Paylaş

NEREYE YERLEŞSEK?

Emekli oluncaya dek devletten çektiği yetmiyormuş gibi şimdi de bu sorun çıkmıştı. Son durak, yani yerleşecekleri yer konusu. Yok ora olsun, yok bura olsun arayışları, bazen evde tartışma boyutlarını aşıyordu. Çocukluğuna ilişkin tek güzel anısı olmadığı için köyüne yerleşmeyi istemiyordu. Üstelik gelmiş geçmiş en büyük işçi köylü düşmanı olduğu halde, sırf adı “Çoban, köylü Sülü”ye çıktığı için ona oy depoluğu yapan yer olan köye!

Hüseyin öğretmen“Hoca” sözcüğüne gıcık olmasına karşın, çevresi ona inadına hoca diye hitap ederdi. Bıkıp usanmadan hoca ile öğretmen sözcüklerinin arasındaki ince ayrıntıyı anlatması da nafileydi. Hele emekli olduktan sonra öğretmenliği iyice unutulmuştu. Mahallenin parmak kadar veletleri bile sokakta: “Hoca, ne haber!” diyorlardı.

Hoca, o akşam eve daha bir sıkıntılı döndü. Benzin istasyonlarında bedava dağıtılan Türkiye siyasi haritalarının en büyüğünü yemek masasının üzerine serdi. Kara kalın çerçeveli gözlüğünü taktı ve bir kurmay ciddiyeti ile incelemeye durdu. Kimi yerleri kırmızı, yeşil, sarı renklerle daire içine alıyordu:

“Gel hanım, son durağımızı belirleyelim. Yani emeklilikte yerleşeceğimiz yeri demek istiyorum. Bu çok önemlidir, bir bakıma mezar yerimiz demektir haa! Doğu batı güney kuzey fark etmez, beğen beğendiği yeri. Demirel artık süremez. İktidarlar komünistsiniz diyerek yakamıza yapışamaz. Şöyle ömrümüzün son dönemini rahat yaşayacağımız bir yerde geçirelim. Nasıl olsa evimiz sırtımızda, nereye gidersek gidelim kiracıyız.”

Hasibe Hanım baştan beri kolay karar verenlerden değildi. İyi olur Allah’tan, kötü olur senden hesabını bilirdi. Bugüne dek bin bir hesap yapmadan, zaten bir karara vardıkları olmamıştı. Önce ev kiralarının yüksekliğini alçaklığını, sonra çocukların okulunun uzaklığını yakınlığını, düşünmüşlerdi hep.  Yine öyle yaptı:

“En iyisi memleketimize yakın, ama çoluk çocuğumuza da uzak olmayan bir yer olsun” diyerek işin içinden sıyrılmak istedi.

Onun memleketimiz dediği yer, çaktırmadan kendi memleketi olabilirdi. Hoca benzer kurnazlıkla karşı çıktı:

“Senin memleketin bir kez Türkiye’ye çok uzaktır.”

“O ne demek,  sanki senin memleketin Türkiye’ye çok mu yakın?” dedi.

“Evet nereye gidersen git, Kırşehir tam ortaya düşer. Oysa Samsun, Antalya’ya da uzak, İstanbul’a da. Öyle değil mi ciğerim?”

Senin memleketin benim memleketim konusu anında ortamı germişti. En iyisi, üçüncü bir seçenekle havayı yumuşatmaktı. Uzunca bir suskunluktan sonra Hoca:

“Hanım senin memleketin meyvesi sebzesi elbette benimkine beş çeker. Fakat bu durum domates, fındık meselesi değil, hayat memat meselesidir. Diyelim ki benim memleket Erzurum’du. Hiç orada yaşanır mıydı? Sadece kıştan kıyametten, iklimden söz etmiyorum kuşkusuz. Bir memleketin iki türlü iklimi vardır, birisi doğal ötekisi de siyasal iklimidir. Bana sorarsan siyasal iklim coğrafi iklimden çok daha önemlidir. Coğrafi iklimden kalın giyinerek falan bir biçimde korunursun. Ama faşist bir siyasal iklimden korun korunabilirsen… Bir ömür bunun sıkıntısını çekmedik mi?”

Mevsim sonbahardı. Yapraklar yeşilden sarıya, sarıdan kızıla çaktırmadan yer değiştiriyordu. Unutulmuş adıyla Hüseyin Öğretmen’le Hasibe Hanım da, mevsimler gibi tıpkı, her gün fikir değiştiriyordu. Daha doğrusu, yerleşecek yer bulmakta güçlük çekiyorlardı. En iyisi memleketi harf sırasına dizip işe Antalya’dan başlamaktı. Orasının portakalı, limonu, muzu vardı. Sebze dersen ucuzdu, sebildi.  Kış yok sayılır, soba yakılmazdı. Tartışmasız, dar gelirli vatandaş, memur yeriydi. Üstelik turizmin dünya boyutlarında başkentiydi. Çivit mavisi denizi, tarih fışkıran toprağı, ünlü Toros Dağları, Şeytan Soluğu denen Çıralı’sı, Tanrılar mekânı Olimposları ile tam da yaşanacak yerdi.

Memlekette yerleşecek yer aramak konusu giderek bu iki emeklide adsız bir sıkıntı daha yaratmıştı.  Az önce ak dediklerine rahatlıkla kara diyebiliyorlardı.  Örneğin Antalya’yı göklere çıkaranlar sanki onlar değilmiş gibi, şimdi aleyhte verip veriştiriyorlardı. Hasibe Hanım:

“Yazın bir sıcağı varmış, değil insanı, taşı toprağı eritirmiş. Dallo’ların damadı kayın validesi Ümüş’ü geçen yıl bir aylığına yanına götürmüş. Kadın gidip gideceğine pişman olmuş. Sabah akşam soğuk suyun altından çıkmadığı halde soluk alamaz olmuş. Kadıncağızı ivedi Ankara’ya kaçırmasalar ölecekmiş. Halen, git anam git Antalya’sı batsın, insan tandıra düşmüş gibi oluyor, deyip durur…”

Hoca, benzer bir kıvraklıkla eşine ayak uydurmuştu:

“Haklısın hanım, fazla sıcak özellikle erkek kısmına iyi gelmez. O bakımdan sıcak ülke erkeği biraz uyuşuk olur. Belki bu yüzden olacak, dünyanın Kuzey Yarımküresi, Güney’e göre daha gelişmiştir, değil mi?” dedi.

Böylece Antalya hevesi tez bitmişti. Sıra İzmir’deydi. Hoca hep övündüğü coğrafi bilgisine yaslanarak“İzmir, hem Akdeniz’dir hem Ege Denizi. Değil sadece Türkiye’nin, bütün dünyanın oksijen deposudur. İklimi dersen ne çok sıcak ne çok soğuk, şurup gibi bir hava! Akşamüstleri esen imbat rüzgârı ise cana bedeldir. Denizi zaten balık cenneti. Çuprasından tut da sardalyasına, barbununa, say sayabildiğin kadar. Sarı kızmemesi üzümü, oğul balı inciri için sadece yeme de yanında yat denebilir. İnsanı da dövüş kavga bilmez, medenidir haa! Ne de olsa Yunan kültürüyle kapı komşudurlar canım…” dedi.

Bu kez az önceki dediklerini ikisi birden unutmuştu:

“Eski İzmir kalmadı diyorlar. İpini koparan oraya dolmuş. Hele Doğu’da Kürtlerin evi ocağı yıkılıp, köyleri yakıldıktan sonra iş iyice şirazesinden çıkmış. Şehir başıboş kalmış sığır sürüsü gibi dört bir yana dağılmış. Körfez tarafından burnunu tutmadan geçemiyormuşsun. Gökdelenler Karşıyaka’dan gelen İmbat’ın önünü kapatmış ki yelin gıdımı esmiyormuş. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, şimdi bir de kıyıların dört bir yanını yat limanı diyerek kuşatıyorlarmış.”

Kul bunalmayınca Hızır yetişmezmiş hesabı, o akşam Hüseyin Öğretmenlere kendileri gibi emekli memur olan komşuları Şahabettin Beyler oturmaya geldiler. Buna özellikle Hasibe Hanım çok sevinmişti. Çünkü yerleşecek yer seçmekte kararsızlığı artan Hoca, çatacak yer arıyordu. Şahabettin Bey bankadan emekli, konuşkan biriydi. Kapıdan:

“Hocaam, halen koca Türkiye’de yerleşecek bir yer bulamadınız mı?”diyerek bir şamatayla girdi.

“Maalesef bulamadım. Memlekette yerleşecekdoğru dürüst yer mi bıraktılar kardeşim. Deniz kıyılarını zenginler işgal etti, dağları yaylaları dersen devlet yasakladı.  Bize kala kala Tuz Gölü kıyısı ile Yozgat, Kırşehir ve Erzurum çevresi kalmış…” dedi.

Şahabettin Bey, yanağında şark çıbanı, esmer teni ve davudi sesiyle Diyarbekirliydi. Biraz alınmış bir tavırla:

“Neden hep Batı taraflarda, deniz kıyılarında gönül gezdiriyorsunuz? Sanki bu memleketin doğusu, Kürdistanı, örneğin mis gibi Diyarbekir’i, Mardin’i yok mu?”

Şahabettin Bey, Hoca’nın yarasına basmıştı. Solculuğunu depreştirmişti. İç çekti:

“Ahh ah! Feleğin gözü kör olsun. Şu pis düzeni değiştiremedik gitti. Kim istemez Dijle kıyısında, şöyle Hevsel Bahçeleri’ni ve Kırklar Dağı’nı gören bir yerde yaşamayı. Gel gör ki zalimler memleketi iğneli fıçıya, yangın yerine çevirdiler. Dün Ape Musa gibi bilgeleri, bugün barış meleği o canım insan Tahir Elçileri Ayaklı Minare’nin dibinde katletmediler mi? Dünya cenneti ve Tanrılara bile okuma yazma öğreten bilgeler, buluşlar beşiği Mezopotamya’yı yangın yerine çevirmediler mi? Oralara gitmek, yerleşmek için can atıyorum ama git gidebilirsen” dedi.

Çaylar içilip kurabiyeler yendikten sonra kadınlar ancak söze girecek fırsatı yakaladılar. Şahabettin Bey’in eşi Samiye Hanım da banka emeklisiydi. Kadınlar için ender rastlanmasına karşın bir ömür vezne bölümünde çalışmıştı. Bu nedenle Şahabettin Bey ona “Paragöz kadın” diye takılırdı. Samiye Hanım:

“Hocam Bursa’yı neden düşünmüyorsunuz? Bir yanda başı karlı Uludağ’ı, bir yanda yarma şeftalileri ile ovası var” dedi.

Hoca anında yüzünü buruşturdu:

“Sizin haberiniz yok galiba. Bursa’dane dağ kaldı ne ova. Dağları zenginler plastik çöp, ovaları sanayi atığı ile doldurdular. Üstelik havası çok kirli, soluk alınmıyormuş. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, son seçimleri toptan malum sağ parti kazandı. O siyasal iklim özellikle beni kesin zehirler…”

Samiye Hanım:

“O zaman desenize bu ülkede yaşayabileceğiniz yer yok. En iyisi siz şöyle yurtdışında bir yer arayın” dedi biraz kinayelice.

Şahabettin Bey gerilimi düşürmek isterken, eşini desteklemeyi deunutmadı:

“Hocam sizin ölçülerinize göre bir yerleşim alanı henüz bu gezegende yok. Biraz beklersek Venüs’te bir koloni kuruyorlarmış” dedi.

Hoca bozuntuya vermedi:

“Acelem yok, beklerim. Yalnız Venüs menüs için değil, bu topraklarda kurulacak devrim için.”

Vakit ilerlemişti fakat yerleşecek yer konusunda hiçbir gelişme olmamıştı. Samiye Hanım giderayak:

“Hasibeciğim bu erkeklerin aklına kalırsak biz kadınlar topal ördek hesabı asıl yürüyüşümüzü de kaybederiz. Bakın bizden örnek alın. Sizden önce emekli olduk, ama halen yerleşecek bir yer bulamadık. Daha kötüsü, üç göç yükledik, dönüp dolaşıp aynı yere geldik. Lütfen bizim yaptığımız yanlışı yapmayın” diyerek kapıyı kapattı.

Asıl kıyamet komşular gittikten sonra kopmuştu. O geceyi uykusuz geçirmenin sabahında Hoca, kararlı, telefona sarıldı. Serçeler uyanmadan yükü yükleyip bu memleketi terk edeceğim, diyordu. Dediğini de yaptı. Nereye gidecekleri konusunda hiçbir ipucu vermeden şoföre bas gaza dedi.

Mevsim İç Anadolu’da ilkbahar, güneş pırıl pırıl, topraktan sadece buhar değil, çiğdem çiçek fışkırıyordu. Tepeleme yüklü kamyonun yönü doğu batı, güney kuzey her yöneydi. Böylece Anadolu kazan Hoca ile Hasibe Hanım kepçe bir yolculuk başlamıştı. Önce harf sırasına koyup inceledikleri yerlerden başladılar. Van Gölü kıyısında ve Ağrı Dağı’nı gören Edremit’ten tut ta, Marmara kıyısından Kaz Dağları’nı gören Edremit’e kadar dolaştılar. Fakat gittikleri yerde en çok altı ay, bilemedin bir yıl kalabildiler. Dönüp dolaşıp eski yerlerine geliyorlardı. Demek ki ne aradıkları siyasal iklimi ne de sözünü ettikleri kafa dengi insanları bulabilmişlerdi. Yine bir sabah erkenden, daha serçeler uyanmadan Hoca yükü yükletmişti. Bu kez Hasibe Hanım eşindeki başkalığın farkında ve ürkekti:

“Nereye göçüyoruz canım?” dedi.

Hoca, içinde yürüdükleri ilkbahar havası kadar neşeli, az sonra ne yapacağı belirsiz bir kış havası kadar da ikircikliydi:

“Hiçbir yere sevgilim, hiçbir yere!” dedi.

“Hiçbir yer diye bir yer mi var canım?”

“Evet, var canım.”

“Orası neresi canım?”

“Orası işte tam da burası canım.”

“Pekoraya, aman buraya ne zaman varacağız canım?

“Hiçbir zaman canım hiçbir zaman…”

“Haa, anladım canım, anladım. Hadi yükümüzü yıkalım canım.”

“Hayır canım gideceğiz. Bu bekleyen derviş değil, giden derviş muradına ermiş hesabı olacak. Böylece biz oraya, pardon buraya mutlaka varacağız. Daha doğrusu biz oranın, pardon buranın zaten içindeymişiz de farkında değilmişiz” dedi…                         

Yorum Yaz

1 × two =