Paylaş

ÖNCE DİK DURDUK SONRA DİRENDİK!

İnsanlığın Baharı Dik Durmak / Yürümek

İnsan evriminde hayatta kalmanın, varoluş mücadelesinin baharı nasıl, ne zaman ve nerede gerçekleşmiştir? Sanat ve Hayat dergisinin yayın kurulu dosya konusunun “Direnişin Baharı” olduğu haberini ilettiklerinden itibaren bu konuda düşünmeye başladım. Evrim süreci, insanı mevzu bahis edersek, gerek biyolojik, gerek kültürel alanda sürekli gerçekleşen bir değişim. Evrimin hızı koşullara bağlı olarak kimi zaman durağan dönemlerin olduğu ancak kimi zaman da değişkenliğin yoğun olduğu dönemlere tabi olsa da, evrim mikro ve makro düzeyde sürekli gerçekleşen bir süreç. Direnmek, sosyal ve politik anlamına yakın olarak bir güce ve tehdite karşı durmak kapsamında anlam kazanırken evrimsel değişimde Darwin’in de ileri sürdüğü gibi çevresel değişimlere karşı hayatta kalma mücadelesi ile karşılık bulabilir. Evrimsel değişimin ana sürücü etmeni ya da kontrol masası çevresel değişimlerdir. Canlılar değişen çevresel koşullara adapte olarak hayatlarını sürdürürler. Gerekli uyumsal değişimleri gerçekleştiremeyenler ise yok olurlar. İnsan ataları da değişen doğa koşulları karşısında sürekli bir uyum/mücadele/direniş süreci içindeydi. Yani hayatta kalma mücadelesi ya da direnişi sürekli olan bir eylemdir. Peki bir canlının, bu insan da olabilir, evrimsel değişim çerçevesinde yani varolma mücadelesi ile hayatta kalmasını ve kazanmasını kurgulayabilir miyiz? Bu anlamda insan evriminde direniş baharlarını sembolize eden dönemler ve olaylar neler olabilir? Bu türden sorular ile dosya konusu üzerinde düşündükçe insan evrimi ile ironik olarak bağlantı kurabileceğimiz, insanı insan yapan bir evrimsel değişim ve dönem aklıma geldi. Bu dönem yaklaşık olarak 5 ile 7 milyon yıllar arasında kalan bir süreçte Afrika’da geçiyor. Direnmek ile dik durmak metaforik olarak bağlantılı ve insanlığın baharı dik durmak/yürümek ile başladığına göre ilk iki ayağı üzerinde dik yürüyen atalarımızın ortaya çıkışını insanlığın ortaya çıkışının baharı ile bağlantılandırılabilir. Zira insanı insan yapan dik yürümesidir der Stephen Jay Gould.

Atalarımızın hayatta kalma mücadelesi yani direniş baharlarını bize kanıtlayacak olan yegâne kanıtlar fosiller, varsa kültürel kanıtlar, iklim ve çevresel değişimi gösteren kanıtlar ve atalarımızla birlikte yaşamış diğer canlıların fosilleri. Atalarımızın fosilleri bizlere onların ne tür biyolojik karakterler evrimleştirdiklerini ve değişen çevre koşulları ile nasıl baş ettiklerini gösterir. Diğer canlıların fosilleri, çevresel ve iklim kanıtlarıysa onların nasıl bir ortamda yaşadığına işaret eder. İlk dik yürüyen atalarımız bundan yaklaşık olarak 7-5 milyon yılları arasında Afrika’da ortaya çıktılar. Bu türler genelde günümüzde Kenya, Etiyopya ve Çad olarak bilinen bölgelerde yaşamışlardır. Afrika’nın o dönem içinde yaşadığı iklim koşulları bugünün Afrika’sına göre daha nemli ve ormanlıktı. Geleneksel olarak paleoantropologlar insan evriminde dört önemli değişim tanımlamışlardır: Karasal yaşam (ağaç yaşamından yer yaşamına geçiş), bipedalizm (iki ayak üzerinde yürümek), ensefalizasyon (vücut büyüklüğüne oranla beynin daha büyük olması) ve alet kullanma/sofistike kültür.

İnsanın Dik Duruşu ve İki Ayak Üzerinde Yürüyüşünün Evrimi

İnsanın dik duruşu ve iki ayak üzerinde yürüyüşünün evrimine dair son yüzyıl içerisinde neredeyse 30’dan fazla ayrı hipotez ileri sürülmüştür. Bunun nedeni, insanı insan yapan yani diğer yakın akrabalarımız olan şempanze, goril ve orangutanlardan (kuyruksuz büyük maymunları) ayıran temel iki evrimsel değişimden birinin iki ayak üzerinde dik yürümek olduğunun paleoantropologlar tarafından anlaşılmasıydı. Bununla birlikte 1800’lü yılların sonlarına doğru, insan atalarına ait fosil buluntuların sayılarının son derece az olduğu bir dönemde, birçok araştırmacı, insanları kuyruksuz büyük maymunlardan ayıran temel özelliğin dik yürümek olduğunun farkında değillerdi. Bu araştırmacılar, insan evriminde en önemli değişimin gelişmiş insan zekâsını yansıttığı düşünülen beyin büyüklüğündeki artış olduğunda hemfikirdiler. Onlara göre teknolojinin üretimi ve kullanımı ve birçok diğer kollektif davranış ancak gelişmiş bir zekâ düzeyi ve konuşma gibi kompleks bir iletişim yeteneği ile mümkün olabilirdi. Diğer maymun akrabalarımızdan zekâ ve iletişim düzeyimiz ile ayrıldığımızı ve ayrıcalık kazandığımızı varsayan bu insan-merkezci yaklaşım aslında günümüzde egemen olan insan tanımının da omurgasını oluşturdu. Buna rağmen, insanı insan yapan temel evrimsel değişimin zekâ değil dik yürümek olduğunun antropologlar tarafından anlaşılması çok uzun sürmedi ve bu evrimsel değişim Homininae yani insan ve onun dik yürüyen atalarını içeren ailenin ayırt edici özelliklerinden biri oldu. Özellikle 1970’li yıllarda Australopithecus afarensis’in keşfedilmesinin ardından ilk dik yürüyen insan atalarının büyük beyine sahip olmadığı kesinleşti çünkü Au. afarensis’in beyin hacmi neredeyse şempanzeninki kadardı.

George Gaylord Simpson (1953) evrimsel değişimi ilkin karakterden türemiş karaktere doğru çizgisel bir vektör olarak yorumlamıştır. Karakterlerin ilkin ya da türemiş olması bu vektörün yönelimine bağlıydı. Buna göre ilkin karakterlerin tutulduğu ve diğer kazanılan yeni karakterlerin ise adaptasyonun yeni biçimleri olduğunu belirtti. Bununla birlikte ilkin olan karakter ile türemiş olan karakter arasındaki ayrımın ve tanımlamanın zorluklarına işaret etti. Simpson, insanın evriminin çizgisel vektörü dikkate alındığında, eğer dik yürüme karakterinin kazanımının insan evriminde bir dönüm noktası olarak alınmasında anlaşma sağlanmış ise diğer karakterlerin hangisinin ilkin ya da türemiş olabileceğinin aydınlatılmış olacağını düşündü. Bugün, evrimsel değişimin ilkinden türemişe, yönelimli çizgisel bir vektör olmadığını biliyoruz; Gould’un önerdiği gibi evrimsel değişim yönelimli ve ilerlemeci olmadığı gibi rastlantı ve şans eseri denebilecek doğal seçilim baskılarına bağlı olarak ortaya çıktığı büyük oranda kabul görmektedir. Bu noktada, dik yürümek yaklaşık olarak 7-5 milyon yıl arasında ilk olarak Sahelanthropus, Orrorin ve Ardipithecus atalarımızda ortaya çıkmış, daha sonra Australopithecus türlerinde daha yetkin bir davranış haline gelmiş ve son olarak yaklaşık olarak 2.5 milyon yıl önce ortaya çıkan bizim cinsimiz olan Homo türlerinde kullanım başarısına göre en üst seviyesine yani baharına ulaşarak atalarımızı ve bizleri avantajlı duruma getirmiş türemiş bir karakter olarak bilinmektedir.

Büyük kuyruksuz maymunlar ile karşılaştırıldığında iskeletimizde bazı önemli karakterler Şekil_1-Conroy_2005-819x1024dik yürümek ile bağlantılıdır (Şekil 1). (A) Kafa omurga üzerinde daha dengede durabilmesi için omuriliğin beyine ulaşmasını sağlayan delik, foramen magnum, kafatasının altında ve ortasında konumlanmıştır, böylece kafanın dengede durması için güçlü ense kaslarına ihtiyaç kalmamıştır. Oysa büyük kuyruksuz maymunlarda bu delik kafasının altında ve ortasında değil gerisinde ve üstte yer alır, güçlü ense kasları ile kafatası dengede tutulur. (B) Dik duruşa bağlı olarak insanların göğüs kafesleri fıçı biçimlidir, oysa büyük kuyruksuz maymunlarda bu kafes huni şeklindedir. (C) İnsanın omurgasında boyun ve bel omurlarında ikincil ve daha güçlü bir kavis vardır. (D) İnsanın kalça kemiği kısalmış ve yanlara doğru genişlemiştir. (E) İnsanda bacaklar kollardan daha uzundur ve vücut ağırlığının büyük bir bölümünü oluşturur, bu da ağırlık merkezini aşağı çeker. Şekildeki yüzdelikler her vücut segmenti tarafından toplam vücut ağırlığını temsil etmektedir. (F) İnsanda uyluk kemiği kalça kemiğine “vulgus” adı verilen bir eğimle ulaşır, bu eğim vücut ağırlığını dize ve kaval kemiğine bacakların hareketini kolaylaştıracak bir biçimde iletir ve bacaklar daha rahat hareket eder. (G) İnsanda ayak başparmağı diğer parmaklar ile aynı yöndedir ve vücut ağırlığının yere iletilmesi ve yerden hareket gücü kazanılmasında önemli bir rol oynar. Oysa büyük kuyruksuz maymunlarda ayak başparmağı diğer ayağın başparmağına zıt yönelimlidir ve kavrayıcı bir özelliğe sahiptir (Conroy, 2005).

İnsan Evriminde Dik Yürümenin Kökeni Hakkındaki Hipotezler

44_millionyearold_hominidfound.jpeg.size.xxlarge.letterbox1900’lü yılların ortalarına doğru insan atalarına ait fosil keşiflerin artması ve jeolojik tarihlendirme yöntemlerinde kaydedilen teknolojik gelişmeler, atalarımızın yaşadıkları dönemleri neredeyse kesin denilebilecek düzeyde belirlememize yardımcı olmuştur. Bu gelişmelere paralel olarak insan evriminde dik yürümenin kökeni hakkındaki hipotezler de değişmeye ve çeşitlenmeye başlamıştır. Australopithecus africanus türünün isim babası Raymond Dart 1959 yılında “The Watching Out/Çevreyi Gözetleme” hipotezi ile insanın dik durarak savan otlakları arasında çevresini daha iyi görebilecek bir yüksekliğe eriştiğini ileri sürdü. Aslında düşüncenin kökeni Charles Darwin “Descent of Man” (1871) eserinde vurgulanmış olan ve ayrıca Haeckel (1900), Shapiro (1956), Washburn (1959) ve Oakley (1960) tarafından da tekrarlanan Hewes’in (1961) “The Freeing of the Hands/Ellerin Boş Kalması” hipotezi alet kullanma, silah taşıma, yiyecek toplama ve kendini savunma gibi önemli davranışların dik yürümenin kökeninde rol aldığı önemli avantajlar olarak yorumlanmıştır. Kirschmann’ın (1999) yayınlanmamış olan “The Throwing Hypothesis/Fırlatma Hipotezi” savına göre silah kullanmaya yönelik özelleşmeler erken insan ataları için önemli bir adaptasyondur. Sadece alet kullanmaya bağlı olan bu hipotez, ilk alet kullanımına dair olan buluntuların 2,6 milyon yıl yaşında olduğu düşünülünce kökeni yaklaşık olarak 6 milyon yıla inen dik yürümek için sağlıklı bir açıklama değildir. Etkin (1954) yılında ileri sürdüğü “The Infant Carrying Hypothesis/Yavru Taşıma Hipotezi” ile özellikle avcı toplumlarda dişi bireylerin bebeklerini sırtları üzerinde taşımalarının daha etkin bir rol oynadığını belirtmiştir. “The Reaching For Food Hypothesis/Yiyeceğe Uzanma Hipotezi” Jolly (1970) tarafından ileri sürülmüş ve savan ortamında karasal yaşam süren atalarımızın görece yüksek ağaç ve çalı dallarındaki meyve ve yaprak filizlerine ulaşabilmek için dik durmanın dik yürümenin kökeninde etkisi olabileceği düşünülmüştür. Lovejoy (1981) “The Carrying Food or Provisioning Hypothesis/Yiyecek Taşıma ve Sağlama Hipotezi” ile karasal yaşam süren atalarımızın yeterli miktarda yiyecek taşıyabilmeleri ve sağlayabilmelerinin dik yürümenin kökeninde önemli bir seçilim baskısı oluşturduğu vurgulamıştır. Özellikle 2009 yılında Science dergisinin Ekim özel sayısında duyurulan Ardipithecus ramidus türünün dik yürümesinde yiyecek taşıma ve sağlamanın özellikle erkek bireyler eşeysel seçilimde rol aldığı belirtilmiştir. Aileye yeterli miktarda yiyecek taşıyabilen ve sağlayabilen erkek bireylerin dişiler tarafından pozitif seçilime uğradığı ve bu bireylerin gen havuzunda frekanslarının arttığı tahmin edilmektedir. Lovejoy, Ardipithecus ramidus türünün çekirdek aile sosyal organizasyonuna ve büyük bir ihtimalle monogamik bir ilişkiye sahip olduğunu ileri sürmüştür. Dişilerin kriptik yani gizli ovulasyon/yumurtlama geçirdiğini ve sadece seçtikleri erkek birey ile çiftleştiğini düşünmektedir. Ağaç hayatından yer yaşamına geçiş sürecinde, yer yaşamının yeni doğal seçilim baskılarına karşı monogamik ilişki eşler arası dayanışmayı ve hayatta kalma mücadelesinde başarı oranını artırmış olmalıydı. Ayrıca dişilerin sadece seçtikleri erkekler ile üremiş olmaları, toplumda başarılı erkeklerin pozitif seçilime uğramalarına neden olmuştur. Başarılı erkek ise ailesine yeterli düzeyde yiyecek sağlayan ve taşıyan, hayatta kalma savaşında eşi ile dayanışma içerisinde mücadele veren bireydir. Westenhöfer (1942) ve Morgan (1990) tarafından kurgulanan “The Aquatic Ancestor Hypothesis (Aquatic Ape Theory)/Sucul Ata Hipotezi”ne göre dik yürümek için gerekli olan anatomik değişimler ancak yerçekiminin düşük olduğu sucul bir ortamda ortaya çıkabilir. Morgan’a göre su ortamı orta büyüklükteki maymun atalarımızın dört ayaklı hareket biçiminden iki ayaklı hareket biçimine geçişte mükemmel bir geçiş ortamıdır. Ward ve Underwood (1967) tarafından ileri sürülen “The Thermoregulation Hypothesis/Isıdüzenleme Hipotezi”ne göre açık ekvator çevresinde direk güneşin sıcak ışınlarına karşı en iyi adaptasyon bu ışınların etkisinde kalan yüzey alanını küçültmek olacaktır, dik yürümek buna karşı verilmiş en iyi adaptasyondur. Böylece zararlı güneş ışınları, dört ayağı üzerinde yürüyen canlılardan farklı olarak sadece kafanın üstüne saçlar ile korunan yüzeye yansıyacaktır. Son olarak Niemtiz (2000, 2010) tarafından iler sürülen “The Amphibian Generalist” teoriye göre, atalarımızın açık savan ortamında dik yürümeye başladığı hipotezlerinin aksine ormanlık, nemli ve su kıyısından uzak olmayan ortamlarda dik yürüme hareket biçimini kazandığını belirtmektedir. Niemtiz’e göre atalarımız nemli ormanlık alanlarda kimi zaman kuru, kimi zaman otlar üzerinde ancak kimi zamanda yer yer sığ sularla kaplı çamurlu yüzeylerde yürüyerek yiyecek bulmaya çalışmış olmalıydı. Dik yürümek için gerekli anatomik ve fonksiyonel değişimlerin gerçekleşmesine ek olarak, sığ sularla kaplı ve çamurlu yüzeylerin bireylerde dik durmaya yönelik bir baskı oluşturmuş olması populasyonda bu davranışı gerçekleştirebilen bireyleri avantajlı duruma getirmiştir.

1979 yılında Stephen Jay Gould New Scientist dergisinde yazdığı “The Upright Ape” adlı makalesinde “yaklaşık olarak beş milyon yıl önce, beynimiz henüz büyümeden dik yürümeye başladık” şeklinde dik yürümenin beyin büyüklüğünden önce gerçekleştiğini vurgulamıştır. Bu önemli bilginin dünyaya duyurulmasında Gould’un katkısı tartışılmaz olsa da ondan yaklaşık olarak 40 yıl önce bir ülkemiz antropoloğu tarafından bu vurgu laiki ile belirtilmiştir. 1940’lı yıllarda, henüz fosil buluntuların Homo cinsinin birkaç üyesi ve Australopithecus africanus türü ile sınırlı olduğu, yani dik yürümenin mi yoksa beyin büyüklüğünün mü ilk gerçekleştiğinin bilinmesi çok güç iken, Muzaffer Süleyman Şenyürek  1940 yılında yazdığı “İnsanin Tekâmülü” adlı makalesinde “insanı insan yapan iki ayak üzerinde şakuli yürüme usulü olmuştur” der ve makalesini “bugünkü insan yüz binlerce sene süren uzun ve bati bir tekâmülün mahsulüdür. İnsanin iptidai bir maymun cedden geldiğine hiç şüphe yoktur” cümleleri ile bitirir.

Kültürel Değişimler Çağında Payımıza Düşenler

Atalarımız dik durdular sonra yürüdüler ve doğanın çetin koşullarına karşı direndiler, bu anlamda hayatta kalma mücadelesinin yükselen baharını onlar yaşadılar. Sonraki nesillere hayatta kalabilmeleri ve yeni evrimsel karakterler geliştirebilmeleri için değerli bir miras bıraktılar. Sonradan gelenlerin beyinleri büyüdü, dik yürümekle boşta kalan eller beynin büyümesine paralel olarak farklı fonksiyonlar üstlendi, yetkinleşti ve taş aleti üretti. Dik yürüyen, büyük beyinli ve teknoloji üreten bu canlı jeolojik olarak çok kısa denebilecek bir sürede çoğaldı ve dünyanın her tarafına yayıldı. Farklı coğrafyalarda farklı kültürler ve diller geliştirdi. Atalarımız bizlere dik durmayı, yürümeyi, teknoloji  üretmeyi ve dayanışmayı miras bıraktı. Bu noktada bizler gelecek nesillere neler bırakıyoruz ya da bırakayacağızı düşünmeden geçemiyorum. Teknolojinin sofistike olmasından ve gelişmesinden yani dik yürümekten havada uçabilmeye, taş aletten Iphone’a gelen bu süreçte aslında insan temel olarak yeryüzünde ilan ettiği güç merkezli iktidarların dışında çok büyük ve bilinmeyen bir kültür yaratmamıştır. Aksine özellikle yerleşik hayat öncesi avcı-toplayıcı egalitaryan toplumlardan farklı olarak özellikle yerleşik hayata geçişle birlikte yöneten ve yönetilen çelişkisi bağlamında politik olarak eskisinden daha kötü sistemler geliştirmiştir. Cinsler arası eşitlikten hatta anaerkil toplumlardan erkek egemen yöetim biçimlerine geçmiş, doğa ve toplum arasında bağlantı kuran dinler yöneten ve yönetilen arasında yönetenin işbirlikçi aracına dönüşmüştür. Ürettiği teknoloji ile doğayı kontrol etme gücü aynı zaman kendi türü içerisinde de hegomonik bir güç aracı olarak kullanılmıştır. Nihayetinde, milyonlarca yıllık deneyim ve yetkinliği ile geldiği nokta; hem kendi hem de doğanın zararına olan -hepimizin şahit olduğu gibi- savaş ve çılgın tüketim hırsıdır. Çok büyük evrimsel değişimlerin değil kültürel değişimlerin yaşandığı bir çağdayız, takip etmekte ve hatırlamakta zorlanıyoruz. Evrimsel değişimin hızı özellikle insanlarda çok kısa dönemlerde görülemez, ancak kültürel değişimin hızına zamanın neredeyse her ölçeğinde tanık oluyoruz. Bedenimiz ruhumuzun yüzlerce metre önünde gidiyor hayatın. Bırakın milyonlarca yıl önce yaşamış atalarımızın ruhuna tutunmayı, kendi ruhumuzu bile yakalamakta zorlandığımız bir hızda yaşıyoruz hayatı. Bizler gelecek kuşaklara sahip olduğumuz ve bizlere atalarımızdan kalmış evrimsel değişimlere yenisi ekleyemeyeceğiz, ancak onlara doğa ile barışık, daha özgür ve eşitlikçi bir yaşam kültürü bırakma şansımız var. Bu da bizim direnişimizin baharı olacak.

Ferhat Kaya

Paleoantropolog

Helsinki Universitesi Yer Bilimleri ve Coğrafya Bölümü

Helsinki-Finlandiya

ferhat.kaya@helsinki.fi

 

 

Yorum Yaz

seventeen − 6 =