Paylaş

Maraş’ta Bir Çığlık: “Beni Sen Öldür”

19-24 Aralık 1978. Memleket tarihine adını katliam olarak yazdıran kanlı zamanlar. Maraş kıyımının üstünden 37 yıl geçmiş. Bir insan ömrünün yarısı denecek kadar bir zaman. Aziz Tunç’un “Maraş Kıyımı” adlı ilk kitabının ardından “Beni Sen Öldür”adlı insana acı veren çalışmasını okudum. Ne kadar yakışır bilemiyorum ölüm ve katliamlar üzerine bir çalışma için “iyi bir kitap, güzel bir çalışma” demek. İnsan iyi bir kitabı okudukça yol alır, sen okudukça yürüyemez oluyorsun acıdan, kinden, nefretten. Her satırı kan revan içinde, her satırı ölüm kusanların bir soykırım cinayeti… “Maraş Maraş, Kanlı Maraş” dedikleri bir yer, bir kent. Acısını, ağıtını, yarasını içine gömen bir kent.

Aralık ayını aralayan bir katliamdır Maraş. Adaleti yaralı bir tarih. Davası mahşere bırakılmak istenen bir Maraş. Kayıp ölüler, kayıp mezarlar, yitik yaşamlar kenti Maraş. Özüne düşmanlaştırılan, sesini yere gömen, kana gömen bir kent. Tıpkı Dersim gibi. Bugün Şengal’de, Kobani’de, Cizre, Silvan, Nusaybin, Kerboran ve Sur’da gördüklerimiz, tanık olduklarımız. Katillerin kendisi ve kendilerini ifade ettikleri sembol ve siyasal adları farklı olsa da aynı zihniyetin, aynı siyasal düşüncenin katliamcı güçleridir. Kodları da bir, yaka numaraları da. Soy ağaçları aynı. Maraş’ta insanları çoluk çocuk demeden en ilkel aletlerle, en ilkel biçimde öldüren, katleden, bundan haz duyan, sürekli olarak ölüm üstüne ölüm eken, insan çığlıkları arasında, yakarışlar karşısında tekbir sesleriyle ölüm kusanlar ile Şengal’de kelle keserek tekbir getirenler arasında ne fark var? Sivas’ta diri diri yakarak tekbir getirenler ile Kobane’de tekbir getirerek ölüm hücumuna geçenler arasında ne fark var? Hepsi aynı zihniyet, aynı güçler, aynı fikrin ürünleri. “Devlette süreklilik esastır” demişti Demirel. Evet, devletin sürekliliği katliam serileriyle sürüyor. “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz” demişti Demirel Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurarken devlet diliyle. Evet, devletin dilinde süreklilik sürüyor bugünde. Demirel “Devlet bazen rutinin dışına çıkar” demişti. Evet, devlet rutinin dışına çıkarak sürekliliğini koruyor bugün.

Aynı kumaştan dokunmuş bunlar. Aynı terzinin dikişleri. “Beni Sen Öldür” kitabını okuyunca bunu daha iyi görüyor, anlıyor, tanıyorsun. Kitabın adı insana ürkütücü geliyor. Bir arkadaşım “Böyle kitap adı mı olur?” demişti. Bu memlekette katliamları en iyi anlatan özlü bir sözdür; kitap da olur, şiir de olur, ağıt da.

Ümmühan adlı bir kadın katliamın içinde katillerin karşısında eşine haykırıyor, yalvarıyor beni bunların eline teslim etme, “Beni sen öldür!” diyor. İnsanın yüzyıllar da geçse unutmayacağı bir çığlık bu. Bir yaşlı dede, yeğeninin ona emaneti çocuğu için, “Ona kıymayın, o emanet” deyip, “Beni öldürün” yakarışı insanın kulaklarından çıkmıyor. Aziz Tunç onlarca insanla, dönemin, katliamın mağduru ve tanığıyla görüşmüş, bire bir bunun yaşanmış öyküsünü yazmış. Böylesi bir kitabı yazmak da kolay değil, biz okurken bu kadar zorlanıyorsak, yazarken kim bilir ne denli sancı çekmiştir yazar.

Bir genç kızın babasıyla kardeşinin kendi bluzuna damlayan kanlarını, onlardan hatıra diyerek çeyizinde koruması nasıl bir duygu, nasıl yük değil mi? Cansız bedenlerini kucaklıyor, kana bulanıyor bluzu. Onlara sarılıyor ve bluzunu çeyizine koyuyor. Katliamı unutmama duygusudur bu. Çeyiz sandığı onun en büyük hatırasıdır.

Guro, Minehöyüklü, yeğenlerinin cenazesini arıyor, parça parça edilmiş, lime lime kesilmiş insan bedenleri arasında. Gazeteciler bir fotoğraf karesinde yakalıyor onu bir an için. Ardından cenazelerini ararken kendi cenazesi de karışıyor aralarına. Kanı kanlarına karışıyor. Yıllarca komşuluk yapmışlar, yıllarca birbirlerinin dert orağı olmuş, acılarını, sevinçlerini paylaşmış insanlar, katliam günlerinde katilleri olmuş. Ne korkunç değil mi? Evlerine almamış, kapılarını kilitlemişler ve ölümlerini seyre durmuş çoğu. Yaralı gözlerinin önünde, can çekerken insanlar, onlar yağmaya talana durmuşlar varlıklarını. İnsanlık adına ne korkunç, ne iğrenç, ne büyük zalimlik değil mi?

"Maraş katliamında direnişi örgütleyip direnen güçlerden Devrimci Halkın Birliği Veysel Kalkandelen, Mithat Bozkurt, Haci Bektaş Bozkurt, Yusuf Lakap, Ali Doğan ve Mehmet Kınık ile Dev-Savaş Mehmet Mengücek adlı taraftarını şehit verdi." Maraş’ta sadece yaşayan halklar öldürülmedi, aynı zamanda Maraş katliamının katillerine karşı açılan davaya bakan, katledilen halkı savunan avukatlarda birer birer öldürüldü. Halk adeta yargı sürecinde de savunmasız bırakıldı. Katilleri aklandı, sonraki yıllarda da milletvekili olarak ödüllendirildi. Kitabın her sayfasında bunun örneklerini okuyorsunuz. Artık yeter, edibese demek geçiyor içinizden.

Maraş’ta bir ses: “O Emanet”

Maraş’ın hesabı görülmedi daha. Maraş katliamını kınamak, protesto etmek, o günü hatırlamak ve ölen canları anmak hâlâ yasak Maraş’ta. Daha da ötesi Maraş katliamının üzerinden 37 yıl geçmesine karşın Maraş’ta kayıp mezarlar var. Yağmalanmış, el konulmuş dükkânlar, evler, arsalar, tarlalar var. Mahkeme kayıtlarına “adli bir dava” gibi geçmiş Maraş katliamı. Bu katliamda öldürülenler, yaralananlar, sakat bırakılanlar adi bir suçlu niteliğinde değerlendirilmiş yargı tarafından. Katliamın hesabını sorma vebali bugün yaşayanların omuzlarındadır. Bu aynı zamanda Maraş katliamında yaşamını yitirenlerin; herkese, bugüne, geleceğe olan emanetidir. Bu vebal ağırdır. Çünkü Maraş’ta anne karnında katledilen bebelerin, her yaştan insanlar üzerinden gerçekleştirilen bir katliamda yaşamını yitirenlerin vebalidir bu. Bir dedenin yeğeninin çocuğu için katillere “ona kıymayın, o emanet” haykırışı gibi bir emanettir bu. Maraş bir katliam ama nasıl bir katliam? Bazen bu katliamın tablosunu yaparken, tarihini yazarken tek yanlılığa, tek yönlülüğe düşülüyor. Tarihi gerçekler olduğu gibi yansıtılamıyor. Duygusal bir tarih anlatımına dönüşüyor bazen. Bunun için o günleri iyi hatırlamak,doğru yansıtmak ve aktarmak gerekiyor. Maraş,Alevilere yönelik bir katliamdır. Maraş Kürt Alevilere yönelik bir katliamdır. Bu doğru, ama eksik bir tespit. Maraş aynı zamanda o dönem içinde bir SOL KIYIMDIR. Devrimcileri, sosyalistleri katletmeye, Maraş’tan silmeye yönelik bir katliamdır.

Katliam başlangıcında TÖB-DER üyesi iki öğretmen (birisi Türk ve Sünni inanç kökenli,Hilmi toy 1 diğeri de Kürt ve Alevi inanç kökenli) solcudur. Devrimcidir. Türk olan Mustafa Yüzbaşıoğlu adlı öğretmen o dönemin gazetelerinden Halkın Yolu gazetesi okurudur. Katliam boyunca katlettikleri insanlara “Komünistler Moskova’ya, Moskof uşakları, Komünistlere ölüm!” gibi sloganlar atarak saldırırlar aynı zamanda. Kendilerinin yaktığı, bomba attığı sinemayı ve camiyi “komünistler yaktı, camiye saldırdı” diyerek ve gerici halkın tepkisini örgütleyerek saldırırlar. Maraş ilçeleri ve Maraş merkezde o dönem aynı zamanda sol güçler giderek güçlenmekte, solun etkisi artmaktadır. Saldırıyla bunun da önüne geçmek istemektedirler. Sadece Maraş’ta değil, Türkiye’nin bütününde solun güçlenmesi, bir halk hareketi olma gerçekliğini yakalaması; devleti ve faşist diktatörlüğü korkutmaya başlamıştır. Önüne geçmenin yollarını aramaktadır. İşte Maraş katliamı ile bunun yolları açılmak istenmiştir. Maraş katliamı ile birlikte 19 ilde sıkıyönetim ilan edilerek 12 Eylül Askeri Cuntasına gidişin bir yol temizliği yapılmak istenmiştir.

Maraş deyince akla gelen katliam ve “Beni Sen Öldür” çığlığı, “Ona kıymayın, O Emanet!” yakarışıdır. Bunu kim yaptı? Bu katliamın altında, üstünde, içinde ve başında kimin imzası ve kimin eli, kimin katilleri var? Devletin desteği, kontrgerilla gücüyle birlikte milliyetçiliği ile her dönem övünen, ırkçı ve faşist ideolojiye sahip bir parti olan MHP yaptı. Asıl katil ve sorumlu bunlardan başkası değil.

Bir de o dönem hükümet olan CHP’nin katliamı önlemek için bir irade olmayışı, olamayışıdır. Kontrgerillanın üstüne gidemeyişi, Maraş katliamının “Kara Kutusu”nu açamayan, çekmecesinde saklayan CHP ve lideri Ecevit’tir. Öyle ki, önce katliamı faşistler çıkarttı açıklaması yaparken, iki gün sonra İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı “komünistlerin işi” diye açıklama yaptı. Ve CHP bugüne kadar bunun bir özrünü bile dilememiştir. Tüm bunlara uzak bir yerde “kara kutu” gibi durmuştur.

Maraş katliam günlerinde iyi savunulamadı.Maraş yeterince sahiplenilemedi. Maraş’ı koruyamadık. 5 gün 5 gece Maraş’ta insanlığın o içli figanını duyup, ona ses, ona ışık, ona güç olamadık. Katliamın ardından da son 7 yıla kadar gerekli duyarlılıkta sahiplenip, adalet mücadelesinin konusu haline hak ettiği düzeyde getirilemedi. Kanlı bir katliamın üzerine gidilemedi yeterince. “Maraş Kıyımı” ve “Beni Sen Öldür” kitapları bu ilgisizliğe bir yanıttır.

“Aslanların tarihini avcılar yazdığı avcılar hep haklı çıkacaktır” diye bir özdeyiş vardır. Kendi tarihine sahip çıkıp, onu yazamayınca tarihte hep yenik, hep izleri silik olur, siyaseten de. Bugün devrimci sosyalist hareket bu konuda kendi tarihini kendisi yazmadığı için, kendisi adına, kendisi olmayan birileri tarafından yazılmaya bırakılmış halini yaşıyor. Bugün Maraş katliamına ilişkin yazılı ve görsel olarak anlamlı bir belgesel çalışma ne yazık ki yok. Aziz Tunç dışında, o dönemin tanıklarının anlatımlarını tarihe aktarmayı başaran bir iki belgesel var, o kadar. Ötesi yok. Oysa bu çalışma önemlidir. Hem tarihi hem de siyasi bakımdan önemlidir. O gün yaşanan olayları bugüne ve yarına taşıma bakımından hem eğitimin konusu, hem de hesap sorma bilinci ve faşizmi teşhir etme eylemi bakımından önemlidir.

Maraş katliamı bir kez daha çok acı, bedeli çok ağır bir biçimde göstermiştir ki, o gün devrimci sosyalist hareket Maraş katliamına karşı hazırlıksız, öngörüsüzdü. Teorik olarak olmasa da pratik olarak böyle olmuştur. Bu hazırlıksızlığı ve öngörüsüzlüğü nedeniyle Maraş katliamı önlenememiş, daha kapsamlı ve güçlü direniş gösterilememiştir. Evet, Maraş katliamı karşısında Yörükselim gibi bir iki mahallede mevcut güç ve sınırlı olanaklarla bir direniş örgütlenmiş, saldırıyla birlikte öz savunma hattı kurulmaya çalışılmıştır. Ancak olması gerekenden çok çok geridir bu. Birinci hata buradadır. Üstelik bu katliam karşısında sınırlı da olsa gösterilen bu direniş, ders ve deneyleri yeterince öne çıkartılamamış, katliam boyutunu anlatmakla yetinilmiştir. Oysa geleceğe taşınacak en önemli miras ve deney budur.

İkincisi, saldırının başlamasıyla birlikte Maraş’ı çevreleyen il ve ilçelerden gerekli destek örgütlenememiştir. Daha doğrusu katliamcıları önleyecek, püskürtecek bir güç toplanamamıştır. Üstelik o dönem Antep, Malatya, Adıyaman, Adana gibi illerde, Pazarcık, Elbistan gibi ilçelerde devrimci sosyalistler, oldukça kitlesel bir güç olmasına karşın bu başarılamamıştır. Katliamın boyutu ve ne yapılacağı konusunda orada da bir kafa açıklığı yoktur. Maraş’a destek için girişim olmadığını yazılanlar ve anlatılanlardan okuyoruz. Kısmi şeyler olsa da hak ettiği biçimde gitmediği kesin. Organize olunamadığı sonuçtan da bellidir. Bu konuda devrimci önderlik yapılamamış, önderliğin gereği yerine getirilememiştir.

Alınması gereken derslerden biri ve belki de en önemlisi, örgütlü gibi gözükse de halkın gerçek anlamda örgütsüzlüğüdür. Halkın örgütsüzlüğü, böylesi saldırı ve katliamlara karşı örgütlü duruş, karşı koyuş örgütleyemeyişi, direniş bilinci ve araçlarından yoksunluğu katliamın bu denli yaygın ve kayıpların bu denli ağır ve yoğun olmasını getirmiştir. 5 gün içinde Maraş’ta faşist güçler devletin desteğiyle büyük bir katliam yapmışlar, oradaki hemen hemen tüm ilerici, demokrat, Alevi Kürtleri kıyımdan geçirmiş, evlerini talan edip yağmalamış, yakıp yıkmıştır. Güçlü bir direniş, örgütlü bir halk direnişi yaratılamamıştır. Bugün Kürdistan’da Cizre, Silvan, Nusaybin, Silopi ve Sur gibi kentlerde halkın örgütlü gücü ve direnişi devletin tüm askeri, polis gücüyle, tankı, topu, panzeri, Skorskysiyle birlikte yaptığı saldırıları geri püskürtüyor. Kitlesel katliamın önünü kesiyor. 40-50 gündür süren saldırılarda neredeyse kurşun değmedik, yıkılmadık ev kalmamış olmasına karşın bu kentlerde halkın direnişi sonucu kitlesel katliamlara geçit verilmemiştir. Oysa Maraş’ta 5 gün içinde her şey olup bitmiştir. Halkın örgütsüzlüğü ve direniş bilincinden yoksunluğu bunu koşullamıştır. Bir halk kendini her koşulda savunmasını bilmeli, kendi öz savunmasını yapacak güçte olmalıdır. Bunun için örgütlülük en önemli şeydir.

Bir başka nokta ise Maraş katliamının yargılanması, adalet mücadelesi sadece Alevilerin, Kürtlerin ve onların kurumlarının bir sorunu gibi algılanarak onlara havale edilmesidir.Bu bir eksiklik olduğu kadar aynı zamanda yanlıştır. Bu tüm demokrasi ve özgürlük güçlerinin sorunudur, ortak paydalarıdır. İnsanlık suçu olarak uluslararası boyutta ele alınması gereken bir katliamdır Maraş.

Maraş ne ilktir bu memlekette, ne de son olmuştur. Faşizm Maraş’tan sonra da bu düzeyde kitlesel katliamlar yaşatmıştır halklarımıza. Çünkü Maraş’tan gerekli dersler çıkartılarak bunun gereği yerine getirilememiştir. Tarihsel yüzleşme ve hesaplaşma yaşanmamış, özgürlük ve demokrasiden yoksunluk hükmünü sürdürmüştür bu memlekette. Adalet ise mum ışığıyla aranır durumdadır. İnancından vuruluyor bugün insanlar. Dilinden, kimliğinden, kaleminden, düşlerinden vuruluyor insanlar. Dün Maraş iken, bugün Cizre, Nusaybin, Sur, Derik oluyor adı. Kentlere iniyor ölüm, sokakta yatıyor heybetiyle. Bir yerde insanlar öldürülüyor her yaşta, diğer yerlerde insanlık öldürülüyor.

Ve haykırası geliyor insanın olanca sesiyle, avazı çıktığı kadar bağırası geliyor: Kaldır başını ey halk! Kuşatılmış kentlerde kardeşin vurulmuş yatıyor sokakta. Oğluna, kızına, konu komşuna can siper ol. Işık ol, ses ol, aç kollarını sımsıcak yürek ol. Zalimin zulmü teslim almasın memleketi. Savun kendini elin, kolun, ayakların, bedenin ve yüreğinle. Savun kendini savunanı sende. Sen O’sun, O sensin. Bunu gör, bunu duy, bunu bil. “Beni Sen Öldür” dedirtme.

Yorum Yaz

4 × two =