Paylaş

“Olmayan bir dille” Şiir Yazmak

Sözcükler, deyimler, atasözleri, sözdizimi ortak dili (konuşma dilini) oluşturur; bu nedenle bir şiir dili kurmak için vazgeçilmez öğedirler her biri. Yazım kuralları da önemli elbette, ama şiirde dilsel sapmaların işlerliği düşünülünce; şairin yazım kurallarına bütünüyle uymasını beklemenin doğru olamayacağı görülüyor. Neyse. Konuya dönersek; her şair, ister istemez, çıkışını ortak dilden yapmak zorundadır. Her insan gibi şair de, dili işiterek öğrenmeye başlar, öğrenir. Artık anlamlarını öğrendiği sözcüklerle, deyimlerle, atasözleriyle, kullanabildiği sözdizimiyle iletişim kurar; bireysel ve toplumsal olguları, olayları ve evreni algılar; gereksindiğinde de anlatır. Şairin, kısaca insanoğlunun, kendisiyle ve dış dünyayla ilişkilenmesinin başka bir yolu, başka bir olanağı da yoktur. Hiç kimse ”olmayan bir dille” iletişim kuramaz. Böyledir; ama ortak dilin; roman, hikâye yazarken edebi dile; şiir yazarken, şiir diline;  özgün olabilmek için kişisel dile dönüştürülmesi gerekir. T. S. Eliot, şiir dilini, konuşma diliyle ilişkilendirirken şunları söylüyor: “Şüphesiz, hiçbir şiir dili şairin işittiği ve konuştuğu dille(ortak dille-v.ç.) tamamen aynı değildir; fakat bu dil, konuşulan dille öyle bir ilişki içinde olmalıdır ki onu dinleyen veya okuyan bir kimse ‘Eğer şiir dili kullansaydım böyle konuşurdum.’ diyebilsin.”(1) Anlaşılacağı üzere, konuşma dilinden kopmanın olanaksız olduğu ortaya konuluyor. Şiir dili, konuşma diliyle örtüşmeli, özenilen bir dil olmalıdır, deniliyor. Her şair, ister istemez, ortak dili kullanarak yazmaya koyulur, gelişerek şiir dilini yakalar, sonra da kendine özgü bir şiir dili kurar. Ahmet Haşim bu süreci şöyle anlatıyor: “Şair umumi lisandan seçilmiş kelimeleri yen imalarla zenginleşmiş, her hangi yeni ahenklerle çınlayan, üslup ve edası başka bir ölçüye göre tanzim edilmiş güzellik, renk ve hayal ile dolu şahsi bir lehçe vücuda getirdiği andan itibaren eserinin açıklığı okura göre değişmeye başlar.” (2) Dediği şu ki şair ortak dilden sözcükleri seçer, onları anlamsal olaak zenginleştirir, yani mecaz yapar; ses öğesini öne çıkartır, üslup ve edayı oluşturur. Böyle yazılan şiir, bir güzellik olarak belirir; çağrışımlarla yüklüdür. Şair, kişisel dilini oluşturduktan sonra, şiirin anlaşılırlığı okurdan okura değişebilir. Hem T.S. Eliot hem Ahmet Haşim, her şairin çıkışını ortak dilden yapmayası gerektiği görüşünde birleşiyorlar.Cemal Süreya ise “Şiir konuşma dilinden uzaklaşmamalıdır.” diyerek, “Şiirin ilk ve vazgeçilmez mayası” olarak ortak dili gösteriyor. Şiirini de konuşma dili üzerine kurar ve geliştirir. Çünkü “olmayan bir dille” şiir yazılamayacağını bilir. Böyle düşünmeyen ise zaman zaman ortak dilin dışına çıkarak kişisel bir dil kurmanın peşine düşmüşlerdir. Böylece, konuşma dilinden koparak oluşturulan kişisel dilin insanlarla buluşamadığı; iletişim kuramadığı da görüldü. 'Anlamsız şiir' tartışmaları da bu nedenle gündeme geldi. İlhan Berk'in 'Mısırkalyoniğne' adlı kitabındaki şiirler, konuşma dilinden bütünüyle kopmanın tipik bir örneğidir. (3) Sanırım, şu alıntı yeterince açıklayıcı olacaktır: “geçiyordu soğuk tücarları, bunalım tüccarları, majestelerinin sakalı, tüccarlar tüccarı deniz tüccarları/ 4, 6, 8 / Alplerin ötesindeki galya / kıral yolu Ramses II / daha ağaçlı bir dünya xıı. Paris  kıralları /küçük bir barbar kenti uncheuvreilassis / krezüs ve lidyalıların sonu” (4)

İşte, anadilden kopunca bu noktaya varılıyor. İlhan Berk, bu kitabıyla ne yapmak istediği ortaya koymuştu günlüğünde. Şöyle: “Anlamı tam silmek istiyorum. “Mısırkalyoniğne” böyle bir kitap olur mu? Bilmiyorum. (….) Benim deneyim daha çok kurumsal.  Buna düşsel demek daha doğru belki. Usumun çalışış düzenini seviyorum. (…) Şiirin altını üstüne getirmek, başı sonu kaldırmak, köğük düzeni yıkmak. (…) Ben başıboşluğu, bir sözün bir sözü tutmazlığını arıyorum. (…)” (5)

Bana kalırsa, İlhan Berk, böylesi şiirlerle tasarladığını gerçekleştirmiş; kişisel bir örneği ortaya koymuştur; ama bunun, yaşamda ve dil içerisinde hiçbir nesnel karşılığı bulunmamaktadır. Olmayan bir dile yazılmış şiirlerdir bunlar. İkinci yeni'nin ilk yıllarında, bu yanlışa, bu yanılgıya düşen çok şair oldu; ama yazdıkları o şiirler, bir deneyim olmanın ötesine geçemedi. Bugün deneysel şiirde de, çoğu kez, olmayan dille metin oluşturmaya çalışanlar var. Görsel şiirde de, zaman zaman bu açmaza düşülüyor. Öte yandan “ahker, pürmelâl, daüssıla, akir, ail, cehan, kurban, münyer…” gibi, Arapça ve Farsça'dan alınan sözcükler üzerine şiir dili kurmaya çalışanlar az değil. Türkçe’nin dışladığı, Türkçe’de yeri olmayan sözcüklerdir bunlar. Böylesi sözcüklere sığınmak, anadilinin dışına çıkmaktır. Konuşurken kullanmadığı / kullanamadığı sözcüklerle, nasıl şiir yazabilir bir insan. Batı dillerinden sözcük devşirenler için de geçerli bu saptamam. Diriltilmesi olanaksız, yüzlerce yıl önce ölmüş, donup kalmış sözcükler için de geçerli.

Cemal Süreya, bu dil bilinciyle kurmuş şiirini. Çıkışını konuşma dilinden yapmış, ama kişisel dilini de kurmuş bir şairdir. Dil sapmalarına başvururken de konuşma diline bağlıdır. İlk şiirden beri sürdürmüştür bu tutumunu. Bugün, onca okuyucuyla buluşmasının nedeni de budur.

Cemal Süreya'nın hangi şiirine baksanız, konuşma dilinden seçilmiş sözcükler ve bağdaştırmalar bulursunuz kolayca. Şu dizeler yeterince açıklayıcı olacaktır sanırım: “Benim öyle elmalara kanım tok”, “Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların / Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur / Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü/ Bak bu sensin çocuğum enine boyuna/ Burada senin cesaretinden laf açmanın tam sırası”, “Hani ölmek işten değil”, “Bu sözü sana söylüyorum bir gün gerekir nasıl olsa”, “Kolumu kanadımı kırıyorum”, “Şişeler de orda çuvalın üstünde /  Elimle koymuş gibi biliyorum”, “Sonrası iyilik güzellik”, “Süleyman yutar mı kaçın kurası…” “Yabana mı atıyorum saat altı buçukları”,  “Ay kana kana batıyor” Bunlara benzer onlarca örnek vardır Cemal Süreya'nın şiirinde. Konuşma dilinin bu denli işlerlikte tutulması, şiiri ortak dilin olanakları üzerine kurmayşı amaçlamakla ilgilidir. Bunu yaparken kendine özgü bir dili kurmayı da başarmıştır Cemal Süreya. Eğer Cemal Süreya'nın bu dil tutumu bir görgü oluşturacaksa; bu görgü şu olmalıdır: “Her şair, kendine özgür şiir dilini konuşma diline bağlı olarak kurmalıdır.” 'Olmayan bir dille' şiir yazmaktan kurtulmanın biricik yolu budur. Konuşma dili, vazgeçilecek değil, dönüştürülecek bir gelenektir. Önemli olan, ortak dil içerisinde kişisel dili yaratabilmektir.

  1.  T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler (çev. Sevim Kantarcıoğlu), S.138, Ankara, 1983, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları
  2.  Ahmet Haşim, Piyale, S.19, İstanbul, 2005, YKY
  3. İlhan Berk, Mısırkalyoniğne, Dost Yayınları, Ankara, Ocak 1962
  4. İlhan Berk, a.g.e. S.11
  5. İlhan Berk, Dost Dergisi, Şubat 1962,Sayı:11, S.5

      Bu yazı Sincan istasyonu'nda yayımlanmıştır.

 

 

 

Yorum Yaz

seventeen − five =