyle temel izleği hakkında bir rota gösteriyor.

Yine “Bu çalışma Kızılbaş Aleviliği anlatırken geçmişin değil bugünün gözüyle; dışarıdan değil içeriden bakmayı; durgun hareketsiz değil, canlı dinamik bir yapı olarak değerlendirmeyi esas almaktadır.” cümlelerini kuran Saygılı “Olay ve olguları değerlendirirken bugünün ekonomik, sosyal siyasal, kültürel, inançsal yaşamının aynasından, yaşanan değişim ve dönüşümlerin penceresinden bakmaktayız.” diye de ekliyor.

KIZILBAŞ ALEVİLİĞİN TARİHSEL VE TOPLUMSAL EVRİMİ

Toplum nezdinde Alevi denildiğinde; Nusayrilik, Caferilik ve hatta Şiilik bir bütünmüş gibi algılanır. Oysa yazar bu inanç grupları arasındaki ayrılıkları olduğunu örnekleme – karşılaştırma yoluyla ortaya koyuyor. Özellikle iktidar olan ve otoriterleşen Şiiliğin, Anadolu Aleviliği denilen inanç sisteminden ne kadar farklı olduğunu gözler önüne seriyor.

Kızılbaş Aleviliğin tarihsel ve toplumsal evrimi, meydana gelen değişimi yazar iki dönem halinde ele alıyor. Birinci dönem 11-15 yüzyıllar, ikinci dönem ise 15 – 16. yüzyıllardan başlayıp Cumhuriyet’e, oradan da günümüze uzanan dönem. Yazar Alevilikteki toplumsal değişimi “İç Toplumsal Değişim ve Dışa Açılma” başlıkları altında inceliyor. Burada Alevilik inancının ritüelleri, kurumları ele alınırken diğer yandan kendi dışı ile ilişkisini irdeleniyor.

Kitabın önemli tartışma konularından biri de “Ali’siz Alevilik.” Bilindiği üzere son yılların en sıcak tartışma konularından biri bu. Aleviler, Ali deyince ne anlıyor, egemen Sünni İslam Ali deyince ne anlıyor? “Ali” ismi üzerindeki tartışmalara yazar da katkı sunuyor ve farklı bir bakış açısı getiriyor. Şii inanç öğelerinden Kerbela olayı, Mehdicilik, Elibeyt davası gibi başlıklarda tartışılan konular arasında.

CAMİ-CEMEVİ TARTIŞMASI

Kitabın tartışma konularından biri de bölünmüş Aleviler. Devlet gözü ile bakanlar, muhalif duranlar arasındaki tartışma. Cami – cemevi tartışması. Yine Kızılbaş Kürt Aleviler ile Kızılbaş Türk Alevilerin ilişkisi bu bölünmüşlük çerçevesinde ele alınıyor.

Alevilerin, Müslüman olup olmadıkları öteden beri bir tartışma konusudur. Alevilere göre    “En hakiki Müslüman kendileridir.” Sünni İslam’a göre biraz yumuşatarak, utangaçça “ İslam’ın bir yorumu”, gerçekte ise “sapkınlık.” Namaz kılmayan, hacca gitmeyen, mum söndüren, Ramazanda oruç tutmayan… diye sıralanan suçlamalar, Müslüman olmamanın en büyük kanıtı. İşte bu bakış açısından dolayı Selçuklu’dan Safevi’ye, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Anadolu’da Alevi kırımları devam etmiştir. Yazar bu konuyu da belirli bir tarihsel akış içinde veriyor.

Kurtuluş Savaşı’na tüm benliği ile destek veren Hacı Bektaş Dergahı, 1826 yılından beri elinde esir bulunduğu Nakşibendilerden kurtulabilmiş değil. Kurtuluş Savaşı’na desteğinin karşılığınıise 18 Mart 1925’te çıkan Tekke ve Zaviyeler Kanunu’yla ödedi. Cumhuriyete, laisizme, CHP’ye dört elle sarılan Aleviler, buna rağmen Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Bir Mayıs Mahallesi katliamlarına maruz kaldı.

Ortadoğu’daki Nusayri katliamları, Anadolu’daki kırımlar gösteriyor ki sonunda Aleviler, Büyük İskender gibi Müslümanlık düğümünü bir kılıç darbesiyle kesip atacaklar.

Cezaevi koşullarında oldukça geniş bir “kaynakça” oluşturularak yazılan bu kitap, geçmişten günümüze süren Kızılbaş Alevi tartışmasını Demokratik Alevi Hareketi bakış açısıyla ele alıyor. Her çalışma değerlidir. Fakat zor koşullarda ilmek ilmek örülen, ağulardan damıtılarak elde edilen daha da değerlidir.

                                                                                                        

Yorum Yaz

3 × one =