Paylaş

MCARTHY DÖNEMİNDE AYDIN OLMA SORUMLULUĞU

Türkiye’nin yakın tarihi incelendiğinde, 1947- 1956 yılları arasında Amerika’da yaşanan McCarthy dönemiyle büyük benzerlikler taşıdığı görülmektedir. Devlet, ideolojik (okullar, dini kurumlar, sendikalar, haber alma araçları, aile) ve baskı (polis, ordu, hukuk) aygıtları ile toplum üzerinde hegemonya kurmakta ve belirli bir tipte toplum yaratma çabasına girmektedir.  Medyanın tek sesli hale getirilişi, televizyon kanallarının basılıp el konulması, gazetecilerin tehdit edilmesi ya da gözaltı ve tutuklamalara maruz kalması, aydınların susturulması…

McCarthy dönemiyle benzerlikler taşıyan bu dönemde aydın ve sanatçılar ya susturulmakta ya da “satın” alınmakta. Sansürlenen filmler, yasaklanan kitaplar ve işsiz bırakılan sanatçılar… Bütün bu yaşananlar, cadı kazanı diye tabir edilen süreçle ciddi paralellikler taşımaktadır. Bilgesu Erenus’un 1983 yılında kaleme aldığı Güneyli Bayan oyunu da bu süreci tartıştırmakta ve McCarthy döneminde aydın kimliğine yakından bakmamızı sağlamaktadır.

McCarthy Dönemi

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kimi çevreler Sovyet ajanlarının ülkedeki varlığından ve gizli tertiplerinden dem vurmaya başlarlar ve ardından da 29 Haziran 1940’da Amerikan Kongresi, Amerikan hükümetinin devrilmesini savunmayı ve bunun propagandasını yapmayı suç haline getiren bir yasayı kabul eder.[1] Fakat Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi (HUAC) asıl misyonunu İkinci Dünya Savaşı sonrası yerine getirmektedir. İkinci Dünya Savaşının bitiminden sonra dünya iki kutba ayrılmıştır. Bir tarafta Sovyetler Birliği diğer tarafta Amerika’nın temsil ettiği kapitalist ülkeler vardır. Soğuk savaşın başlangıcıyla HUAC’a “1945 yılında sürekli inceleme komisyonu olarak yeni bir statü tanınır.”[2] Artık düşman Hitler faşizmi değil komünizmdir. Ülkedeki komünist faaliyetleri araştırmak üzere kurulan HUAC, yazarlardan, sendikacılardan, eğitimcilerden, film ve eğlence endüstrisinden olan onlarca insanı sorgulayarak, toplum üzerinde baskı hegemonyası kurmaya çalışmıştır. Ancak bunlar arasında en çok gürültüyü, Hollywood’un tanınan isimlerinin sorgulanması koparır. Arthur Miller, Bertolt Brecht, Larry Parks, Paul Robeson, Elliott Sullivan, Dashiell Hammett ve Lillian Hellman bunlardan bazılarıdır…

Güneyli Bayan oyunu da, Lillian Hellman’ın Kurul karşısına çağırıldıktan sonraki süreci üzerine kurulmuştur. Arka planında ise dönemin siyasal yapısına tanıklık edilmektedir. Yazar, oyunun kurgusunu her şeyin yaşanıp bittiği bir yerden başlatmaktadır. 1947’de başlayan ve 1956’ya kadar süren McCarthy dönemi son bulmuş ve Hellman, bütün yaşananları oyun boyunca hatırlamaktadır. Oyunda, Wisconsin Eyaleti Cumhuriyetçi Parti Senatörü olan J. R. McCarthy, yeni düşman olarak seçilen komünizme dönük bir "Cadı Avı " başlatmıştır.

Bu tür komisyonlar hükümet bütçesinden oldukça yüklü pay almaktadır. Bu yüksek bütçe herkesin ağzını sulandırmaktadır ve “bazı genç politikacıların mesleklerinde hızla yükselebilmesi, bu tür komisyonların politikacılar arasında sevilmesine”[3] de neden olmuştur. “Bu olanakları fark etmekle kalmayıp, Soğuk Savaş oluşumunu ve İnceleme Komisyonları’nın üstün rolünü kişisel kariyeri için gereğince kullanma amacına uygun davranan ilk kişi Joseph R. McCarthy”[4] dir.

McCarthy, kanıtlanmamış suçlamalarla ve sürekli yeni ithamlarda bulunarak elinde komünistlerle ilgili listeler olduğunu söyler. Bilinçli bir paranoya yaratarak halkın büyük bir desteğini alan McCarthy; aydınların, yazarların, sinemacıların içinde olduğu pek çok insanın sorgulanmasını sağlar ve asılsız iddialarla bu insanları ya cezaevlerine ya da sürgün hayatına mahkûm ettirir. McCarthy döneminin en trajik ve acımasızlığını en çarpıcı biçimde hatırlatan ise Rosenberglerin[5] yalancı tanıkların gerçeğe dayanmayan ifadeleriyle 19 Haziran 1953’te elektrikli sandalyede idam edilmesidir. Bu dönemde sorgulanan ve komünist olmakla suçlanan pek çok insan ya Amerika’dan gönderilir ya da iş bulmalarının önüne geçilir. Kurulu düzenlerinden vazgeçmek istemeyen pek çok kişi ise gerçeğe dayanmayan beyanlarda bulunarak en yakın arkadaşlarını ihbar eder ve kendi kurtuluşlarını sağlarlar.

Erenus, oyunun 14 Ekim 1983’de ki ilk gösteriminden sonra Cumhuriyet Gazetesine verdiği röportajında şöyle der: “Dünyanın herhangi bir yerinde, her zaman oynanabilir. Keşke gerek duyulmasa.”[6] Oyun, McCarthy döneminin yarattığı korku paranoyasını ve insanların yaşadığı çelişkileri yansıtırken, bu paranoyanın günümüzde de halen nasıl işletildiğini düşündürmektedir. Yazar, McCarthy dönemini işlerken, aynı zamanda da totaliter devlet yapılanmasının, iç yüzünü görmemizi de sağlamakta.  “İktidarın liderde ve onun yardımcılarında veya belli bir iktidar sahipleri grubunda toplanması, sanayi kuruluşları, meslek grupları, silahlı kuvvetler, aydınlar v.b. gibi diğer örgütlerin özerkliğini zorunlu olarak sınırlandırır.”[7] Demokratik olmayan iktidarlar kaçınılmaz olarak totaliter bir yaklaşımla toplumu şekillendirip kendi istekleri doğrultusunda yeniden inşa etmektedirler. En ufak hak arayışına bile tahammül edemeyen bu iktidarlar, toplum üzerinde korku paranoyaları yaratarak onları istedikleri gibi yönlendirebilirler. Oyunda Lillian; “Bu her zaman böyle olmuştur, her çağda. Cahillerin kafasını karıştırmak için bir ana tema gereklidir hep. Kızıl düşmanlığı teması da öyle”[8] der. Bu sözlerle; Erenus’un, toplumların iktidarlar tarafından nasıl kendi istekleri doğrultusunda manipüle edilerek yönlendirildiğini, okuyucusuna ya da seyircisine aktardığı söylenebilir.

Medya ve İktidar İlişkisi

Yazar, Hellman’ın biyografik yaşamından yola çıkarak yazarken, dönemin toplumsal ve siyasal yapısını da seyirciye aktarmaktadır. Yazarın, sorunları salt kendi dönemi içinde sıkıştırmadan kaleme aldığı oyun, bugün halen güncelliğini korumaktadır. Oyun, yaşanan kovuşturmaların dünyanın her yerinde yaşanabileceği genel bakışı ile ele alınmakta ve yaşanan bu süreçlerin devletler politikasından bağımsız düşünülmemesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Devletler kendi varlıklarını sürdürmek için hep bir düşmana ihtiyaç duymuşlardır. Kimi zaman bir “iç düşman” kimi zamanda bir “dış düşman” olgusu yaratılarak, korku paranoyası devreye sokulmuş ve insanlar üzerinde hegemonya kurulmaya çalışılmıştır. İktidarlar kurdukları bu hegemonya sayesinde zora dayalı (polis-jandarma) baskı araçları yerine, “zoru görünmez”[9] (korku-duygusal-psikolojik) kılmaktadırlar. Ayrıca, “iktidarın öznelere dışsal, zora dayalı, merkezi devletin kurumsal özelliklerinden türetilen tanımları yerine, ideolojik süreçler boyunca, zihinlerde kurulan ve onaya dayanan niteliklerini vurgulayarak”[10] düşünsel olarak hayata geçirmektedirler.

An_Unfinished_Woman_by_Lillian_HellmanOyunda McCarthy döneminde bu konuda kısmen de olsa bir başarı sağlandığı görülmektedir. Lillian Hellman, kurul karşısına çağırıldıktan sonra görüştüğü avukatlar davayı kabul etmezler. Çünkü onların kaybedecekleri bir mevkileri vardır. Davayı, henüz kaybedecek bir mevkisi olmayan, genç bir avukat olan Joe Rauh kabul eder. Bu durum baskının nasıl bütün toplumu sindirdiğinin de bir göstergesi olarak görülebilir. Hellman, oyunda “Ülkenin yüreğini ağzına getirmek istiyorlar. Korkan insan düşünemez. Düşünmeyen insanı amaçlıyor bunlar”[11] der. Sorunu, iktidarların hayata geçirmeye çalıştığı, bir politikanın parçası olarak gören Erenus, oyunun genel yapısında da bunu gözetmektedir. “Devletlerin İdeolojik Aygıtı”[12] olan medyanın sorgulandığı oyunda, Hellman kurul karşısında ifade verirken, Hellman’ın Avukatı Rauh, onun daha önce kurula gönderdiği mektubun bir kopyasını basına dağıtır. Kurul Başkanı “görevliler engelleyiniz… Özgür basınla doğrudan bir ilişkiye girişilemez iznimiz olmadan”[13] der. Bir başka sahnede ise Dash, elinde ki gazeteyi göstererek;“(…) McCarthy çetesini kınama cesaretini bile gösteremiyor. (…) (masanın üstündeki diğer gazete ve dergileri onun kucağına yığar.) Şu, şu, şu… Şunlarda başları siyasal derde girenleri savunma acizliğine bak. Seçtikleri her sözcük nasıl da temkinli… Mantıklı görünebilmek için nasıl da kıçlarını yırtıyorlar baksana. (…) Kendi vicdanlarını bile rahatlatmaz bu yazdıkları.”[14] der.

 İktidarlar, geçmişten bugüne hep medyayı kendi kontrolleri altında tutmayı hedeflemişlerdir. Çünkü biliyorlar ki“Medya en ufak bir sorun ya da engelle karşılaşmaksızın bireyleri doğrudan etkiler.(…) Medya psikolojik özyapımıza derinlemesine nüfuz ederek usumuza yayılır, bize söyleyeceğimiz ve yapacağımız şeyleri salık verir. Medya son derece güçlü bir ikna, tanıtım ve propaganda kanalıdır.”[15] Kendi medyasını yaratan iktidarlar, muhalif bütün sesleri de finansal kaynakları kesme tehdidi ile sindirmektedirler. Medya patronlarının finansal korkularının yanı sıra çalışanların işsiz kalma, baskı ve şiddette (duygusal-fiziksel) maruz kalması ya da tutuklamalarla yüz yüze geldiği böylesi süreçlerde öyle ki gazeteciliğin temel ilkesi olan soru sormanın dahi önüne geçilmektedir. Oysaki “soru sormak zora dayalı müdahaledir.”[16] İktidarlar bunun bilincindedir ve bu hakkın önüne geçerek, kendi vesayet rejimlerini sürdürmektedirler. Ana akım medya kuruluşlarının haber yaparken kendilerine reklam veren büyük şirketlerin ya da hükümetlerin hassasiyetlerini göz önünde bulundurma zaruriyetti içine girdikleri söylenebilir. “Ekonomik olarak bağımsız olamayınca, siyasi olarak, yayın politikası olarak da bağımsız olmak mümkün değildir. Devletten alınan teşvik ve krediler, basını, devletin, hükümetin borazanı haline”[17] getirmektedir.  Oyun, medya ve iktidar ilişkisini deşifre ederken, faşizm koşullarında bağımsız-özgür bir basının olup olamayacağını tartıştırmaktadır.

 Hollywood’un Tutumu

Erenus, oyunda McCarthy döneminde aydın ve sanatçıların tutumunu ele alarak, kültür ve sanatın siyasal erkin ne denli etkisi altında olduğunu da göstermektedir. Oyunda, aydınların yaşanan cadı avı karşısında sessizliği eleştirilirken bir taraftan da er ya da geç birilerinin bu saldırılara karşı ses çıkaracağı inancı taşınmaktadır. “Lilly: Kadın erkek yığınla namuslu insan. Hayır, Dash sen ne dersen de. Ölü toprağı serpemezler üzerimize. Amerikan aydını inançları uğruna er ya da geç kavgayı göze alacaktır. Canları yanma pahasına da olsa direteceklerdir mutlaka. (…)Sorguya çekilecek insanları yalnız bırakacak kadar vicdansız olamazlar hiç değilse. Onların eksiği kendilerine dürüst ve yetkin bir örnek verilmediğinden… Göreceksin bak Dash. Bu cadı kazanı içerisinde, bu çatlak sesler içerisinde doğru ve net konuşan birini duydular mı, onun yardımına koşacaklardır mutlaka”[18] der. Erenus, Amerika’da yaşanan cadı avını ve onun yarattığı atmosferi oyunda başarılı bir şekilde yansıtmıştır. İnsanlar karamsar ve ne yapacağını bilmez bir durumdadır. Oyunda, daha önce yargılanmış ve bir süre cezaevinde kalmış olan Dash, umudunu yitirmiştir. Dash, Hellman’ın boş bir kahramanlık peşinde olduğunu düşünmektedir. Hellman ise yaşananlara rağmen umudunu yitirmemiştir. Dash’ın umutsuzluğuna rağmen, Hellman, Amerikan aydınlarının yaşanan bu korkunçluğa karşı çıkacağı beklentisi içindedir. Oyunda, birbirleriyle tartışmaları hep bu eksendedir. Hellman, Dash’ın karamsarlığına karşı çıkarak “Amerikan aydınları arasında hala namusla kalmayı başarabilen insanlar”[19] olduğunu söyler ve Dash’ın düşüncelerini değiştirmeye çalışır. Aslına bakılırsa, Hellman kadar Dash’da düşüncelerinde haklıdır. Çünkü McCarthy döneminde pek çok aydın kendi köşesine çekilmiş ve neredeyse sessizliğe bürünmüştür. Herkes ciddi bir takip altındadır. Çekilen her film HUAC tarafından incelenmektedir. Bu durumdan dolayı da pek çok aydın bir kenara çekilip olayların dışında kalmayı tercih etmiştir. Oysaki aydın,  içinde yaşadığı zamanın “bütün çatışmalarında taraf olma” [20] zorunluluğu taşımalıdır.

Erenus, oyunda film ve eğlence dünyasının nasıl kalkındığını, Hollywood’un bir düşünce üretme merkezi olarak, Amerikan halkını nasıl baskı altına aldığının ipuçlarını vermektedir. Oyunda, Lillian, Colombia film şirketinden Harry Cohn’la beş yıl önce çok iyi bir anlaşma yaptığını söyler ve anlaşmaya yeni bir kâğıt ekleneceğini belirterek bu belgeyi imzalamak için Cohn’la görüşmeye gider. “Lilly: Neyin nesiymiş, görelim bakalım bu ek madde”[21] der ve kısa bir süre sonra bu maddeye göre kendi ağzından geleneksel törelerle ilgili bir mektup yazıp, davranışlarının ve özel yaşamının stüdyoyu güç duruma düşürmemesi istendiğini anlar. Bu ek madde; Hollywood’un bütün stüdyolarının ve “Washington’dan gelen birtakım “adamlar”ın, belge göstericilerin, bankacıların, “kurullar”ın avukatların”[22] ortak kararı sonucu hazırlanmıştır. Lillian, Şarlatanlar Dönemi kitabında şöyle der:“sözleşmede okuduğum mektup maddesinin, stüdyolarda çalışan herkese yazdırılacağı ve imzalattırılacağı kararı alınmıştı, toplantının amacı buydu.”[23] Bu madde de “söz konusu edilen şey sarhoşluk, kavga çıkarma, cinayet falan değil, siyasal görüşün onları güç duruma düşürmemesi”[24] idi der. Lillian, oyunda “Böyle bir alçaklığa adımı koymam ben. Hoşça kal. Yüz karası bu Harry, yüz karası açıkça”[25] der ve çıkar. Erenus, oyunda Hellman’ın güçlü kişiliğini yansıttığı gibi Hollywood’un işbirlikçi tavrını da gözler önüne sermektedir. Oyun; devletin hiyerarşik kurumlarının toplum üzerinde nasıl bir baskı aracı oluşturduklarının ipuçlarını verirken, bu kurumların aynı zamanda kendi üretim ağlarını nasıl işlettiklerinin de gösterilmesi açısından önemli bir yerde durmaktadır.

Oyunda; Hellman’la aynı dönem tiyatroya başlayan ve Hellman’ın arkadaşı olan Odets, Hellman’dan bir gün önce kurul karşısına çıkar, eski inançlarından vazgeçtiğini söyleyerek özür diler ve kendini kurtarmak için “pek çok eski arkadaşını”[26] da ihbar eder. Erenus, kurulu düzenlerinden ödün vermek istemeyen aydın ve sanatçıların, nasıl işbirlikçi bir tavır sergilediklerinin ipuçlarını verirken, aydınların kendi misyonlarının gereği gibi davranmadıklarını da hatırlatmaktadır. Bu bakış açısıyla Erenus, Kurul karşısında ifade vererek, meslek hayatına kaldığı yerden devam etmeyi garanti altına alan, Elia Kazan’a da oyunda yer vermiştir. Oyunda,  Lilian: “Hollywood gerçekten panik içinde. (…) Sayfa boyu gazete ilanları veriyorlar utanmadan, aşırı uçlarla hiçbir ilgimiz yok diye… Gadge’in yaptığı… Bay Elia Kazan’a Gadge deriz biz”[27] diyerek onun ihbarcılığına değinir. Lillian Hellman, Şarlatanlar Dönemi kitabında ise “Elia Kazan, Spyros Skouras’ın kendisine, Kurul adına “işbirlikçi tanıklık” önerdiğini, kabul etmezse kendisinin, Hollywood’da bir daha film yapamayacağını söylediğini anlattı bana”[28] der. Elia Kazan’a göre onun kaybedeceği çok şey vardır. Fakat Lillian Hellman’ın ise yoktur. “Suçlu vicdanın koruyucu ve etkili ilacı”[29] böyle olmak zorunda ya da işler anca böyle yürüyor diye kendini ikna etmesidir. Hellman anılarında Elia Kazan’ın, ona, “Herhalde sen canın çektiği gibi davranabilirsin çekinmeden. (…) Kazandıklarını mutlaka harcamışsındır nasılsa”[30] dediğini belirtir. Elia Kazan, hem maddi açıdan kaybedeceklerinin korkusuna kapılarak, hem de Hollywood da istediği gibi film çekmenin yolunu açmak için, kurul karşısında pek çok arkadaşının ismini verir. Fakat Elia Kazan’ın muhbirliği peşini bırakmaz. 1999’da Oscar töreninde, ödülünü alırken, sanatçıların tepkisine neden olur ve bazı sanatçılar salonu terk ederler. Bunun üzerine Elia Kazan, ödül konuşmasında “utanıyorum” demek zorunda kalır.

Yazar, sorgulamalar karşısında Hellman ve Elia Kazan’ın tutumunu verirken hiç bir yargıda bulunmayıp, yaşanan gerçekliklerden yola çıkıp, sadece olayları göstermeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşım, seyircinin ya da okurun kendi bakış açısını oluşturması ve kendi yorum gücünü katması açısından önemlidir.

Hellman’ın Aydın Tavrı

Kendi tarafını, toplumun gelişimi yanında belirlemeyen entelektüel kişi, aydın mıdır? Aydın olmak için okumak ya da bilgi üretmek yeterli midir? Örneğin; İtalyan fizikçisi Enrico Fermi, 1942 yılında Uranyum çekirdeklerinin zincirleme parçalanması sonucu gerçekleştirilen çalışmasında, atom bombasının bulunuşunun ilk adımını atar. Bir bilim insanı olan, Fermi’nin egemen güçlerden yana tarafını konumlandırışı, toplumun çıkarlarını göz ardı edişi, tarafını toplumun çıkarlarını gözetmeyerek belirleyişi, Enrico Fermi’nin bir aydın olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusunu sordurtur!

Bilgesu Erenus da, Güneyli Bayan oyununda, aydın kimdir ve kime denir sorularını sordurmakta ve aydın kimliğini tartışmaya açmaktadır. Sorulara evrensel bir boyut kazandıran Erenus, aydın kavramıyla ilgili genel bir tartışma yürütmektedir. Yazar, aydın kavramını sorunsallaştırarak baskıcı devlet politikalarına karşı, aydın kimliğinin nerede durduğunu tartıştırmaktadır.

Lillian Hellman’ı bir aydın temsili olarak ele alan Erenus, oyunda, insan olmanın, ayakta kalabilmenin dayanaklarını kişinin kendi korkularıyla başa çıkabilmesinden geçtiğini ve kişisel onurun her türlü maddi çıkardan önce geldiğinin altını çizmektedir. William Frankena, “Ahlaki bakış açısı çıkarsızdır”[31] der. Lillian Hellman’da kendi yaşamında, çıkarsız ve hesapsız bir duruş sergilemiştir. Erenus, Hellman’ın bu tutumunu oyunda ön plana çıkarmaktadır. Oyunda, korkularıyla yüzleşebilen ama aynı zamanda da gel-gitleri olan bir Lillian Hellman’ı seyircisinin karşısına getiren Erenus, onun ahlak anlayışının evrensel bir insani yaklaşım olması gerektiğine de gönderme yapmakta ve kişisel hırsların yok ediciliğini, Hellman’ın duruşu üzerinden seyircisine aktarmaktadır. Oyunda Lillian’ı yargılayan Yargıç: “Kurulumuz yasal olarak günah çıkartma fırsatı veriyor vatandaşlara. Hainlerin adlarını vererek geçmişinizi yadsıyın, siz kazançlı çıkacaksınız mutlaka[32] der. Fakat Hellman, hesaplı ve faydacı bir yaklaşım içinde olmadığı için ona sunulan fırsatı elinin tersiyle iter. Erenus’un sahneye taşıdığı kadın eten ve kemiktendir. Hellman, yargıç tarafından çok sıkıştırıldığı bir anda kendini iyi hissetmez ve “çözülmek istemiyorum tanrım, çözüleceğim galiba”[33] der. Fakat öbür taraftan da, söyleyeceği her sözün onun dışında başkalarının yaşamını da ilgilendirdiği için dik bir duruş sergilemek zorundadır. Erenus’un, Hellman’ın bu tutumunu sahneye taşıması, bizlere şunu hatırlatmaktadır; kişinin eylemleri “eğer başkalarını da etkiliyorsa, esas olarak diğer duyarlı varlıkların yaşamlarında yaratacakları şeylere ilişkin olgular içeriyorsa, ahlaki bakış açısı”[34] benimsenmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Oyun, kendi kişisel ahlak anlayışından hareketle sorgulamalar karşısında güçlü duran ve başkalarının yaşamına zarar vermemek için, kendi özgürlüğünden vazgeçmeyi göze alan bir Lillian Hellman’ı sahneye taşımaktadır. Yazar, oyunun doğal akışı içinde taraf olmadan seyircisine ya da okuruna “etik değer yargıları nerede başlar ve nerede biter, insanı ahlaklı davranmaya iten itki nedir” sorularını sordurtmaktadır.

Oyunda Hellman: “Benim incecik ahlak defterimde de başı dertte insanlara saldırıp, kendini temize çıkartmak diye bir şey yazmaz”[35] der. Bunun tam tersi davranıp, kendi “paçasını” kurtarmak için “toplumsal ahlak anlayışına” dahi ters düşen insan tipi de yer almaktadır oyunda. Erenus, bu iki davranış biçimini de sahneye taşırken, birini diğerinden daha üstün ya da daha aşağı bir hale getirmemiştir. Yazar, bu kararı seyircisine ya da okuruna bırakmaktadır. Seyircinin, kendi ahlak anlayışı çerçevesinde, kendi kararını vermesi esas alınmıştır. Hellman, kurul karşısına çağırıldığında bireysel olarak aldığı karara uygun davranarak, kendisini suçlu duruma düşürme pahasına, beşinci ek maddeye sığınarak hiç kimse hakkında konuşmaz. Bu onun kendi deyimiyle küçük ahlak defterine uygun bir davranıştır.

Oyunda, Hellman, siyasal iktidara karşı duran ve kendi ahlak anlayışı çerçevesinde hesap soran bir aydın olarak karşımıza çıkmaktadır. İktidarın baskı ve sindirme girişiminin önünde aydın sorumluluğu ile davranan Hellman’ın verdiği savaş karşılıksız ve beklentisizdir. Sartre’ın da dediği gibi “aydın yalnızdır, çünkü onu hiç kimse görevlendirmemiştir (…) Aydın, kendi çelişkisini nesnel çelişkilerin tekil ifadesi gibi algılayarak, kendisi ve başkaları için bu çelişkilere karşı savaşan herkesin yanındadır. ”[36]

 


[1] Düşünce özgürlüğünü sınırlayan bu yasa, Amerikan Komünist Partisi’ni hedef almaktadır. “1947’de House Committee on Un- American Activities (HUAC- Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi), yıkıcı olarak değerlendirilen cemiyetlerin yasal kontrolünü, ya da Komünist Parti’nin yasaklanmasını amaçlayan sorguları” (Keil, 1990: 21) başlatır. HUAC “otuzlu yılların sonunda, önce geçici bir komisyon olarak” (H.Keil, 1990: 11) kurulur. Kurulduğu dönemde “faşist faaliyetleri aydınlatıyormuş gibi” (H.Keil, 1990: 11) görünse de asıl varlığını komünistlere karşı sürdürür ve “Rooswelt hükümetine karşı bir araç olarak” (H.Keil, 1990: 11) kullanılır.

 

[2] Hartmut Keil,  Üye misin? Üye miydin?  Çev. Saliha Kaya,  İnter Yay., 1990, s.11

 

[3] A.g.e., s.11

 

[4] A.g.e., s.11

 

[5] Amerikan vatandaşı olan, Ethel Greenglass Rosenberg ve Julius Rosenberg, Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanıp yargılanırlar. Yargılama sonucunda, suçlu bulunarak idam edilirler.

 

[6] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.34

 

[7] Juan J. Linz, Totaliter ve Otoriter Rejimler  Çev. Ergun Özbudun, S Yay. 1975, s.27

 

[8] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.45

 

[9] Serpil Sancar, .İdeolojinin Serüveni İmge Kitapevi, 1997, s.28

 

[10] A.g.e., s.2

 

[11] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.47

 

[12] Louis Althusser, İdeoloji Ve Devletin İdeolojik Aygıtları Çev. Alp Tümertekin, 2003 İthaki Yay. S.168

 

[13] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.47

 

[14] A.g.e., s.69-70

 

[15] Dan Laughey, Medya Çalışmaları Teoriler ve Yaklaşımları Çev.Ali Toprak Kalkedon Yay., 2010, s.174

 

[16] Elias Canetti, Kitle ve İktidar Çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Yay. 1998, s.287

 

[17] Ragıp Duran Apoletli Medya Belge Yay. 2000,s.32

 

[18] A.g.e., s.70-71

 

[19] A.g.e., s.70-71

 

[20] J.P. Sartre Aydınlar Üzerine Çev. Aysel Bora, Can Yay. 1997, s.43

 

[21] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.84

 

[22] Lillian Hellman,  Şarlatanlar Dönemi Çev. Tomris Uyar Milliyet Yay. 1977, s.76

 

[23] A.g.e., s.76

 

[24] A.g.e., s.76

 

[25] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.87

 

[26] A.g.e., s.77

 

[27] A.g.e., s.54

 

[28] Lillian Hellman,  Şarlatanlar Dönemi Çev. Tomris Uyar Milliyet Yay. 1977, s.68

 

[29] Zygmunt Bauman, Postmodern Etik Çev. Alev Türker Ayrıntı Yay. 1998, s.101

 

[30] Lillian Hellman,  Şarlatanlar Dönemi Çev. Tomris Uyar Milliyet Yay. 1977, s.69

 

[31] Frenkena William, Etik. Çev. Azmi Aydın İmge Kitapevi 2007, s.46

 

[32] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.102

 

[33]A.g.e., s.54

 

[34] Frenkena William, Etik. Çev. Azmi Aydın İmge Kitapevi 2007, s.206

 

[35] Bilgesu Erenus, Güneyli Bayan Lillian Hellman  Güncel Yay., 1984, s.61

 

[36] J.P. Sartre Aydınlar Üzerine Çev. Aysel Bora, Can Yay. 1997, s.44-45

 

Yorum Yaz

5 + eleven =