Paylaş

KOMÜNALİTE VE ALEVİLİK

Tarih, devletli toplumların tarihi olarak görülür ve yazılır. Tarihin birde yazılmayan yönü vardır. Yani devletsiz toplumların tarihi. Yani komünalitenin, komünün tarihi… Ve bu tarih insanlığın bilinen tarihinden, çok daha eskilere, hatta zaman kadar eskilere dayanır. Marx Komünist Manifesto’da tarihi son derece net ve ayrıştırıcı bir şekilde tanımlar : “Günümüze değin tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihi olmuştur” der. Aynı kitapta ve aynı sayfada Engels, kitabın 1888 İngilizce baskısı için tamamlayıcı ve ufuk açıcı bir ek yapar. Marx’ın açılımına “Veya daha doğrusu ‘yazılı’ tarih” diye dipnot düşer. Aslında Engels bu dipnotla komüne, sınıfsız ve devletsiz toplumlara ve bu toplumların insanlık tarihindeki rolüne vurgu yapar. Ve bu dipnotun açtığı koca bir bilinmezi incelemeye başlar. Hatta Marx bu konuda Engels’i yönlendirir, yoğunlaşmasını ister. Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı çalışması bu yoğunlaşmanın ürünüdür. Marx’ın ilk defa 1923’te Sovyetler Birliği’nde basılan Etnoloji Defterleri ya da etnoloji üzerine notları (1880- 1882), Engels’in yöneliminin esas kaynağını ortaya koyan materyaller olarak dikkat çeker. Engels’in ölümü sonrası konu Marksist cenahta uzun yıllar unutulur, önem verilmez.

Bu arada farklı saiklerle bazı komün bilimcileri (Darwin, Henri Maine, Johannes Bachofen, Fustel de Coulangers, J. Mc Lenan, John Lubbock, L. Henri Morgan, J.G. Frazer, Bronislav Malinoski, Sigmund Freud, C. Levi Strauss vb.) önemli araştırmalar yapar. Ciddi ve çarpıcı veriler toplanır. Ama komün bilimcilerin en temel zaafı konuyu ağırlıkta tek nedenli bir izah üzerinden ele almaları ve komünün sadece bir yönünü ya da bazı dominant yönlerini öne çıkararak kendi sistemlerini kurmaları olur.

Hale hazırda komünalite tartışmaları satıhta yapılan ve yanlızca bir vurgu olarak ele alınan tartışmalardır (Burada Hikmet Kıvılcımlı’yı özel bir yerde tutmak gerekiyor, Kıvılcımlı katmanlı tarih tezini komünalite paradigması üzerinden kurar).

Aslında komün dünü anlatmaz; komün dün, bugün, yarın diyalektiğidir. Komünalite herşeyden önce diyalektiktir. Diyalektik bir derinlik, diyalektik bir ufuk ve sarmaldır. Komün “bugünün” reddiyesi ve geleceğin rahmidir.

Bu sunum, Komünalite ve Alevilik üzerinedir. Komünalite ve Aleviliğin paralelliklerini ve ortak dinamiklerini ele almaktadır. Tanımlamaktan öte analiz etmeyi, soru sormayı, soru işaretleri bırakmayı amaçlamaktadır.

Alevilik üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. Bazı ve nadir önemli araştırmaların dışında karşımızda ağırlıkta entellektüel bir sığlık, yoğun kafa karışıklığı var. Bu yönelimler iki boyutta ele alınabilir. Birincisi totoloji, ikincisi ise kakafoni. Totoloji konuyu sığlaştırmaya ve içeriğini boşaltmaya yararken, kakafoni yoğunlaşmayı engelliyor ve kafa karışıklığını beraberinde getiriyor.

Fakat içinden geçtiğimiz yüksek konjonktür, kritik moment bizlere çok fazla zaman ve lüks bırakmıyor. Türkiye ve Ortadoğu’daki gelişmeler, bölgede yıkıcı bir şekilde ve katastrof dalgalarıyla kendini dışavuran uzun ve sürekli savaş süreci, Türkiye’de fiili bir iç savaş sürecinin yaşanması ve savaş konsepti Alevileri ölümcül bir kıskacın içine sokuyor. Aleviler giderek iç savaş konseptinin parçası haline geliyor. Uzak tarih ve TC’nin tarihi söylediklerimizi, ajitasyondan ya da fatalist bir yorumdan öte son derece sahici şeyler olduğunu gösteriyor.

Bu noktada Komünalite ve Alevilik tartışması mana kazanıyor. Bu tartışma teolojik bir tartışmadan öte mana ve eylem üzerine yürütülecek tartışmaları koşulluyor.

KOMÜN YERYÜZÜ KARDEŞLİĞİDİR

Komünalitenin en temel karakteristik özelliklerini şöyle tanımlayabiliriz: Komünün özü geniş manada aşk ve hayattır. Her şeyin her şeyle sonsuz diyalektiğidir. Eşitlikçi, dayanışmacı, özgür toplumdur.

Komün insan-insan, insan-doğa, insan-toplum ilişkisinin en sahici, en duru, en bozulmamış halidir. Yabancılaşmanın yıkıcı etkilerinin ortaya çıkmadığı, yeryüzündeki bütün canlı ve cansız varlıkların; taşın, toprağın, akarsuyun, insanın, kartalın doğal kardeşlik içinde yaşadığı bir “zamandır”, bir toplumdur. Komün devletsiz, sınıfsız ve sınırsız bir toplumdur.

Komün yeryüzü kardeşliğidir. Ve komünalitede karşılıklı yardımlaşma esastır. Karşılıklı yardımlaşma komünalitenin özünü oluşturur.

Buna bundan 7, 8 yıl önce Güney Kore’de okyanusta yaşanan ve televizyonlarda da gösterilen yunus sürüsünden örnek verebilirim. Karşılıklı yardımlaşmanın muhteşem örneklerinden biriydi yaşanan. Bir yunus sürüsü nefes alamayan yunusu (kardeşlerini) saatlerce yüzgeçleriyle suyun yüzeyine kaldırıp, indirerek nefes almasını sağladılar. Çabaları ortaktı ve yardımlaşma esastı ve kardeşlerini her şart altında yaşatmak istiyorlardı. Klasik anarşizmin temsicilerden Kropotkin, gelecek toplum tasavvurunu yani eşitlikçi, dayanışmacı, özgür toplum anlayışını karşılıklı yardımlaşma üzerinden yapar. Etika’sını bunun üzerinden inşa eder. Çalışma, bir manifesto içeriğindedir. Kropotkin araştırmalarında, Darwin’in evrim teorisi üzerine önemli tezlerinden biri olan doğal seleksiyonun doğada belirleyici olmadığını ortaya koyar ve Malthusculuğun tezlerini ret ve mahkûm ederek, esas olanın aynı türün karşılıklı yardımlaşması olduğunu belirtir (Karşılıklı Yardımlaşma adlı kitabında aynı zamanda bir doğa bilimci olarak karşılıklı yardımlaşmaya ilişkin birçok örnek verir ve felsefi sistematiğini bu eksende oluşturur).

Kızılderili şef Seattle’nın, ABD başkanına yolladığı mektup ise yeryüzü kardeşliğinin en mükemmel ve en sarsıcı anlatıldığı bir tarihsel belgedir. Mektup, yeryüzü kardeşliğin bir manifestosu olarak da okunabilir: “…Bu dünyanın en ufak parçası bile benim insanlarım için kutsaldır. Çam ağacının parıldayan her iğnesi, kumun her tanesi, her böcek… Bunların tümü halkımızın saygı duyduğu en kutsal varlıklardır. Ağaçları dimdik tutan güç, damarlarımızda dolaşan kanda var. Biz bu dünyanın bir parçasıyız, o da bizim parçamız. Parfüm kokulu çiçekler, bizim kız kardeşlerimizdir. Ayı, karaca ve yüce kartal bizim ağabeylerimizdir….Suyun mırıltısı büyük babamın sesidir. Çayırdaki meyvalar, çamın gövdesindeki sıcaklık, kayaların sertliği hepsi aynı aileye mensupturlar.”

Yeryüzü kardeşliği, “yaşayan” diyalektiktir. Doğanın, hayatın, canlı cansız herşeyin herşeyle ilişkisi, diyalektik ilişkisidir. Diyalektiğin “sıradanlık” içinde muhteşemliğidir. Bunu en iyi anlayan ve yaşayan komündür. Komündeki “bireydir”. Şef Seattle, Kızılderili komünün ruhunu anlatarak, aslında tüm komünlerin ortak yönlerini ve ruhunu ortaya koyuyor. Her cümle başka bir âlemin ifadesi oluyor.

Komünalite iktidar ve tahakküm ilişkisinin olmadığı, bağlı olarak devletin-devletli toplumun olmadığı ya da sınıfın ve sınıflı toplumun olmadığı haldir. Bu insanın insan tarafından sömürülmediği ve insanın doğayı sömürmediği bir dönemi simgeler. Aslında sınıflı-devletli toplumların tarihi bazı araştırmalara göre 5000 yılı, başka araştırmalara göre ise 7000 yılı kapsar. Devletli toplumlar insanlık tarihinin çok kısa bir dönemini içerir. Ama en yıkıcı dönemini olarak iz bırakır. Hele sınıflı toplumların en yoğunlaştırılmış hali olan kapitalizm dönemi geniş anlamda son 500 yıl ve özellikle son 50 yıllık kesit çok katmanlı katastrofik sonuçlar yarattı. Hatta eko-ölüme doğru, hızla yaklaşan bir sürecin önünü açtı. İşbölümü, yabancılaşma, sınıf, devlet, özel mülkiyet, para, sömürü, tahakküm, iktidar, hiyerarşi aynı kökten beslenen kavramlar ve ilişki ağlarıdır. Çürütücüdür. Birbirini beslediği gibi, biribirinin sonuçlarıdır. Komünalite insan-insan, insan-doğa ilişkisinin en doğal, en sahici, en bozulmamış, yabancılaşmamış halidir. Tahakküm, iktidar ilişkinin olmadığı gibi hiyerarşi ve sömürüde yoktur. Kızılderili sahip olma isteğini bir hastalık olarak görür, satın alma, para ilişkine şaşırır, çitlerin ve sınırların neden kurulduğunu “anlamaz”, daha doğrusu havsalası almaz. Katastrofu erken farkeder ve “son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda beyaz adam paranın yenen bir şey olmadığını anlayacak” der. Yeryüzünü kaplayan ve bir tutam saç gibi büyük annenin -toprak ananın – bedeni ve üzerindeki her şeye saygı gösterir. Doğaya, İnsana ve her şeye saygı ve özenle davranır. Bir döngünün parçası olarak görür.

Komünalitede paylaşma ve dayanışma esastır. Karşılık beklemeden vermek, ruh yüceliğinin bir parçasıdır. Komünalite bir armağan kültürünü koşullar. Verdikçe çoğalan, verdikçe mana bulan bir dünyadır. Her şey doğa ananındır ve sen saygıyla ancak ihtiyacın kadar alırsın. Biriktirmek, sahip olmak ayıplanır, hoş karşılanmaz, normal dışı kabul edilir. Birbirine armağan etmek, doğal olandır. Armağan özen göstermenin, saygı duymanın ve sevginin yalın tezahüdür. Tolstoy bunun en güzel örneklerinden birini verir. Tolstoy’a sorarlar cennet ve cehennem nedir diye. Büyük üstad müthiş bir yanıt verir. Bir masa, ortasında bir yemek tenceresi ve masada oturanlardan bahsederek,“cehennem masada oturan herkesin elinde bir kaşık, birbirlerini iterek, cebelleşerek tencerenden yemek yemeğe çalışmalarıdır” der. “Cennet ise yine bir masa ortasında yemek tenceresi ama masada oturanlar bu sefer, ellerindeki kaşıklarla birbirlerine tenceredeki yemeği ikram etmeleridir” diye bir vurgu yapar. Paylaşma ve dayanışmanın özü “biz”dir.“Ben”in aşılmasıdır. Komünalite “biz” demektir ve “biz” olmanın toplumudur. Neo-Zapatistlerin yani EZLN’nin temel şiarlarından biri “Kendimiz için hiçbir şey, başkası için her şeyi istiyoruz” sözüdür. Bu söz benin aşılmasını ve erdemi ifade eder. Bir komünalite anlayışını dışavurur ve yüksek bir mana taşır.

Komünalitede ölüm ve yaşam diyalektiği vardır. Nazım Hikmet’in dizesi bu diyalektiği harika bir biçimde anlatır: “Elveda dünya, merhaba kâinat”.

Evet ölüm, biryanıyla bu dünyaya elveda demekse, diğer yanıyla kainata merhaba demektir. Şunu unutmamalıyız. Aslında hepimiz bir yıldız tozuyuz. Astrobiyolog Carl Sagan hepimizi böyle tarifler. Ayşegül Şenyiğit bu durumu yazısında şöyle anlatıyor: “Güneşten çok çok büyük yıldızların ömürlerinin sonlarında olağanüstü şiddetle patlamasına süpernova denir.  Patlama yüz veya daha fazla ışık yılı mesafesinde bulunan herşeyi tahrip edebilir. Süpernovaların patlama şiddeti yanında, milyarlarca yıldızdan oluşan galaksilerden kat ve kat parlaklık yaratır. Süpernovalar bunun dışında muhteşem sonuçlara da yol açmışlardır. Süpernovalar, birçok ağır elementin oluşumuna neden olarak, yaşamın ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Dünyada yaşamın temel yapıtaşı karbon, yıldızların normal evrelerinde oluşan ağır metaldir. Sodyum, kurşun, altın ya da uranyum gibi karbondan daha ağır elementlerin oluşumu “cılız” bir “kırmızı devin”(yıldızın düşük ya da orta kitleye sahip olduğu geç dönemidir) verebileceği enerjiden daha fazla enerjiye gereksinimi vardır. Bu da ölmekte olan bir yıldızda yani süpernovada bulunur. Büyük yıldızların enerjisi bitine kadar içinde yarattığı bu yeni ağır elementler, daha sonra süpernova patlamasıyla birlikte yıldızlararası ortama saçılır. Tıpkı kuyruklu yıldızlar, asteroitler ve ağır elementlerden oluşmuş diğer her şey gibi Dünyamız da süpernovalar tarafından uzaya saçılan kalıntı yığınından oluşmuştur. Dünya’yı oluşturmuş bu malzemeden ortaya çıkmış olan bizlerin de içeriğinde, elbette ki, bu süpernovanın şarapnel parçaları var. DNA’mızdaki nitrojen, kanımızdaki demir, dişlerimizdeki kalsiyum… Bu şarapnellerin sadece bir kaçıdır. Tüm bunlar çöken yıldızların içinde meydana geldi.”

Onun için komünalitede ölüm, yıldız tozunun, şarapnel parçalarına ayrılarak kâinatla bütünleşmesidir. Bir yok olma değil, kâinatla buluşma, kâinatın parçası olma ve“kainata merhaba” deme halidir. Bir anlamda sonsuzlukla buluşma ve onun parçası olmadır.

Komünalite ortak üretim ve ortak paylaşmaya dayanır. Komünde özel mülk yoktur. Sahip olma kabul edilemez, anormalitedir. Herşey komünündür. Herşey komüna aittir. Ortaklaşmacılık komün tipi yaşam tarzıdır. İmece komünün işliyeşidir. Yardımlaşma ve paylaşma komünün ruhudur. Herşey “toprak ananındır”. Canlı, cansız herşey onun parçasıdır. İnsanda onun parçasıdır. Ondan dolayı herşey bir döngünün devamıdır ve her şey saygıya değerdir. Ve herşeye özen gösterilir. Kolektifite komüne ruh verir. Komünün ruhu kolektifitedir.

Komünalite eşitlik ve kardeşliğin mekânıdır.

Kadın komündür. Kadın komünün ruhudur.“Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır”. Kadın komünü varedendir. Komünde cins ayrımı yoktur. Kadın kosmosun, toprağın, varoluşun, hayatın parçasıdır. Bir manada kendisidir. Yeryüzü kardeşliğini en iyi anlatan ve yeryüzü kardeşliğinin manası kadındır. Yeryüzü kardeşliğinin bozulduğu an kadının tarihsel yenilgisinin, yani bir başka manada insanlığın ve doğanın tarihsel yenilgisinin başladığı andır. Bu aynı zamanda sınıflı- devletli toplumlara geçiş sürecidir. Komün ve kadın diyalektiğin iki parçasıdır. Kadın komündür, komün kadındır.

Komünde sevgi esastır. Komün, gerçek ve sahici sevginin kaynağıdır. Herşeyi sevebilmek, herşeye karşı sorumlu olmayı beraberinde getirir. Canlı cansız herşeyi kendinden görebilmek ve saygı göstermek önemlidir. Kızılderili’nin Ulu Manitu’su kosmosdur. Kosmosa ait her şey Kızılderilinin mikro kosmosunda mana bulur. Ayı onun için sahici bir ağabey, nehirler kızkardeştir.

Komünde sevgi hayattır, hayatın manasıdır. Sevgi her düzeydeki ilişkinin merkezini ve ruhunu şekillendirir. Hayata mana verir ve hayatın manası sevginin içindedir. Mana sevgidir. Sevgi aşkınlıktır. Aşkın olma halidir. Sevgi aşktır. Komünalitenin özü geniş manada aşk ve paylaşmadır. Sevginin gücünü gösteren kendimden bir hikâye anlatayım. Benim Beyaz adında bir kedim var. Beyaz çok erken 6,7 aylıkken hamile kaldı. Beyazın iki yavrusu oldu. Biri beyaz ağırlıklı, diğeri siyah ağırlıklıydı. Adlarını Ying ve Yang koydum. Beyaz doğum yapma anına kadar bebek bir kediydi. Oyunu çok severdi. Beyazın doğumunda yanındaydım, Beyaz o bebek kedi, doğum yapar yapmaz değişti. İnanılmazdı. Yaşanan büyülü bir değişimdi. Artık bebek Beyaz gitmiş, yerine bambaşka bir Beyaz gelmişti. O sakin kedi bir kaplana dönüştü ama aynı anda bebeklerini olağanüstü sevgiye boğdu. Onları yalıyor, temizliyor, göğsüne bastırıyordu. Emzirip, durup durup onlara sarılıyordu. Ying ve Yang’ı elime aldığımda bana bakarak övünç duyuyordu (benim dışında başkasını yanına yaklaştırmıyordu). Sanki “bak bunlar benim bebeğim diyordu”. Beyaz bebeklerini olağanüstü sevgiyle büyüttü. O doğumdan hemen sonrası değişim müthişti ve iz bırakıcıydı. Sevgi, insan gibi yoğunlaştırılmış yabancılaşmamış varlık olan kedide, muazzam değişimleri içiçe yaratıyordu. Beyaz sevgi olmuş ve sevgiye dönüşmüştü.

Kısaca sevgi ontolojik birşeydir. Komün bu ontolojinin beslendiği yerdir.

Komünalite herşeyin herşeyle müthiş bir uyumu ve harmonisidir. Diyalektiğidir. Canlı ve cansız her şeyin arasında diyalektik bir bağ ve diyalektik bir bütünlük vardır. Bu uyumu etkiyecek, bozacak küçücük bir şey bile, kısa ya da uzun vadede diyalektiği kırar. Dengeyi sarsar. Katastrofa giden yolun kapıları açılır. Bu diyalektik herşeye karşı sorumluluğu, saygıyı, nezaketi ve özeni zorunlu kılar.

Çünkü bir şeyin varlığı, diğer başka bir şeyin varlığıyla olanaklıdır ya da her varlık, diğer varlığın varoluşu içindedir. Bu durum canlılar için olduğu kadar, cansızlar içinde geçerlidir. Herşey birbirini etkiler ve biçimlendirir. Her şey bir diyalektik döngünün parçasıdır. Avatar filmi aslında bir yönüyle bu yüksek uyumu işaretleyen güzel filmdir. Filmde Kızılderili yaşamı ve kültürünün yüksek düzeyde etkileri görülür. Film her ne kadar fiksiyon olsa da bir yanıyla komünün palyatif anlatımıdır. Filmde her şeyin her şeyle bağını, canlı cansız varlıklar arasındaki diyalektiği gösteren ve işaretleyen güzel kareler vardır.

Komün dün, geçmiş ya da tarih değildir. Komün geçmiş, bugün ve gelecek arasında sonsuz bir uyumu ve akışkanlığı gösterir. Komün dün, bugün, yarın diyalektiğidir.

KOMÜNÜN İNANÇ SİSTEMİ VE KOMÜN GÜCÜ

Komünün inanç sistemi doğa(l) inanç sistemine dayanır. Farklı komünalitelerde, bazı değişiklere ve özgünlüklere rağmen inanç sistemleri temel anlamda ortaklıklar gösterir. Işık, toprak, insan harmonisi inanç sisteminin özünü oluşturur.

Işık komünalitenin kutsalıdır, kendini güneş ya da ateşte simgeleyebilir. Işık makro kosmosdur. Toprak yaşamı, doğurğanlığı, bereketi, anayı, atanın uyuduğu/dinlendiği yeri, geçmişi, anıları simgeler. Kutsanır ve saygı duyulur. İnsan, canlı cansız bütün varlıkları anlatır. Mikro kosmosu simgeler.

Tanrı anlayışı ya da kavramı bir evrim gösterir. Komünalitede tanrı doğanın kendisi ya da doğanın bir yansımasıdır. Kendini birçok biçimde dışa vurur. Tek değildir. Erki simgelemez.

Komünün bir döneminde Ana tanrılar, Tanrıçaları görürüz. Kadın doğa diyalektiğinin bir yansıması karşımıza çıkar. Erk ve erkek tanrıların olmadığı, bir tanrılar skalası vardır. Doğa ve kadının tarihsel yenilgisi daha yaşanmamıştır.

Komünde Tanrı somuttur ve mikro kosmosda kendini dışavurur. Mikro kosmosun parçasıdır. Mikro kosmosdan makro kosmosu okuyabilirsiniz. Kızılderilinin Ulu Manitusu ve Manitular, Ezidi komünalitesinin tanrısı Azra benzer saiklerin ifadesidir.

Komünalitenin temel inanç sistemi Panteizm ve Animizmdir. Animizm inancı canlı, cansız her şeyin bir ruhu olduğuna ve doğanın ruhlarla “yönetildiğine” dayanır. Canlıcılık adı verilen animizm inancında, her şeye saygılı olmak esastır. Doğa ve doğadaki her şey muazzam bir ritmi ve dengeyi ifade eder. Ruhların seremonisini gösterir. Tüm tanrıcılık anlamına gelen panteizm ise tanrı, evren ve doğanın aynı olduğunu savlar. Panteizm herşeyi kapsayan içkin bir tanrı anlayışına dayanır. Kişiselleştirilmiş ya da antropomorfik bir tanrı anlayışı panteizmin dışındadır. Panteizm inancında her şeyde tanrının bir parçası vardır. Tanrı her şeydir ve her şey tanrıdır.

Aslında tanrı inancının/ kavramının evrimi, önce kadının tarihsel yenilgisi ve toplumsal işbölümü ve sınıfların ortaya çıkmasıyla farklılaşır. Giderek soyutlanır. Tek tanrılı dinler bu soyutlamanın en üst aşaması olur. Bu süreç aynı zamanda işbölümünün, sınıfların, devletlerin, özel mülkün ortaya çıkışıdır. Ana tanrılar, tanrıçalar kaybolur. Tanrı, devlet, medeniyet şeklinde, birbirini besleyen ve şekillendiren süreç sınıflı/ devletli toplumların tarihi olur, tarihine dönüşür. Bu manada özel mülkiyet, devlet ve tanrı kavramı aynı köksel bağlardan oluşur.

Düşünce tarihinin diyalektiği içinde zirve olan Hegel’in sofistikasyonuyla, bu tanımlamamızı şöyle açımlayabiliriz: Hegel yüksek soyutlama yeteneği ve kurduğu muazzam sistemle sınıflı toplumların en karmaşık ve en kompleksi olan kapitalizmi tarihin sonu olarak görür. Son derece soyut felsefi sistemi içinde tanrıyı, felsefi bir nosyonla mutlak tin olarak tanımlar, onun yeryüzünde sureti yine felsefi bir nosyon olarak mutlak akıldır ve mutlak aklı ise Prusya devleti, yani devlet simgeler.

Kısacave son derece yoğunlaştırılmış bir ifadeyle Gökyüzündeki Devlet, Tanrıdır. Yeryüzündeki Tanrı ise Devlettir.

KOMÜN REZERVİ

Kapitalizm katastrofun ve ölümün örgütlenmesidir. Kapitalizmde katastrof gündelik hayatın parçası haline gelir. Kapitalizm, yaşamın canını soğukkanlılıkla alır. Her yerde yaşamı tahammüden öldürür. Kapitalizm ölüm ve yıkım demektir.

Aşk, erdem, onur, cesaret, diğerkâmlık, sevgi, paylaşma komün gücüdür. Komünal değerlerdir.

Kardeşlik, eşitlik, doğaya uyum ve doğaya zarar vermeme komünün en temel özelliklerini belirler.

Komün insan, doğa ve yaşamı temsil eder. Komünün rezervi insanlığın, doğanın, tarihin ve geleceğin kendisidir.

Bu anlamda “komün yenilebilir ama asla yok edilemez”.

Hikmet Kıvılcımlı bu sözüyle komün, hayat ve gelecek diyalektiğini anlatır. Tarihten süzülüp gelen komün rezervleri, dinamikleri ve değerlerinin yaşaması boşuna değİldir.

Çünkü komün bugünün anti- tezidir.

ALEVİLİK VE KOMÜNALİTE

Alevilik, inanç ve dinlerin rahmi olan Anadolu ve Mezopotamya’da ortaya çıkmış, zaman kadar eski bir inanç sistemidir. Bir komün dinamiği olarak, devletli toplumları ve egemenleri sarsan özellikler taşımıştır. Her zaman ezilmiş ve yok sayılmıştır. Heteredoks karakterli bir inanç sistemi olarak, tarih boyunca yoksulların, ezilenlerin ve yok sayılanların inancı/ karşı duruşu olagelmiştir.

Alevilik, farklı inanç ve dinlerin doğum yeri olan Anadolu ve Mezopotamya’daki Şamanizm, Mazdeizm, Manizm, İslam, Hıristiyanlık, Zerdüşlük gibi inanç ve kültürlerle etkileşim içinde oldu.

Alevilikbu etkileşime, ayrıca tarih boyunca sistematik şiddet ve baskıya, İslam ve Sunni inancı tarafından sürekli bir şekilde asimilasyona tabi tutularak, absorbe edilmeye çalışılmasına karşın, kendi tarihselliği, özgünlüğü ve teolojisi olan, bağımsız bir inanç sistemidir. Alevilik (deyişlerde de vurgulandığı gibi) zaman kadar eski bir inanç sistemidir. Bu durum temel bir yön ve temel bir eksendir.

Alevilik senkretik bir olgu yani birbirinden farklı inanç ve düşüncelerin kaynaşımı/ birleşimi değildir.

Aleviliğin inanç temelleri, başka bir ifadeyle teolojisi özünde komünalite inanç sisteme dayanır.

Aleviliğin bağımsız, özgün ve kendi tarihselliği olan bir inanç sistemi olduğunu en somut Tanrı inancı, ibadet şekli ve ritüelleriyle görebiliriz.

Aleviliği İslam, Hıristiyanlık, Şiilik, Şamanlık, Zerdüştlük ve benzeri inanç ve dinlerin gölgesinde ya da bu inançların biriyle ya da bir kaçıyla özdeş görmek ya da türevi olarak tanımlamak son derece yanlış ve deforme edici bir tutumdur.

Aleviliğin tanrı inancı, komünalitenin tanrı inancını yansıtır. Alevilikte tanrı inancı Doğa- İnsan- Tanrı üçlü birliğine dayanır. Doğa(l) inanç sistemlerinde olduğu gibi insan, doğa ve tanrı bir bütünlüğün ifadesidir. Mikro kosmosla, makro kosmos arasında bir birlik ve bütünlük vardır. Makro kosmos zerrede konsantre olur, zerre makro kosmosun kendisidir.

Panteizm ve Animizmin karakteristik özellikleri Alevilikte de görülür. Tanrı her şeyde ve her yerdedir, “doğa tanrıyla doludur”. Semavi dinler olarak da adlandırılan dinlerde yani Yahudilik, İslamiyet ve Hıristiyanlıkta Tanrı soyut bir “varlıktır”.Tanrı yaratıcıdır. Hâkimdir, her şeye kadir ve her şeyin efendisidir. “Yerin yedi kat altı ve üstünde” olan varlıktır.

Alevilikte ise tanrı insanla birleşik ve somuttur. Yani tanrı insanın bilincinde, vicdanında, ahlakında ve yüreğindedir. Doğa- insan- tanrı üçlemesi sonsuz bir uyumun ve güzelliğin ifadesidir. Alevilikte Tanrıyla bütünleşme ve sevgi esastır. Can olmaya dayalı bir tanrı anlayışı vardır.

İslam’da Allah korkusu ve cehennem korkusu inanç sisteminin temelini oluşturur.

Alevilikte ise ikrar- besimseme, onama- esastır, İslam’da itaat esastır. Alevilikte insan Tanrı’yla özgür, eşit ve onayarak bütünleşir. İslamda insan kul’dur, biat edendir. İbadetin özü Allaha kulluk üzerinden belirlenir.

Alevilikte Tanrı inancının en güzel ifadesi ve yüksek bir felsefi derinliğe sahip, Hallac-ı Mansur’un “Enel- Hak” yani “ Ben Tanrı’yım” sözleridir.

XVI. Yüzyıl, Alevilik inancında bir momentti işaretler. Bu dönemde Doğa- İnsan- Tanrı üçlemesi, İslam’ın etkisiyle Allah- Muhammed- Ali üçlemesine dönüşür. Bu üçlemede somutlanan Allah inancı, birbirini etkileyen iki boyutta İslam’ın Allah inancından tamamem farklılık gösterir. Birincisi Allah bu üçlü birlikte ifade edilir, ikincisi Allah ve Muhammed, Ali kişiliğinde bütünleştirilir. Bu yaklaşım, “Allah birdir” diyen İslam’dan sonderece farklı bir içeriktedir.

İslam’da cennet ve cehennem ve öbür dünya inancı, İslam teolojisinin(Yahudi ve Hıristiyan teolojisi dâhil) temel noktalarını oluşturur. Alevilikte cennet cehennem yoktur. Cennette, cehennemde bu dünyadır, bu dünyadadır.

Önemli olan bu dünyanın manasını kavramaktır. Önemli olan manadır. Önemli olan hakikati aramaktır. Nesimi’de olduğu gibi varlık birliğiyle mana aranır, bu aynı zamanda kendini, varlığının manasını aramaktır yani tanrıyı aramaktır.

Alevi inancında ibadetin amacı cennet- cehennem korkusuyla cennete gitmek değil, bu dünyada “Kamil insan” olmaktır. Yani çok katmanlı manasının yanında, özce kendini aşmış, kendinle hesaplaşmış, insanın ulaşabileceği son mertebeye, cismani aşktan, ebedi aşka ulaşmış kişi olmaktır.

Alevilik inancı dört kitaba eşit bakar. Dört kitabı tanrıyla bütünleşmiş insanın en büyük yaratıcı değeri olarak görür.

Alevilikte inanç ve ibadet komünalitenin dışavurumudur. Bireysellik talidir. İnanç ve ibadet toplumsal kurtuluşa ve toplumsal amaca yöneliktir. Aleviliğin, yazılı tarih öncesi ve sonrası, her zaman yoksulların ve ezilenlerin inancı olması, komünal rezervlerini diri tutmuştur. Alevilerin inanç ve ibadetlerindeki (toplumsal) amaç ya da Alevilerin bütün amacı “Rıza Şehri’ni” yani iyilikle ve özgürlükle dolu, Tanrı’yla bütünleşmiş, kâmil insan olmuş bir mutlu toplumu/ erenlerin toplumunu oluşturmaktır. Rıza şehri eşitlerin şehridir. Oraya “yola” çıkarak, musahiplikle, yoldaşlıkla, yol kardeşliğiyle varılır. Rıza Şehri bir Alevi ütopyası olarak son derece dikkat çekici bir içeriğe sahiptir.

alevilikAleviler ibadetini Cem törenleriyle gerçekleştirir. Alevilik inancı ve teolojisinin temellerinden biri Cem’dir. Cem törenleri çok yönlü bir içeriktedir. Görgü Cemi, Düğün Cemi, Dar Cemi, Adak Cemi, Abdal Musa Cemi, Hızır Cemi, Muharrem Cemi, Saya Cemi gibi Cem törenleri vardır. Günümüzde ve kentleşme olgusuyla bugün ağırlıkta gerçekleştirilen Cemler, Eğitim Cemi içeriğindedir. Cemlerde semah dönülür. Kutsiyet advedilen bağlama çalınır, Gülbanklar( hepbirlikte dualar), nefes, Duazı İmam okunur. Cem sadece bir dinsel ritüel, icap değil hayata ilişkindir. İbadetin yani Cem tutmanın özünde, bir huzura çıkma, arınma, komünalitenin onayını alma vardır. Daha net bir anlatımlao güne kadar ki ahlaki ve insani pratiğinle Hak’kın ve Alevilik divanının huzuruna çıkılır, ruhsal bir yenilenme ve toplumsal onay amaçlanır.Kendini aşmak, kendinle yüzleşmek ve yüksek bir ahlaka ve erdeme ulaşmak ve bunların hepsini bir toplumsallığın ifadesi olarak gerçekleştirmek önemlidir.

Cem aynı zamanda iktidar ve otorite ilişkisinin, “bu dünyanın” reddiyesidir. Can olma/ biz olma/ insanın özü olma halidir. Canlar arasında kardeşlik, dayanışma ve paylaşma esastır. Komün kardeşliği inşa edilir. Cem semahla biter. Semah bir manada varoluşsal bir ritüeldir. Semah aşamalı bir dinsel ritüeldir. Üçüncü aşamasında artık benlikten kopulur. Manevi âlemde, benlikten sıyrılıp, tanrıyla özdeşilir, buluşulur.

Semah bir yanıyla da kadın ve erkeğin olmadığı canların kucaklaştığı, bir direniş ve varoluş biçimidir. Çünkü Alevilikte inanç varoluşsal bir içeriktedir. Alevilikte komünalitenin en karakteristik özelliği olarak kadın, erkek ayrımı yoktur. Herkes candır. Can herkestir.

Alevilik bir ortaklık toplumudur. Ortaklık, ortaklaşmacılık en temel komünalite değeridir.

Alevilikte ölüm ve yaşam bir diyalektik ya da diyalektik bir döngü olarak ele alınır. Komünalitenin en temel özelliklerinden biri olan bu anlayış, doğa(l) inanç sistemlerinin ayrılmaz parçasıdır. Alevilikte ölüm yoktur, biçim değiştirmek vardır. Nazım Hikmet, o muhteşem dizesinde ölüm, yaşam diyalektiğini şöyle anlatır: “ Elveda dünya, merhaba kâinat”. Alevilikte ölüm, Hak’ka yürümek, biçim değiştirmek olarak anlaşılır. Yani bir anlamda ölüm, mikro kosmosun, makro kosmosa karışması, makro kosmosla farklı bir şekilde bütünleşmesidir. Yani ölüm, yeni ve farklı bir başlangıçtır. Sonsuzluğun bir parçası ve sonsuzluk olma halidir.

Hz. Ali, Alevilik tanımlarının ortak paydasıdır. Ve başat bir role ve manaya sahiptir. Ama yine Alevilik üzerine yapılan tartışmalar, Ali kavramı üzerinden yürütülmektedir. Tüm ayrılıklar ve tartışmalar Hz. Ali’nin kim ve nasıl bir kimlik olduğu üzerine yöneliktir.

Ağırlıkta bugün yürütülen tartışmalar ve ayrılıkların ana teması “Ali’siz Alevilik” ve “ İslam’ın Aslanı Ali” uçlaştırılması şeklindedir. Ayrıca reel politik ihtiyaçlara uygun Sünnilik vurguları ve değerleriyle Hz.“Ali” kavramına yaklaşılmaktır. Uçlaştırılarak yapılan bu tartışmalar artık totolojik bir mahiyete bürünmüştür.

En başta Alevilik zaman kadar eski bir inançtır. On dört bin yılın varlığından bahsedilir. Ayrıca dünyanın on dört bin yıl başıboş döndüğü söylenir. Alevilik bir komünalite rezervidir. Tarihi de İslam ile başlamadığı gibi, Hz. Ali’yle de başlamaz. Böylesi bir yaklaşım Aleviliği, İslam tarihi içine sıkıştırmak ve buradan Aleviliği tanımlamak anlamına gelir.

Aleviler, bir realite olarak Ali’nin tarihsel kişiliği, yiğitliği, eşitlikçiliği, hak ve adaletten ve mazlumdan yana olma özellikleriyle, özce yüksek insani değerleriyle bütünleşmişlerdir. Aleviler, kendilerini Ali’nin bu vasıflarıyla özdeşleştirerek, “Kamil insan” olma yolunda ilerlerler. Bu tarihsel kişilik ve tarihsel imge, mistik yönleriyle birlikte Sünnilik değerlerindeki Hz. Ali kavramından hem içerik, hem yüklenen mana itibariyle çok farklıdır. Hatta alakası yoktur. Ali, Alevi toplumunun tarihsel gelişimi içinde bir inanç kültü haline gelmiştir. Ve kabul görmüş ve bütünleşilmiş bir gerçekliktir. Bunun üzerinden düşünmek ve tartışmak gerekir.

Ali’nin Alevilikte mistik bir imgeye dönüşmesinin çarpıcı örnekleri vardır. Alevilerin Ali’si Kırklar Meclisi’nde semaha duran Ali’dir. Tahta Zülfikar’ı olandır. O unvansız Ali’dir. Bazı bölgelerde Turna kuşuyla Ali arasında bağ kurulur. Turna kuşu kutsanır (Turna semahı turna kuşunun çeşitli hareketlerinden esinlenilmiştir) ve sesinin Ali’nin sesi olduğuna inanılır. Ayrıca saz, kutsanan ve saygı gösterilen bir müzik aletidir. Cemlerin ayrılmaz parçasıdır. Yine saz üzerinden mistik bir imge yaratılır. Sazın gövdesi Ali’yi, sazın kolu Ali’nin kılıcı Zülfikar’ı, on iki telini ise on iki imamı temsil ettiğine inanılır.

Alevilikte tüm komünaliteler gibi bütün canlı ve cansız varlıklara saygı gösterilir. Bir Kızılderili ihtiyacı doğrultusunda bizonu keserken, ona “bizon kardeş” diye hitap eder ve ondan özür diler, “kabilemin doyması için bunu yapmak zorundayım” der. Yırcalı köylüleri kesilmek istenilen zeytin ağaçlarına sarılarak korumaya çalışır. Onlara “oğlum” diye seslenir, direnişe rağmen ağaçların kesilmesinden sonra yanlarına gider, ağlayarak yerdeki ağaçları okşar, kucaklaşır ve öperek ve haklarının geçtiğini bilerek onlardan helallik ister. Bu komün ruhudur, komün kültürüdür. Benzer bir tavrı cem töreninde Alevi dedesi gösterir. Dede sazıyla kurban edilen koyuna “ kusura bakma seni incitmek istemiyoruz, ama etinle cemaati besleyeceğin için sana teşekkür borçluyuz” diye seslenir. Alevilikte ağaca, akan suya, yeni bitmiş çimene, dağa, taşa saygı ve özen boşuna değildir. Komünalitenin ruhudur. Komün inanç sistemindeki animizm ve panteizmin gündelik hayatın içinde kendini tekrar, tekrar göstermesidir.

Komünalite ve doğa(l) inanç sistemleri üzerine yapılacak tartışmalar, totolojik ve kakafoniye dönüşen tartışmaları bir düzeyde bitirecek içeriktedir. Bunun altını çizmekte yarar görüyorum.

ALEVİ TARİHİNDEKİ KRİTİK MOMENTLER

Alevilerin tarihi, farklı komünalitelerin tarihlerinde yaşandığı gibi kırılmalarla, sistemli asimilasyon ve diskriminasyon politikalarıyla geçti. Kritik ve yıkıcı momentler yaşandı. Aleviler her şeye karşın inançlarını ve yaşam felsefelerini yeniden üretmeyi başardı. Ağırlıkta Türkleştirme ve İslamlaştırma şeklinde biçimlenen bu momentleri kısaca şöyle açıklayabiliriz.

Vurgularımız Anadolu Aleviğine yöneliktir. Yer yer Anadolu dışı Aleviliğe değindik.

I.Momenti 1232 yılı olarak kabul edebiliriz. Bu moment Alevi inancının doğal paradigmasının kırılması olarak ele alınabilir. Moment, XIII. Yüzyılın ilk çeyreğini Selçuklular dönemini ve I. Alaaddin Keykubat’ın iktidar yıllarını içerir. Dönem, Alevi inancının İslam kavramlarıyla kuşatılması ve Aleviliği İslam tarihi içinde tanımlayan adımların atılmasıyla dikkat çeker. I. Alaaddin Keykubat’ın, Alevi dedelerine “seyitlik” belgeleri vermesi önemli bir merhale olur. Bu belgelere göre her Alevi dedesi, her seyit, İslamın Ehl’i Beyt soyundan birisine bağlanır. Alevilik inancının içine böylece Sunni inancının değerleri ve sistematiği sokulmaya çalışılır.

Bu dönem dalgasal biçimde gelişen Babai İsyanları’yla kapandı. Babai İsyanları, momenti kırıcı bir etki yarattı. İsyan, Selçuklu zulmüne karşı, başta Alevilerin, Hıristiyan ve diğer gayrimüslimlerin birlikte ayaklanmasını simgeledi.Dönemin en büyük halk hareketi ve isyanı olarak tarihe geçti.

hqdefaultII. Momenti, 1511- 1526 yılları olarak görebiliriz. Bu moment Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş dönemi olarak kabul edilen, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemini kapsar. Aynı yıllar Savefi Devleti’yle ve Şah İsmail’le savaşılan dönemi içerir. Bu dönem Alevilere yönelik yoğun kıyım ve katliamların yapıldığı yıllardır. Ama aynı moment yaygın isyan ve ayaklanmalara sahne olur. Celali İsyanları, Şahkulu İsyanı başlıca isyanlar olarak dikkat çeker. Alevilerin ve ezilenlerin büyük direnişçi ozanı Pir Sultan Abdal’da bu dönemde yaşar ve o muhteşem dizelerini yazar. 1526 yılında Hacı Bektaşi Veli’nin torunu Şah Kalender Çelebi önderliğindeki isyan ise dönemin sonunu işaretler. Şah Kalender, 40 bin kişilik isyancı ordusuyla Maraş, Adıyaman, Malatya hattında etkili bir güç olur. Osmanlı ordusu karşısında direnç gösterir. Osmanlının, beylere toprak verileceği vaatlerinde bulunarak, isyanın gücünü parçalama taktikleri ve askeri gücü karşısında, isyan dalgası zayıflar ve ardından yenilgi gelir. Alevilere, gayrimüslimlere ve yoksul köylülere karşı büyük bir kıyım gerçekleşir. Şah Kulu İsyanı Alevi tarihinin en büyük ve sarsıcı isyanlarından biridir.

Yenilgi süreci Alevilik doğal inanç paradigmasına yönelik ikinci büyük saldırıya yol açar. Alevilik inancında İslam figürlerinin, kavramlarının etkisi artar. Doga(l) inanç sisteminde ya da Alevilik tanrı inancında somutlanan Tanrı- İnsan- Doğa üçlemesi,(metamorfoza uğrar)bu dönemde Hak- Muhammet- Ali üçlemesine dönüşür. Bu üçleme ikame edilir. Bu adımlar Alevilikte, İslam ve Sunni inanç sisteminin etkilerinin artmasını göstermektedir.

III. Momenti, 1826 yılında Yeniçeriliğin kaldırılması olarak ele alabiliriz. Yeniçerilik, 1826 yılında II. Mahmut döneminde kaldırıldı. Vaka-i Hayriye- Hayırlı Vaka olarak resmi tarihte yer alan bu olay, Alevi inancına yönelik yeni saldırıları beraberinde getirir. O zamana kadar bütün isyanların, ayaklanmaların ya da “ kazan kaldırmalarının” müsebbibi Yeniçeriler görülür. Büyük katliamlarla Yeniçeri Ocakları kapatılır. Böylece Osmanlı ordusunun kuruluşu ve örgütlenmesinde önemli rol oynamış Alevi- Bektaşi öğretisinin etkisi ortadan kaldırılmak istenir. Yeni Alevi ve Bektaşi katliamları yaşanır. Bu tarihten sonra Alevi dergâhlarına camiler inşa edilir. Dergâhlara Nakşibendî şeyhleri atanır. Dedelik, Babalık makamı Nakşibendî şeyhlerine bağlanır.

IV. Momenti 1923’ten günümüze kadar getirebiliriz. Bir asıra yaklaşan bu dönemde bir dizi iç momentte yaşandı. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu yeni bir moment kabul edilebilir. Kemalist iktidarın çıkardığı ve bir modernleşme projesi olarak sunulan kanunlar, Alevilerin inanç ve ibadetlerine yönelik saldırıları içerdi. En başta 1924’te tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1926 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması bu yöndeki temel hamleler olarak dikkat çeker.

Kemalistlerin ulus devlet projesi monolitik bir toplum inşası anlamına geldi.

Mustafa Kemal Türk- İslam sentezinin ilk başlatıcısı olarak hareket eder. Üniform bir toplum,  yaratılması yönünde kararlar alır. Üniform toplum; Türk, İslam, Sünnilik eksenli belirlenir. Monolitik yapıyı bozan herşey, Kürt halkının ulusal hakları ve özgürlüğü, komünistlerin varlığı ve örgütlenmesi, başta Alevilik gibi heteredoks karakterli her inanç tehlike olarak görülür. “Modernleşme projesinin” somut adımları asimilasyon, sürgün, katliam, tenkil, kültürel, siyasi, fiziki soykırım olur.

Mustafa Kemal, 1926 yılında diyanet aracılığıyla Elmalı Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri yazdırır. Yolladığı talimatta “ Tek millet, tek din, tek mezhep, tek bayrak” anlayışına uygun, tek dinin ve mezhebin çerçevesini çizmektedir.  Talimattaki vurgu şöyledir: “Başta Alevilik olmak üzere Ehli Sünnet dışındaki görüşlere ve Hanifelik dışındaki diğer Sünni mezheplerin görüşlerine tefsirde yer verilmemesi, hüküm içeren ayetlerinde, Türk- İslam geleneği gözetilerek yorumlanmalıdır.”

Bu ve benzeri hamleleri, 1935 çıkarılan “ Tunceli Kanunu” izler. Demiryolları ağlarıyla bölgeye ulaşım ve askeri nakil kolaylaştırılır. Mustafa Kemal’in tüm siyasi erki kontrol ettiği koşullarda, İsmet İnönü’nün askeri ve siyasi koordinasyonu ve yürütümüyle Dersim bir anlamda kuşatılır. Ardından 1938 Dersim katliamı gerçekleşir. Büyük kıyımınla birlikte Dersim ve çevresi boşaltılır.

Dersim bir bölgeyi simgeler, bölge Alevi Ocaklarının ve dergâhlarının çok yoğun bulunduğu bir coğrafyadır. Alevi geleneğinin ve inanç sisteminin en doğal ve en sahici yaşatıldığı bir merkezdir. Dersim katliamı çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Bir yandan tekçi, üniform bir toplum yaratmayı amaçlayan Kemalistler, diğer yandan Alevilerin önemli bir inanç merkezini dağıtmayı, köklerinden söküp atmayı ve Kürt halkının ulusal direnişini kırmayı amaçlamıştır.

TC. Tarihi benzer uygulama ve pratiklerin tarihidir. Aleviler için cumhuriyet tarihi içinde önemli ikinci iç kırılma, 12 Eylül Faşizm’i döneminde yaşandı. 12 Eylül bir karşı devrimdi. Türkiye’de devrimci demokrat güçler için yıkıcı sonuçlar yarattı. Aleviler içinde yakın tarihin en önemli kırılması 12 Eylül faşizmi döneminde gerçekleşti. Türk- İslam sentezinin en yoğunlaştırılmış hali devreye sokularak, sistematik baskı, tenkil, katliam ve asimilasyon politikalarıyla Aleviler ve Kürt halkı bastırılmak ve köleleştirilmek istendi. Şiddet sistemleştirildi. 12 Eylül bir korku dinamosu gibi işledi. Kitlesel tutuklama ve işkencelerle korkunun yaygınlaştırılması amaçlandı. Ama aynı dönem bir başka yanıyla Alevilerin yeniden ayağa kalkışını simgeledi. 1980’leri ortalarından itibaren Alevilerin kentlere göçü yoğunlaştı. Göçün ve metropol yaşantısının Alevi halkı için sosyo- ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo- psikolojik sonuçları oldu.

Kökleri Türkiye kapitalizminin gelişim momentlerine biçimlenen kır- kent ilişkisi ve kentleşme ve göç olgusunun ilk dalgası 1945’ten sonra başladı. İkinci dalga 1960’lı yılları kapsadı. Üçüncü dalga 1970’lerin ortalarında gerçekleşti. Dördüncüsü 1980’lerin ortasından günümüze devam etti. Aleviler bu dalgaların bütününde önemli bir yer aldı. Özellikle 1980’lerden günümüze kadar süren göç ve kentleşme olgusu önemli sonuçlar yarattı. Aleviler inançları ve örgütlenmelerini kentlere ve kent sosyolojisine uygun biçimlendirdiler. Bu noktada özellikle Avrupa’da, kıta düzeyinde örgütlenmeler dikkat çekti.

Kentleşme ve Alevilik başlı başına sosyolojik bir araştırma konusu olarak önem taşımaktadır. Kentleşme, kapitalizmin Aleviliğin komünalite özelliklerini yıkıcı, tahrip edici ve aşındırıcı etkilerde bulundu ama bir başka boyutta örgütlenme, kolektif yeniden şekillenme ve kolektif bilincin gelişmesine katkı sağladı. Bu paradoksi durum önümüzdeki dönemin temel problematiği olarak gündemde kalacaktır.

Alevi açılımı adı verilen AKP iktidarının 2009’da başlattığı hamleler Alevi sorununda yeni bir dönemi ya da iç momenti simgeledi. Rafine bir asimilasyonu içeren bu politikayla, rafine bir Sünnileştirme ve devletleştirme taktiği izlendi. Bu politikanın somut yansıması ve simgesi cami-cemevi projesi ve Alevi dedelerine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından maaş bağlanması oldu.

ALEVİ TARİHİ ASİMİLASYON VE KATLİAMLAR TARİHİDİR/ALEVİ TARİHİ İSYAN VE DİRENİŞ TARİHİDİR

Alevi tarihi bir yanıyla asimilasyon ve katliamlar tarihidir, diğer yanıyla isyan ve direnişin, boğun eğmemenin tarihidir.

Aleviler sistemli asimilasyona ve diskriminasyona tabi tutuldu. Anadolu topraklarında bunun semah_nedir_12biçimlenişi önce İslamlaştırma, Sünnileştirme, Sünni değerlerine içerilme şeklinde gelişti. 20. Yüzyılın başından itibaren Türk- İslam sentezi asimilasyonun temel eksenini belirledi.

Aleviler her komünalite gibi yenildiler ama komünalitenin yok olmaması gibi, varoluş dinamiklerini korumayı başardılar. Aslında ontolojik bir mücadele yürüttüler. Tarih boyunca egemenler bu yok edilemeyen komünalitenin etkisizleştirilmesi, içten çürütülmesi, devrimci dinamiğini yok edilmesi, sisteme ya da egemen güçlere tabi olması için sistemli şiddet ve asimilasyon politikaları uyguladı.

Asimilasyon politikaları ve taktiklerinin Alevi inanç ve yaşam tarzında farklı düzeyde etkileri oldu. Tarih boyunca izlenen katliam ve şiddetle birlikte uygulanan sistemli asimilasyon politikaları, bazı deformasyonlar ve metamorfozlara neden olsa da, Aleviliğin özü, ruhu, doğal paradigması korundu. Alevilerin direniş savaşı, aynı zamandabir diriliş savaşına dönüştü.

Asimilasyon politikalarını ve Aleviliğe ilişkin temel yaklaşımları şöyle tanımlayabiliriz:

Alevilik düşünce ve inanç kaynaklarının tahribi ve çarpıtılması; Alevi inancına yönelik İslamlaştırma ve Sünnileştirme politikalarının bir yansıması olarak temel referans eserlerde bazı tahribatlar yapıldığı, bazende Alevi önderlerinin baskıya karşı “takiye” yaptığı iddia edilmektedir.

Aleviliğe ilişkin İslamın özüdür vurgularının yapılması; Bu vurgu bir yanıyla Alevilerin baskı ve şiddete karşı çarpık bir korunma refleksi içermektedir, diğer yanıyla bir İslamlaştırma politikası ve Aleviliğin içinin boşaltılması taktiğidir. Aleviliğin bir doğal inanç paradigmasına sahip olduğunu ve bir komünaliteyi ifade ettiğini yukarıda belirtmiştik.

Alevileri “gerçek” Türk ya da Aleviliğin gerçek Türklük olduğunu yönündeki iddialar, bu yaklaşım Türk İslam sentezinin aktüelleşmiş biçimidir. Özünde dar milliyetçi, indirgemeci ve içerik bozucu bir yaklaşımdır. Alevilik, en başta her insanı can görenve insanın ontolojisini sevgi ve doğal harmoni üzerinden kuran bir inanç sistemidir. Yetmiş iki milleti kardeş ve bir addeden bir anlayış hiç bir milliyetçi kalıba sığmaz.

Diğer bir yaklaşım Kürt aydınları ve Kürt Alevileri tarafındanileri sürülen ve içinde(Türk- İslam sentezine karşı) bir reaksiyonu barındıran, Kürt özgürlük hareketinin gelişiminin de etkisiyle “Aleviliğin Kürtlük” olduğu yönündeki yaklaşımlardır. Bu yaklaşım da problemlidir ve bir komünalite ve doğa(l) inanç sistemi olan Aleviği anlamamanın ifadesidir.

Bu yaklaşımın türevi, kendisi de bir başka komünalite olan ama inanç sistemleri ve paradigmalarının son derece farklı olduğu Zerdüştlüğü, Alevilikle özdeşleştirme eğilimidir. Evet aynı coğrafyalarda doğan, benzer tarihsel süreçlerden geçmiş, inançlar arasında bir etkileşimden söz edilebilir ama özdeşleştirici yaklaşımların bilimsel bir boyutu ve manası yoktur.

Aleviliği yanlızca bir kültür ve felsefe olarak gören anlayış da problemli bir yaklaşımdır. Sosyalist çevrelerde yaygın olan bu anlayış, kendini değişik versiyonlarda (Aleviliği sadece bir yaşam biçimi olarak görme, indirgemeci bakışla ele alma veya sadece tasavvufi boyutuyla ilgilenmek gibi) dışa vurmaktadır.

Alevilik bir inançtır. Bir tanrı anlayışı, ibadet şekli ve inanç ritüelleri vardır. Ama bunun yanında bir komünalitedir. Aynı zamanda bir felsefe, yaşam tarzı, muazzam bir kültürel birikimdir. Felsefesinde materyalist öğeler (ilk çağ materyalistlerinin etkileri, Heraklit, Zenon yani Stoacılığın ve Epikürcülüğün izleri vardır), yaşam tarzında ortaklaşmacı yanlar taşır. Alevilik bu tanımlamaların içiçe geçmiş bütünüdür. Alevilik felsefesinin diyalektik materyalizmle bir alakası yoktur. Felsefesinde ciddi derecede metafizik öğeler taşıdığı unutulmamalıdır. Ayrıca Alevilik Marksist bir öğreti değildir. Bunu vurgulamamızın nedeni bir alt çizmedir. Kısacası Alevilik tek bir boyutta izah edilemez. Alevilik en başta bir komünalite ve bir inanç, düşünce, onlolojik bir boyut, bir felsefe ve yaşam tarzının sentezidir. Komünalite onun ontolojisi, inanç onun ruhudur.

Alevileri apolitik bir yığına dönüştürmeyi, muhalif özünü deforme etmeyi ve sisteme entegre etmeyi hedefleyen yaklaşımlarda dikkat çekicidir. Devletçi bir tutumu ifade eden bu yaklaşım, ağırlıkla CHP’nin izlediği politikalarda kendini dışavuruyor. Alevi kitlesini araçsallaştırmayı hedefleyen politikalarla, Aleviliğin taşıdığı devrimci potansiyel eritilerek, böylece Alevilerin devrimci ve sosyalist hareketle kuracağı rezonans engellenmeye çalışılıyor.

Alevilere yönelik sistemli asimilasyonun en somut yansımalarını çıkarılan yasalarda görebiliriz. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte çıkarılan yasalar asimilasyona, “yasal” bir görüntü vermeye ve asimilasyonun sistemli, derinlikli ve acımasız bir şekilde yürütülmesine yaramıştır. Hatta bu yasaların bir modernleşme projesi olarak sunulması ve bunun sol içinde dahi etki yaratması trajiktir. Kemalizm ve modernleşme, 1923 ve aydınlanma üzerine yapılan methiyeler düşündürücüdür. Anlaşıldığı gibi bu trajedi hala sürmektedir. Sosyalist hareketin yeniden ayağa kalkmasında, reorganizasyonunda Kemalizm ve ulusal sorunla ilgili sistemden devrimci bir kopuş gerçekleştirememesinin stratejik rolü vardır.

Alevilikle sosyalist sol arasında ilişkisi özellikle 12Eylül sonrası sancılı gelişti. Sosyalist solun ağırlıktaki bir kısmı Aleviliğin tarihsel devrimci özünü, komünalite dinamiğini görmedi ya da anlamadı.

Genel yaklaşım, Aleviliği araçsallaştırıcı eksende oldu. İki boyutta şekillenen bu araçsallaştırıcı tutumun birincisi, siyasal İslamın yükselişine karşı, AKP karşıtlığı üzerinden, aydınlanmacı bir yaklaşımla, laik zeminde, Aleviliği mücadelenin yedeğine alan, indirgemeci tavırdır. Diğer bir ilişki kurma biçimi ise faydacı temelde, kadro devşiren, sekter bir tutumdur.

Çok az sayıda siyasal özne Aleviliğin tarihsel devrimci özünü kavrayarak, Alevi örgütlenmesini Alevilerin özgür varlıklarıyla, bağımsız, inanç temelinde, kendi talepleriyle, özgürce örgütlenmesi olarak gören ve bu perspektifle, ne sosyalist indirgemeciliğe düşen, ne de bu örgütlenme içinde sosyalist kimliğini eriten, karşılıklı etkileşimi esas alıcı tutum sergilemektedir. Bu etkileşimin diyalektiği içinde tarihsel dinamikle, sosyal dinamiklerin rezonansını kurmaya çalışmaktadır.

İSYAN VE ALEVİLİK, TARİHSEL DEVRİMCİ BİRİKİMLER

Alevilik tarihi isyan ve direnişin tarihidir.

Kerbela Katliamı (680), Alevi inancının en önemli olayıdır. İmam Hüseyin’in Yezit’e biat etmemesi bir direniş semboldür.

Alevi teolojisinin en muhteşem kimliklerinden biri Hallac-ı Mansur’dur. “Enel Hak” sözü İnsan- Tanrı- Doğa üçlemesinin en konsantre ifadesidir. Bu tanım, Alevi inanç sisteminin bir komünal inanç sistemi olduğu gösteren bir paradigmadır. Alevi inancının heteredoks niteliğini, felsefi köklerindeki paganizm ve animizmi işaretlemektedir. Hallac-ı Mansur direnişin kristalizasyonudur. Derisi diri diri yüzülse de, vücudu yakılsa da(922), Halac-ı Mansur bir manifestodur. Alevi inancının düşünsel ve inançsal iskeletini oluşturur.

Baba İshak Ayaklanması (1239), Anadolu halk hareketleri içinde tarihsel bir öneme sahiptir. Selçuklu devletinin zulmüne karşı Aleviler, yoksul ve ezilenler ayağa kalmıştır. Ayaklanma zorlukla bastırılmıştır.

Şeyh Bedrettin İsyanı (1416), Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’le birlikte gerçekleşen bu büyük isyan hareketi, Alevi komünalitesinin devrimci ve tarihsel dinamiğini gösteren en önemli ayaklanmadır. Vahdet-i Vucüd ekolünden gelen Şeyh Bedreddin’in düşünceleri ve uygulamaları(yani eşitlik ve ortaklaşa üretim ve paylaşım), “modern sosyalizmi” çağrıştıran olağanüstü pratiktir. Şeyh Bedrettin’in öğretisine göre  “ Tanrı herkesi topraktan yaratmıştır; dolayısıyla toprak ortaktır.”

Şahkulu İsyanı (1511), Osmanlı yönetimine karşı, yoksul Alevi, Hıristiyan, Müslümanların baskı ve ağır vergilere karşı ayaklanmasıdır. İsyan Yavuz Sultan Selim tarafından şiddetle bastırılır. İsyancıları bir kısmı Savafi devletine sığınır. İsyancılar bu sefer Safavi hükümdarı tarafından vahşice katledilir.

Koçgiri (1921), Dersim İsyanı (1938), Türkiye Cumhuriyeti’nin “kuruluşunun” hemen öncesi ve “kuruluş” sonrası en önemli isyanlardır. Yine aynı isyanlar, Alevi sorunu ve Kürt sorunun içiçe geçtiği isyanlar olarak dikkat çeker. Kemalizmin niteliğini çıplak bir biçimde gösteren, tekçi anlayışının ve üniform bir toplum yaratma projenin somut pratikleridir. Aynı zamanda Yoksul, ezilen Alevi- Kürtlerin dizginsiz öfke ve kararlığını ve isyan kültürünü gösteren önemli ayaklanmalardır.

Bu belli başlı isyan ve ayaklanmaların yanında Aleviler, her zaman geçmişte olduğu gibi, yakın tarihin de en önemli ilerici, devrimci dinamiği oldu. Siyasal tarihin her kritik momentinde aktif olarak yer aldı. Cumhuriyet tarihi içinde Dersim Katliamı’ndan Maraş’a, Sivas’a, Çorum’a, Gazi Mahallesi’ne, Sivas (1993) ve Gezi Ayaklanmasına kadar katliamlara maruz kaldılar. Ama her katliam Alevilerin yeniden dirilişi oldu. Egemenlerin Aleviliğe yönelik sistematik, asimilasyon, katliam, sürgün politikaları sökmedi. Alevilik her zaman o muazzam komünalite geleneğinin enerjisi, birikimi, ruhuylabir nevi kendi küllerinden, kendini yeniden yarattı.

TARİHSEL DEVRİMCİ DİNAMİKLE, SOSYAL DİNAMİĞİN REZONANSI

Alevilik bir komünalitedir. Bir komünalite geleneğidir. Daha önce genişçe belirttiğimiz gibi Alevilik, bir inanç sistemi, komün gücü, ontolojisi, felsefesi ve yaşam tarzıyla tarihsel devrimci bir dinamiktir.

Kıvılcımlı’nın ifadesiyle, bu tarihsel devrimci dinamikle/tarihsel devrimle, kapitalist toplumun sosyal dinamiğini/sosyal devrim imkânını yaratan işçi sınıfının rezonansa girmesi yaşamsal önemdedir. Bu durum muazzam bir devrimci enerjinin açığa çıkması demektir.

Alevilik anti- kapitalist devrimci bir dinamiktir. Kadın özgürlük hareketi, ekolojik hareket, LGBTİ, hayvan özgürlük hareketi gibi. Bu anti- kapitalist dinamik ve alanları bir potada birleştirecek güç, mücadelelerin birliğini yaratacak ya da sosyal anafor olacak güç, işçi sınıfıdır. Yoksa tekil ve alan düzeyinde kalan mücadelelerin boğulması yüksek bir olasılıktır. Kapitalizm yıkıcılığı ve katastrofu bu alanlar arasında yüksek düzeyde kesişim sağladığı bir tarihsel konjonktürden geçiyoruz.

Tekrar etmekte fayda var. Alevilik yani tarihsel devrimci dinamiğin, sosyal devrimci dinamikle rezonans kurması zorunludur. Bu zorunluluk modern komünalitenin önünü açacak olanaklarla doludur.

Eğer bu gerçekleşmezse süreç içinde ve kapitalizmin yüksek absorbe etme gücü karşısında bu dinamiğin gericileşme riski, düzen sınırları içine çekilme tehlikesi vardır.

Bu konuda bugünden hem devletin (Alevi açılımı gibi), hem de bazı Alevi çevrelerinin(Cem Vakfı gibi) adımlar attığı herkesin bildiği gerçeklerdir.

Ayrıca bugün faşizmin ilk hedeflerinden ve iç savaş konseptlerinden biri Alevilerdir.

Gün hızla derlenip, toparlanma günüdür.

Kavgaya hazırlanma günüdür. Tarihsel isyan geleneğimizden beslenerek, “No Pasaran” deme günüdür.

Komün gücümüze yaslanma günüdür.

Anti- kapitalistdinamiklerin ya da güçlerin mücadele birliğini yaratmak, son derece acil bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

*5 Şubat 2016 tarihinde, Nürnberg Alevi Kültür Merkezi’nde “Alevilik ve Komünalite” başlığıyla yapılan sunumun deşifrasyonudur.

** Sunumun Alevilikle ilgili bölümünde, arkadaşım Haydar Arıkuşu’nun Alevilik üzerine yaptığı çalışmasından yararlanıldı.

Yorum Yaz

5 × two =