Paylaş

MİLLET, MİLLİYETÇİLİK VE SAVAŞ

 

Millet ve milliyetçilik konusu çok geniş bir konudur. Bu nedenle, bu yazıda, millet olgusundan çok, milliyetçilik ideolojisi çok kısa ve genel bir teorik-felsefi çerçeve içinde sunulacaktır.[i]Bu makale, millet (ulus) ve milliyetçiliğin kapitalizmin ürünü, yani ulus olmanın, kapitalist pazar ekonomisiyle ilişkili olduğu gerçeğinden hareket ediyor. Ama ulusu, yalnızca pazar ekonomisiyle izah etmenin, eksik ve yetersiz bir yaklaşım olduğuna da işaret ediyor. Bu nedenle bu yazıda millet ve milliyetçilik konusu, alt-yapıyı tamamlayıcı bir bakış açısı gereği, üst-yapısal öğelere (felsefe, politika, kültür) ağırlık verilerek ele alınmaktadır.

Milliyetçi İdeolojinin Kaynağı Alman Romantik Düşüncesidir

Yaygın olan bir anlayışa göre, günümüzdeki millet ve milliyetçilik anlayışının kaynağı Fransa’dır. Oysa yaygın olan bu anlayış doğru değildir. Çünkü milliyetçilik konusunda son dönemin araştırmaları, bugünkü millet ve milliyetçilik anlayışının kaynağının esas olarak Almanya, özel olarak da Alman Romantizmi(1795–1848) olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla milliyetçilik, Almanya doğumlu olup, önce İtalya, Polonya ve Rusya’ya ve daha sonrada Doğu Avrupa’ya ve akabinde Asya’ya, Amerika’ya ve Afrika’ya yayılmıştır. Milliyetçiliğin felsefi temellerinin Alman düşünürleri tarafından atıldığı, dolayısıyla milliyetçi düşüncenin Almanya’da doğup, daha sonra dünyaya yayıldığı konusunda birçok araştırmacı  (Hans Kohn, Elie Kedourie, Ernest Gellner) aynı görüştedir.

Fransız ve İngiliz aydınlanmacıları ulusu şöyle tanımlarlar: Ulus, teolojik ilkelere göre değil, akılcı ilkelere dayanan bir anayasa temelinde kurulmuş olan bir topluluktur. Fransa ve İngiliz aydınlanmasının ulus anlayışında, dile, kültüre, soya ve ırka gönderme yoktur. Ne var ki Alman romantik düşünürlerinde durum farklıdır. Alman romantik düşünürlerinin çoğunluğu, farklı bir ulus anlayışı geliştirmiştir. Dil, kültür, soy, ırk gibi terimlerle ulusu tanımlayarak, bugün dünyada yaygın olan ulus anlayışının temellerini atmışlardır. Son araştırmalar, Marksistlerin ileri sürdüğü bir tezi (ulus kapitalizmin ürünüdür) doğrulamaktadır. Ne var ki, ulus sorunu Marksist hareket tarafından, sadece betimlenmiştir, ama milliyetçiliğin gelişim dinamiği yeterince dikkate alınmamıştır. Marx-Engels, ulusal sorunu ve milliyetçiliği görmezden gelmediler; ama dünya devrimi beklentisi içinde ulusal sorunun önemini ve milliyetçiliğin gücünü küçümsediler.

Almanya’da ortaya çıkan ırkçı, saldırgan milliyetçiliğin faşizm biçiminde doruğa ulaşması, araştırmacıların dikkatini Almanya’nın geçmişine yöneltmiştir. Milliyetçilik araştırmalarının duayeni olarak görülen Hans Kohn’a göre;  uzun süren bir hazırlık olmasaydı, Alman faşizmi yükselemezdi. Almanya’daki demokrasi ve hümanizm düşmanlığının uzun geçmişi vardır. Hans Kohn’a göre Almanya’da milliyetçiliğin kökeni, demokrasi ve hümanizm karşıtlığının temelleri Alman Romantik dönemine kadar gitmektedir. Alman Romantik akımı,[ii]1800’lerden sonra milliyetçiliğin ve otoriter düşüncenin temellerini atarak demokrasi karşıtlığının yükselmesine büyük katkıda bulunmuştur. Alman romantizminin en belirgin özelliklerinden biri, Fransız Aydınlanmasının evrenselciliğine, akılcılığına ve İngiliz Liberalizminin ‘bireyselliğine’ karşı durmasıdır. Almanya’daki aristokratların Fransız Kültürüne imrenmesi, Alman entelektüellerinde aşağılık kompleksine yol açar. Hans Kohn’a göre Alman entelektüelleri, bu komplekslerini aşmak ve Fransa’dan hem fiziki hem de kültürel açıdan üstün olduğunu göstermek için tiyatroya, şiire, edebiyata ve felsefeye ağırlık vermişlerdir,

Aydınlanma Karşıtlığı Olarak Milliyetçilik

Fransız Devrimi’nden sonra Avrupa’da esas olarak iki temel düşünce akımı gündeme gelmiştir: Aydınlanma ve ona tepki olarak Romantizm. Burada yeri gelmişken Alman Romantizmi ile Fransız ve İngiliz Romantizmi alanındaki temel bir farklılığa değinmek gerekir. Fransız ve İngiliz Romantizmi, edebiyat ve sanat alanında kendini sınırlarken, Alman romantizmi, toplumsal-siyasal alana da müdahale ederek, devlet ve ulus konusunda görüşler ileri sürmüştür.

Fransız Aydınlanması ve Alman Romantizmi arasındaki fark şöyle ifade edilebilir: Aydınlanma felsefesi, insanların ortak ve en evrensel özelliklerine dikkat çekmektedir. Aydınlanmaya göre insanın en evrensel ve belirgin özelliği, akılcı bir varlık olmasıdır. Bir başka deyişle, akıl, her yerde ve herkeste olan evrensel geçerli bir kavramdır. . Romantizm ise, insanı duygusal ve irrasyonel özellikleri olan özel bir varlık olarak algılamaktadır. Alman Romantizmi, insanları ve ulusları birbirinden ayıran özelliklere (dile, kültüre, soya vb.) vurgu yapmıştır. Romantizm, Volksgeist (Halkın Tini) kavramını ileri sürmüştür. Fransız Devrimi’nin öngördüğü anayasa ve bireysel özgürlükler, romantik düşünürlerin eleştirisine uğramıştır. Romantiklere göre, anayasa ve hukukun kaynağı akıl ve bireysel özgürlükler değil, Volksgeist olmalıdır. Sanayileşme ve devrim gibi gerçek olguları reddeden Alman romantik düşünürleri,  bilim ve bilim insanlarını da eleştirirler. Romantiklere göre, bilim her şeyi akılla izah etmeye çalışmakta ve sadece yarar gözetmektedir.

Alman düşünürü Herder (1744-1803) açısından, bir ulusu belirleyen şey, ortak dil ve ortak bir kültürdür. Herder, Aydınlanmanın hümanizm ve akılcılığını reddetmez. Ne var ki, Herder sonrası Alman romantik düşünürleri,Herder’in dayandığı Aydınlanmanın değerlerini (hümanizm, liberalizm ve evrensellik düşüncesini) terk ederek, milliyetçiliğe yönelirler. OttoBauer, Alman entelektüellerinin ‘Hıristiyanlık öğretilerinden tamamen kopamadıkları için, hümanizmi, hümanist gelenekleri yaratamadıklarını’ vurgulamaktadır.[iii]

Alman filozofları (Herder, Fichte vb.) milliyetçiliğin felsefi temellerini yaratırken, Alman ekonomisti Friedrich List de ekonomik alanda milliyetçiliği savunur. Kozmopolitizmin ve enternasyonalizmin karşısına milliyetçiliği çıkarmaktadır.  Politik Ekonomi alanında egemen olan Özgür Ticaret şeklinde ifadesini bulan kozmopolitizme karşı çıkar Friedrich List.  Özgür ticaretin, milli sanayinin gelişmesine engel olacağını vurgular. Gümrük vergileri aracılığıyla milli sanayiyi hızlandırmayı amaçlayan ‘Milli Ekonomi’ kavramını gündeme getirir. Dolayısıyla ‘Sanayileşme milliyetçiliğini’ kozmopolitik ekonominin (serbest ticaret) karşısına çıkarmıştır. Marx’ın ekonomik alandaki ilgisi ‘ulusal çıkarlar’ değil, ulusal çıkarları aşan sanayi sistemidir. Bugün yaygın olan, dile, kültüre, soya, ırka gönderme yapan milliyetçilik anlayışının kaynağının Almanya olduğunu ileri süren İsaah Berlin’e bakılırsa, Almanya’da Friedrich List’in milliyetçiliği Marx’ın enternasyonalizmi üzerinde zafer kazanmıştır.

Batı Karşıtlığı Olarak Milliyetçilik

Alman Romantizmi ve milliyetçiliği kendini Batı karşıtı olarak tanımlamıştır. ‘Batı’ kavramı o dönem başka anlamda kullanılıyordu, bugünkü Batı kavramından farklıydı. Batı kavramıyla kastedilen şuydu: İngiliz Liberalizmi ve Fransız Rasyonalizmi(Akılcılık). 19. yüzyılda liberaller ile milliyetçiler arasında önemli görüş farklılıkları vardı. John Stuart Mill (1806-1873), Lord Acton (1834-1902) gibi İngiliz liberal düşünürler milliyetçiliğe eleştiri yöneltirler. Örneğin İngiliz tarihçisi, liberal düşünür Lord Acton açısından Fransız Devrimi (1789) evrensel bir devrimdi.  Esas mücadele ilk dönemde despotik devleti savunan düşünürler ile bireysel özgürlükleri savunan kozmopolitik liberaller arasındaydı. Acton’a göre Fransız Devrimi’nde, ilk dönemde devrim ve milliyetçilik arasında bağ yoktu, Fransız Devrimi milliyetçiliğe yabancıydı. Şöyle yazar Acton,  ‘Milliyetçilik ve Devrim arasında ilişki yenidir ve bu ilişki ilk Fransız (1789) Devrimi’ne yabancıydı.’[iv]

Romantik düşünürleri, ‘baskıcı ama Alman olan devlet, yabancının özgürlükçü yönetiminden daha iyidir’ mantığıyla, Alman milliyetçiliğini uyandırmaya çalışmışlardır. Almanların Fransızlardan daha üstün olduğunu iddia etmeye başlayan da onlardır. Napolyon’a karşı savaş çağrısında bulunuyorlar. 1813-1815’de Orta Avrupa’da, Almanlar, Fransızlara karşı bağımsızlık savaşı yürütürler ve egemen sınıflar bağımsızlıklarını kazanırlar, ama halk özgürlüklerini kaybeder. Dolayısıyla bağımsızlık ve özgürlük aynı şey değildir. Milliyetçi yaklaşım, bağımsızlığı ve özgürlüğü birbiriyle karıştırır. Almanya örneğinde olduğu gibi, bağımsızlık, halka özgürlük getirmemiş, tam tersine bazı özgürlükleri yok etmiştir.

I. Napolyon’un Rusya’ya saldırması, İspanya ve Almanya’daki monarşileri yıkması, evrensellik şiarlarına dayanan Fransız Devrimi’nin ulusal karakterini de açığa çıkarmıştır. I. Napolyon’un fetihleri Fransız Devrimi’nin milliyetçi karakterini gözler önüne sererken, I. Napolyon tarafından işgal edilen ülkelerde de, milliyetçi düşünce, kozmopolitik liberalizme karşıtlık olarak gelişmeye başlar. Kozmopolitik liberalizm, birey ve insanlıktan bahsederken, milliyetçiler, ulustan, milletten bahsederler. Acton’a göre Mazzini, bireysel alandaki özgürlük anlayışını, ulusal alana aktarmıştır. Acton, Mazzini’nin milliyetçilik anlayışını eleştirmektedir. Çünkü böylesi bir milliyetçilik, kolektif iradenin sürekli olarak bireysel irade üzerinde egemen olmasına dayanıyor ve bireyselliği, ulusallığa feda ediyor. Acton, birden fazla ulusların tek bir devlet-altında yaşamasının liberal dünya görüşüne daha yakın olduğunu savunurken, milliyetçilik üreten ve tek milleti temel alan ulusal-devleti eleştiriyor. Her ulusun, bir devlete sahip olmasını savunan milliyetçilik ilkesini şöyle eleştirir Acton: “Milliyetçi ilkene özgürlük ne de refah getirir, tam tersine her ikisini, ulusu devletin ölçüsü ve biçimsel ilkesi haline getiren düşünceye kurban eder. Milliyetçilik ekonomik ve ahlaki çöküntüye götüren yoldur.”[v]

Milliyetçiliğin Güçlü Olmasının Nedenleri

Tarihçi ve sosyal bilimci Kedourie’den farklı olarak, İngiliz tarihçisi İsaiah Berlin’e göre, liberalizm ve sosyalizm belli başlı teorisyenlere sahipken, milliyetçiliğin somut belli bir felsefesi ve teorisyeni yoktur. Felsefi temelleri açısından zayıf ve yoksul olan milliyetçiliğin politik güç olduğunu vurguluyor Berlin. Felsefi temelleri açısından zayıf ve yoksul olan milliyetçiliğin politik güç olduğu kabul ediliyor. İnsanı şaşırtan olgu, milliyetçiliğin neden hala güçlü olduğudur. Milliyetçiliğin politik bakımdan güçlü olması çeşitli yazarlar tarafından dile getirilmiştir. Wehler’e bakılırsa milliyetçiliğin güçlü olmasının önemli nedenlerinden biri, esnek olması, farklı hükümet ve devlet biçimleriyle ittifak kurabilme yeteneğini göstermesi ve koşullara göre kendini uyarlamasıdır. Milliyetçilik, cumhuriyet rejimi, diktatörlükler, otokratik düzen, monarşi ile kolayca anlaşabilmektedir. Milliyetçiliği güçlü kılan diğer nedenleri açıklamadan önce, günlük yaşamda etkin olan bir nedene değinelim: ‘Anavatan’ ve ‘vatan sevgisi’ ifadeleri, ‘insanlık’, ‘hümanizm’, ‘evrensellik’, ‘akılcılık’ gibi sözcüklerden daha fazla kitleleri etkilemektedir.

Berlin’e göre, Marksizm de dâhil, var olan bütün toplumsal teoriler, milliyetçiği kavrama çabasında yetersiz kalmışlardır. Peki, ama milliyetçilik konusu büyük düşünürler ve toplum teorisyenleri tarafından neden analiz edilememiştir? Başka bir deyişle, toplum teorilerinin milliyetçilik konusunda kör olmasının nedeni nedir? 

Milliyetçilik üzerine yazan İngiliz fikir tarihçisi liberal düşünür İsaiah Berlin’e bakılırsa 20. yüzyılda güçlü bir ideoloji haline gelen milliyetçilik ideolojisinin analizi 19. yüzyılda ihmal edilmiştir. Isaiah Berlin’e göre, 19. yüzyılda gerçi milliyetçilik güçlü bir akımdı, ama milliyetçiliğin giderek zayıflayacağı görüşü egemendi. Oysa milliyetçilik giderek daha da yaygınlaşmıştır. Hiç kimse milliyetçiliğin yüzyıla damgasını vuracak bir ideoloji haline gelebileceğini öngörememişti.

Peki, ama mevcut teoriler niçin yetersiz kaldı, neden milliyetçiliğin güçleneceğini göremediler? İsaiah Berlin, bu konuda, Aydınlanma çağına özgü olan hem liberal hem de sosyal düşünürler arasında yaygın olan ortak bir düşünce tarzına gönderme yapıyor. Bu düşünce tarzına göre, bir tarafta, hiyerarşi, otorite, imtiyazlar,  kilise, din, karanlık güçler,  öte tarafta Aydınlanmanın,  akıl, bilgi, eşitlik, özgürlük gibi düşünsel silahları. Eşitlik ve akılcı ilkelere dayanarak, yoksulluğun, cahilliğin ve insanlar arasındaki sınırların yok edileceği inancının yaygın olması. Aydınlanma felsefesi, insanlar arasındaki farklılıklara değil, insanların ortak yanlarına vurgu yapmıştır. İsaiah Berlin’e göre eşitlik anlayışı nedeniyle farklılıklara önem verilmemiştir. Marksistler arasında ulus sorununu küçümseyen anlayışlarında belli bir rol oynadığını kabul etmek gerekir.

Milliyetçi ideolojinin en temel özelliği ulus ve devleti özdeşleştirmek ve onları zoraki evlendirmektir.  Sosyalistlerin çağımızdaki görevi, ilkin ulus ve devletin örtüşmesine ve zoraki evliliğine karşı durmaktır. Bu konuda Demokratik Ulus anlayışı önemli bir çözüm projesi olarak gündeme gelmektedir. Bu konuyu gelecek sayıda ele almayı düşünüyorum.

 

Milliyetçiliğin İki Temel Özelliği

Milliyetçi ideolojinin birçok özelliği vardır. Bu makalede, sadece iki temel özelliği ele alınıp, açıklanacaktır

Milliyetçiliğin felsefi ve antropolojik Tezleri

Kimi düşünürler (İsaiah Berlin, Hans Kohn) milliyetçiliğin felsefi temellerden yoksun olduğunu, ama politik açıdan güçlü olduğunu belirtirken, kimi yazarlar (Elie Kedourie, Ernest Gellner) milliyetçiliğin felsefi ve antropolojik tezlere sahip olduğunu vurgulamaktadır. Milliyetçiliğin dayandığı temelleri sorgulayan Elie Kedourie, ilginç görüşler ileri sürmektedir. Ona göre milliyetçiliğin öncüsü Kant’tır. Kant tarafından geliştirilmiş olan ‘kendi kaderini belirleyen birey’ (otonom birey) düşüncesi, politika anlayışını kökünden değiştirmiş, yeni bir politik anlayışın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kedourie’e göre Kant’ın bireysel otonom düşüncesi ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ söylemine zemin hazırlamıştır.

Kant’tan sonra politik sorunlar, yeni bir bakış açısıyla, bireyin özgürlüğü açısından yeniden ele alınmıştır. Kant’ın ardılları (Schleiermacher, Fichte) tarafından bu yeni politik anlayış, devlet üzerinde farklı düşünmeye teşvik etmiş ve yeni bir milli devlet teorisinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Bireysel özgürlüğün devlet tarafından sağlanabileceği gibi devleti merkeze koyan ve devlete ulusal kimlik veren teoriler ileri sürülmüştür. Kedourie’e göre, devlet teorileri tarafından, devletin çıkarı ve devlet aklı gibi düşünceler, akılcılıkla karıştırılmış ve tehlikeli kafa karışıklıkları yaratmıştır. Devlet ve birey ilişkisi, ebeveyn ve çocuklar arasında ilişki gibi gösterilmiştir. Ona göre devleti kutsallaştıran ve her devletin ulusal kimliğe sahip olmasını savunan bu yanlış anlayış bugün de hala devam etmektedir.[vi]

HansKohn[vii] ve Kedourie’e göre Alman Romantik düşüncesi, milliyetçiliğin antropolojik temellerini atmıştır. Çünkü dili, politikanın gündemine ve hizmetine sokarak, bir ulusu tanımlamak için dilin en önemli ölçüt olduğunu iddia etmiştir. Bunun sonucu olarak milliyetçilik, ortak dile ve kültüre sahip her ulusun, kendi ulus-devletini kurmasını savunur. İnsanlığın ulus-devlet şeklinde örgütlenmesi gerektiğini, çünkü bir ulusun üyelerinin özgürlüğünün ve mutluluğunun, ancak kendi ulus-devleti içinde mümkün olacağını ileri sürmüştür.

Kedourie’ye göre milliyetçilerin dil ve devlet sorununa yaklaşımları,  milliyetçi bir felsefeden ve antropolojik tezlerden kaynaklanmaktadır.[viii] Milliyetçiliğin felsefi ve antropolojik üç temel tezi şöyle ifade edilebilir: Birincisi dil, ulus olmanın temel ölçütüdür; ikincisi, dile dayanan bir ulus temelinde bir devlet öğretisi gereklidir; kültür ile politika/devlet arasında bağlantı kurulur. Üçüncüsü devlet, bireyden daha önemlidir. Böylece devlet ve birey ilişkisini şekillendiren, bireyi ulus-devlete boyun eğdiren bağlılık empoze edilir. Milliyetçiliğe göre millet ve devlet birbiri için vardır; devlet ‘beden’, millet ‘ruhtur’. Elie Kedourie’nin saptadığı gibi milliyetçilik, esas olarak gerçeklikle ilgilenmez, bireyin iç dünyasına nüfuz etmeyi amaçlar ve insanları gerçek politik sorunlardan uzaklaştırır.[ix]Kedourie, milliyetçiliğin genellikle yurtseverlik ve/veya yabancı düşmanlığı ile karıştırıldığına dikkat çeker. Evet, milliyetçilik, yurtseverliği ve yabancı düşmanlığını kendi amaçları için kullanır.[x]Ama yurtseverlik veya yabancı düşmanlığı, felsefi ve antropolojik temelden yoksundur.

Etnisitenin ve Ulusal Kimliğin Politikleşmesi Olarak Milliyetçilik

Almanya’da milliyetçilik araştırmasının önemli duayenlerinden biri olan Hans Kohn’a göre (DieIdeedes Nationalismus:1944); milliyetçiliğin gelişmesinin nedenleri ikili bir sürece dayanır: Bir yanda toplum ve politika, ulus ve etnisite kategorilerine dayanılarak tasarlanmaktadır; yani toplum, devlet, politika ulusallaştırılmakta ve etnikleştirilmektedir; öte yanda, etnik köken, ulusal kimlik politikleştirilmektedir. Yani her ulusal kimliğin, devletleşmesi düşünülmektedir.

Hans Kohn’a göre milliyetçilik, evrenselliğe, insanlığa ve bireye karşıt bir konumdadır. İnsanlığın birbiriyle olan ilişkisini ve bağımlılığını kabul etmeyen, hem dışlayıcı hem hegemonya kurmak isteyen bir bakış açısıdır.[xi]

Kohn’un araştırmasının en önemli vargılarından biri şudur: Milliyetçiliğin oluşumu, tarih felsefesini ve tarih yazımını etkilemiştir. Ve her ulus, kendi tarihini kendisi yorumlamaya başlamıştır.[xii] Böylesi bir tarih felsefesi ve tarih yazımı, ulusların tamamen birbirinden farklı olduğu hissini insanlara verirken, bu farklılığı gerçek olmayan metafizik anlamlara dayandırmaktadır. Milliyetçiliğin, tarih felsefesi ve tarih yazımı üzerinde kurmuş olduğu bu hegemonya, evrensel tarih felsefesini ve evrensel tarih anlayışını arka plana itmiştir.

Ulusların kendi tarihini yazma anlayışını sürdüren ulus-devlet, insanların duygularında ulus-bilincini kökleştirmiştir. Ulus-devlet, daha önceki devlet biçimlerinden daha derinlemesine olarak insanların duygu ve düşünceleri üzerinde etkin olmuştur. 20. yüzyılda yaşanan savaşlar,  milliyetçiliğin ne kadar güçlü olduğunu ortaya koymuştur. Milliyetçilik, insanların,  duygu-düşünce ve kültürel yaşamlarına egemen olmuştur. Ve insanların duygusal, düşünsel ve kültürel yaşamı, öylesine politik yaşamla iç içe girmiştir ki, politik düzeni köklü olarak değiştirme girişimi, güçlü bir dirençle karşılaşmaktadır.

Kohn’a göre Ortaçağ’da din politikleşerek, o dönemdeki devletlerin temel ideolojik dayanağı olmuştur.  Ve din toplumu şekillendiren önemli bir politik güç haline gelmiştir. Kohn, bazı sosyolojik araştırmaların dinsel inanç ile ulusal inanç arasında bazı benzerlikler olduğunu ortaya koyduğuna işaret ediyor. Din geçmişte, toplum ve politika üzerinde egemenlik kurmuş ve toplumu ve politikayı yönlendirmiştir. Politikleşmiş din, itaat ve otorite üretir. ‘Günümüzde – diyor Kohn- bu durum milliyetçilik için geçerlidir.’[xiii]Kohn’un görüşü açısından, politikleşmiş din devletlerinin yürüttüğü dinsel savaşların insanlığı ve insan kültürünü tehdit etmeye başlaması, rasyonel bir hareket olarak Aydınlanma’nın doğmasına yol açmıştır. Aydınlanma ise, dinin depolitize edilmesine, devlet ve dinin birbirinden ayrılmasına götürmüştür. Dinin, devletle, politik iktidarla bağı çözülerek, din depolitize olurken, devlet de dinsel temellerinden uzaklaşmıştır. Politik alanın dışına itilen din, bireysel inanç alanına geri çekilir.

Millet ve devletin çakışması/örtüşmesi gerektiği, milliyetçiliğin temel düşüncesidir. Öte yandan milliyetçilik, dili ve etnik kökeni millet olmanın kriteri haline getirir. Dolayısıyla, milliyetçilik, dilin ve etnik kökenin politikleştirilmesi de demektir. Kohn, milliyetçiliğin depolitize edilmesinin, milliyetçiliğin devletten ayrılmasının mümkün olabileceğine, günün birinde milliyetçiliğin politikleşmesinin sona erebileceğine işaret ediyor. Genel olarak milliyetçiliğe karşı değildir,  milliyetçiliğin politikleşmesine, milliyetçilik ile devlet arasında ilişki kurulmasına karşıdır. Ona göre, milliyetçiliğin depolitize edilmesi, yani milliyetçilik ile politik iktidar (devlet) arasında bağın koparılması, ulusların ve devletlerin demokratikleşmesine götürür. Devlet ile milletin zoraki evliliği, her ikisini de kısırlaştırmıştır. Devlet ve ulusun çakışması gerektiğini ileri sürmek, birbirinden iki farklı şeyi birbiriyle çakıştırmak demektir. Çünkü devlet ve ulus iki ayrı düzlemdeki örgütlenmelerdir.

Paradoksal bir yapıya sahip olan milliyetçilik, dünyanın politik parçalanmışlığından ve ulusal-devletlere bölünmesinden güç alan ve beslenen bir ideoloji olarak varlığını sürdürebilme yeteneğindedir. Bir bütün olarak dünya ekonomisi ile ulusal-devletlerarasında bir çelişki nedeniyle ve dünyanın politik parçalanmışlığı ve ulusal-devletlere bölünmesi varlığını sürdürdüğü sürece, milliyetçilik ideolojisi etkisini sürdürecektir. Bu saptamadan şu sonuç çıkarılmamalıdır: Mademki dünya, ulusal devletlere bölünmüş bir politik parçalanmışlığı yaşıyor, o halde bu durum ortadan kalkmadan, milliyetçiliğe karşı bir şey yapamayız. Böylesi bir sonuç çıkarma, aktif öznenin rolünü anlayamayan fatalistlerin ve mekanik deterministlerin bakış açısını yansıtır.

Milliyetçilik, Militarizm ve Savaş

21.Yüzyılda, demokratikleşmenin ve özgürlük istemlerinin bastırıldığı Anadolu coğrafyasında yaygın olan iki olgu var: Militarizm ve milliyetçilik. Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki bu iki engel aşılmadan, Türkiye insanının özgürleşmesi ve demokratlaşması mümkün olmayacaktır.

Milliyetçilik, dünya emekçilerini bölerek onları güçsüzleştirir; hem dünyayı çeşitli uluslara böler, hem de bu ulusları birbirine karşı militarize eder. Saldırgan milliyetçilik, militarizmin anlamsızlığını gizleyen bir perdedir. Militarizm, milliyetçi ideolojiye dayanarak kendini meşrulaştırır. Dolayısıyla, militarizme karşı mücadele, milliyetçiliğe karşı mücadeleyi şart koşar. Bu iki mücadele iç içe geçmiştir.

19. Yüzyılda liberalizm, milliyetçiliğe eleştirel yaklaşıyordu. Oysa 20. Yüzyılda liberalizm,  milliyetçilikle ittifak kurmuştur. 1848 devrimleri sırasında ve sonrasında ortaya çıkan milliyetçilik konusunda son derece çarpıcı şeyler söyler Mill. Ona göre milliyetçilik, diğer ulusların hakları, özgürlükleri ve çıkarları karşısında kayıtsızlığa, ilgisizliğe götürür; kendi milletine ait olmayan ve kendi dilini konuşmayan diğer ulusların hakları ve çıkarlarını görmezden gelir. Dolayısıyla dışlayıcı olan milliyetçilik barbar özellikler göstermeye yatkındır.  Mill, özellikle ekonomik ve siyasal bakımdan geri olan Almanya’da özgürlük aşkının değil milliyetçiliğin daha ağır bastığını vurgular. Mill’e göre, halkına milliyetçiliği aşılayan milliyetçi düşünce Almanya’da şuna götürecektir: “Milliyetçilik, kendi hükümetlerini, başka halkların özgürlüğünü ve bağımsızlığını yok etmek için kışkırtabilir.”[xiv]Mill,  devletlerin ve ulusların bağımsızlığından daha çok insanın özgürlüğüne önem verir. Özgürlüğü ve bağımsızlığı birbirinden ayıran Mill açısından ulusal bağımsızlık, hem bireysel özgürlüğün garantisi değildir hem de çoğu zaman uluslar arasındaki düşmanlığı artırır.[xv]

Milliyetçilik, devleti ve savaşı yüceltir ve kutsar. Alman milliyetçi tarihçi Treitschke, savaşın ahlaki olduğunu, devletin gerçek özünün savaşta açığa çıktığını vurguluyordu: Treitschke’ye göre “savaş tanrı tarafından kurulmuş düzenin bir parçasıdır. Savaş, ahlaki açıdan haklıdır. Ve sürekli bir barış düşüncesi sadece olanaksız değil, aynı zamanda ahlaksızdır.[xvi](Vurgu Orkunoğlu). Milliyetçilik, barışı ahlaksız bir düşünce olarak görmektedir.

Geri bıraktırılmış ülkelerde ne liberalizm, ne de Marksizm güçlü teorik ve kültürel temellere sahiptir. Bu olgunun doğurduğu sonuçlardan biri, liberalizm ve Marksizm’i birbirine karıştırmaktır. Liberalizme özgü düşüncelerin, Marksizm’e sızması gündeme gelmektedir. Marksist teoriyi, liberalizmin bulamaçlarından korumak için, hem liberalizmi hem de Marksizm’i birbirinden ayıran temel özelliklerin bilince çıkartılması gerekir.

Sosyalistler arasında yaygın olan anlayışa göre Marksizm’in ‘bir savaş teorisi’ ve ‘askeri savaş stratejisi’ vardır. Çok yakından incelendiğinde bu yaygın anlayışın doğru olmadığı görülür. Bu yazıda yaygın olan bir anlayışa karşı bir tez formüle edilecektir: Marksizm’in ‘savaş teorisi’ veya ‘askeri savaş stratejisi’ olamaz.

Tezimizi temellendirmeye çalışalım. Yeni oluşan her toplumsal düzen, geçmişin mirasını reddetmez, ama onu olduğu gibi bütünüyle kabul etmez. Geçmişin mirasını, yeni toplumun amaçlarına ve ihtiyaçlarına bağımlı hale getirir. Örneğin burjuva toplumu, feodalizmden miras kalan dini,  reformdan geçirmiştir, dini,  burjuva toplumunun çıkarlarına uygun hale getirmiştir.

Bu bakış açısından hareket edildiğinde şunu ileri sürmek mümkündür. Sömürüsüz ve barışçıl bir toplumsal düzeni hedefleyen Marksizm’in ‘bir savaş teorisi’ olamaz. Savaş, kapitalizmin ayrışmaz bir parçasıdır. Kapitalizmde, savaş ve silahlanma, sisteme uygun bir olgudur, çünkü sermaye birikimine hizmet eder, fakat savaş ve silahlanma, sosyalizmde, sisteme aykırı bir şeydir, çünkü toplumsal zenginliği heba eder, demek ki savaş ve silahlanmadan en çok sosyalizm zarar görür.

Ama yanlış anlamaları engellemek için bir açıklama gerekli. Marksizm, işçi sınıfının sınıf bilincini ve mücadelesini geliştirmek için, burjuva toplumunun kurumlarını ve araçlarını kullanabilir. Bu anlamda burjuva uygarlığından miras kalan ‘savaş teorilerini’ ve ‘savaş stratejilerini’ bir araç olarak kullanabilir elbette,  ama Marksizm, savaşı bir amaç olarak görmez. Savaş biliminin ve savaş teorisinin ilk önemli ismi Prusyalı General Carl von Clausewitz idi. Lenin ve diğer Marksistler, ondan yararlandılar. Clausewitz’de Lenin’i ilgilendiren savaş teorisi değil, savaş ve politika arasındaki ilişki; politik stratejiler ve taktiklerin bilimsel olarak ele alınması sorunuydu. Elbette Marksizm, ‘savaş teorilerini’ ‘halk savaşı stratejilerini’ çok iyi analiz edebilir ve araç olarak kullanabilir. Burjuva toplumu, savaşı amaç olarak görürken, Marksizm bir araç olarak görür. Ama savaşı amaç edinmediği için, Marksist bir ‘savaş teorisi’nden bahsetmek, kanımca liberalizm ve Marksizm’i birbirine karıştırmaktan kaynaklanmaktadır.

 


[i]  Bu yazı yakında yayınlamayı umut ettiğim çok kapsamlı  çalışmadan alınmıştır.

 

[ii]Alman Romantik Akımı’nın düşünürleri 18. yüzyılın son çeyreğinde (1770’ler) ortaya çıkan Strum ve Drang hareketinden etkilenen düşünürlerdir. Romantik düşünürlerin çoğu, Goethe’nin evrenselliğine muhalif olmuşlardır. Romantik düşünürler, Herder ve Goethe’nin hümanizmini ve evrenselliğini reddederler. Herder, milliyetçiliğin öncüllerinden biridir, ama Herder evrenselliği ve hümanizmi de savunmaktaydı.

 

[iii]Otto  Bauer, Die Nationalitätenfrage und die Sozialdemokratie, I. Bölüm: Nationalitätfrage, § 6. Die Warenproduktion und die Anfänge der bürgerlichen Kulturgemeinschaft, S. 12.

 

[iv]Lord Acton, Nationalismus, şu kitabın içinde: Hans Kohn, Von Machiavelli zu Nehru, S.122.

 

[v]Lord Acton, Nationalismus, şu kitabın içinde: Hans Kohn, Von Machiavelli zu Nehru, S.122.

 

[vi]Elie Kedourie, Nationalismus, özellikle 3. Bölüm Staat und Individium (Devlet ve Birey). S. 31-52

 

[vii]Hans Kohn’un görüşleri 3. Bolümde (Alman Entelektüellerinde Ulus düşüncesi) daha geniş bir şekilde ele alınmaktadır.

 

[viii]Kedourie,  Nationalismus,  S. 76

 

[ix]Elie Kedourie, Nationalismus, S. 88

 

[x]Kedourie,  Nationalismus,  S. 76

 

[xi]Hans Kohn, 1950: Die Idee des Nationalismus, Verlag Lambert Schneider, Heidelberg, S. 46.47.

 

[xii]Hans Kohn, 1950: Die Idee des Nationalismus, Verlag Lambert Schneider, Heidelberg, S. 47.

 

[xiii]Hans Kohn, 1950: Die Idee des Nationalismus, Verlag Lambert Schneider, Heidelberg, S. 48.

 

[xiv]Bkz. J. Stuart MİLL, aktaran Hans Kohn, Von Machiavelli zu Nehru, S. 56

 

[xv]Bkz. John Stuart Mill, aktaran Hans Kohn, Propheten Ihrer Völker,  S. 43

 

[xvi]Treitschke’den aktaran Hans Kohn, Propheten Ihrer Völker,  S. 146-147.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz

5 × five =