Paylaş

ORHAN ALKAYA İLE AYAKTAKIMI ARASINDA OYUNU ÜZERİNE

 “YOKSUL OLMAK HERKESİN BİLEBİLECEĞİ BİR ŞEY AMA ERTESİ GÜN DE YOKSUL OLMAK BAŞKA BİR ŞEYDİR”

Yönetmenliğini yaptığınız Ayaktakımı Arasında adlı oyun Gorki’nin en önemli eselerindenbiri. 1901 yılının kışında yazılan oyunun, 1902 yılında Stanislavski yönetimindeki Moskova Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmesi ile adından söz ettiriyor. Her şeyden evvel, kaleme alınışının üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bugün debüyük bir beğeni ile seyredilmesini neye bağlıyorsunuz? Oyun, bu denli kudretli olmasını neye borçlu sizce?

orhanOyunun on yedi karakteri var. Herbirinin de ayrı birer hikayesi… Özellikle Gorki’nin otobiyografik üçlemesini dikkatle okuduğunuzda her karakterin Gorki’nin hayatında bir karşılığı olduğunu görürsünüz. Hemen hemen hepsinin değişik zamanlarda tanımış yada yaşantısından girdiler katmış karakterlere. Dolayısıyla zor bir işi gerçekleştirmiş. On yedi ayrı hikayeyi birbirine bağlayabilmek için de Luka karakterini kullanarak diğer karakterlerin tümüyle ilişkiye sokmuş. Bunun için de bir mekan,ortak lokasyon seçmiş: Küçük bir parayla, sadece sığınma düzeyinde yaşantı kurulabilen bir pansiyonun bodrumu. Yani bir ortak mekanda buluşturmuş karakterlerini.

Tarihsel dilime baktığımızda Rusya’da kapitalizmin en vahşi koşulları ile hızlı bir gelişme gösterdiğini, ekonomik büyümenin nerdeyse bir fetiş haline getirildiğini görüyoruz o yıllarda. Ekonomik büyüme içerisinde çalışanların haklarının yok derecesine indirildiği, buna karşı tepkilerin giderek örgütlü sendikal hareketlere ve grevlere dönüştüğü, bizi 1905’e taşıyan bir dönemin tarihsel çerçevesini görüyoruz.1905’te Rusya’daki toplam sendikal grevdeki işçi sayısı 1 milyonun üzerinde, 1 milyon 50 bin civarında. Bu sayı,o dönem İngiliz işçi sınıfının tamamından daha fazla neredeyse. Büyük bir toplumsal çalkalanma, büyük bir isyan potansiyeli  ve bunun içerisinde sürüklenerek dibe düşmüş insanların yaşantısı… Bir önemli yanı da şu ki, Gorki bu oyunda didaktik bir karakter kullanmamış. Yani bunların arasına girip dışarıyı imleyen bir karakter yer almıyor. İlk oyunu Küçük Burjuvalar’da böyle bir karakter vardı.Küçük Burjuvalar’daki ilk karakteri, toplumsal doğruları ve Gorki’nin düşüncelerini ifade eden bir karakterdir. Ayaktakımı Arasında oyununda ise buna başvurmamış olması da önemli bir tercih. Bir dönemi anlatırken o dönemin hücrelerine,mikrokosmosuna girerek üstüne büyük bir söz söylememeyi tercih etmesi Gorki’nin yazarlık gradosunu gösteriyor. Bu özellikleriyle Gorki’nin başyapıtı olduğu gibi, bana göre de genel kabulde de dramatik edebiyatta çok özel bir yeri var.

Oyunun bir diğer özelliği yan karakter barındırmaması. Birçok ana karakter var, bunların her biri hikayeci Gorki’nin karakterleri aynı zamanda. Hikayeci Gorki çok başarılı bir tiyatro diliyle bunu yakalıyor. Dört perdesinin başlangıçları, introları daha önce başlamış bir anın devamıdır,o an başlamaz. Başlamış anın içine sokar bizi, biz bir yerinden, bir kesitinden izlemeye başlarız perdeyi. Modern teknikler dolayısıyla Stanislavski’ninde kuramını geliştirmesinde ciddi rolü olduğunu düşündüğüm bir oyun.

Oyunun tanıtım kitapçığında bir Shakepeare oyununun seçilmesi tartışması yapıldığı anlatılıyor ve siz Gorki’yi oynamak istiyorsunuz. Neden Gorki? Ya da şöyle soralım: Shakespeare mi Gorki mi?

Böyle bir sorunun cevabı yok. Hem Shakespeare hem Gorki. Bir oyunu yapmak istemenin nedenleri vardır. Ne zaman, nerede, kime, (seyirciyi kastediyorum) kimlerle (oyuncuları kastediyorum) neden bir oyun yaptığınızın cevabı, sizin toplam hikayenizin içinde gizli. Bu oyunu sahnelemeyi 90’larda da istemiştim.

Oyunun broşüründe bu oyunu sahneye koymanın içinizde bir ukde olduğunu belirtmişsiniz. Oyun Türkiye’de ilk kez Vâlâ Nurettin’in çevirisi ya da Türkçeleştirmesiyle 1936-1937 yıllarında Şehir Tiyatroları’nda sahneleniyor. Bugüne değin defalarca  sahnelenmiş olduğunu düşünecek olursak, bu oyun sizin için neden bu kadar önemli?

Bu oyunu yapmak istememin 90’larda da bir nedeni vardı, bugünlerde de bir nedeni var ama ortak paydası Gorki’nin benim çocukluğumdan başlayan, hayranlık duyduğum anlatıcı ustalığıdır esas olarak. Onun dünyasına girmek ve o dünyayı kendi yorumumla bir kez daha ortaya koymak… Her karakterin ana karakter olma özelliği çok çekici benim için örneğin, bu boğuşmaya, savaşa girmek gibi bir şey.  Böyle oyunlar yönetmenler için çarpışma sahasıdır. Ayrıca, kendi iradesi dışında yuvarlanmış olan insanların hikayelerinin, sınıflı toplumların tamamında kalıcı ve çok önemli olduğunu düşünmem de bunda etkili oldu.

Gorki “Gerçeklik bize ileriyi açar. Bu yüzden, biri geçmiş biri de yer aldığımız bugünkü olmak üzere, yalnızca iki gerçek yoktur. Üçüncü bir gerçekliği yani geleceğin gerçekliğini de görmemiz gerekir. Bu üçüncü gerçekliği herhangi bir biçimde bugüne bağlamamız gerekir. Bu olmaksızın sosyalist gerçekçilik yöntemi de kavranamaz”diyor. Oyun karakterlerinden Satin’in oyunun son bölümünde karakterler içerisinde en boşvermişlerden olmasına karşın yaşanan çalkantılardan ve çıkan sonuçlardan etkilenerek önce işçi şapkası giymesi ve oyunun partizan marşıyla bitmesi bir gönderme mi,yoksa o dönemin ruhunu yansıtma biçimi mi?

Ayaktakımı Arasında’daki karakterlerin her birinin hayatta yaptığı bir şeyler var. OnlaraAyaktakımı Arasında rağmen gelişen koşullar, onları dibe sürüklüyor. Adaletsiz bir dünya çünkü; sınıfsal farklılıklarının,sınıfsal çatışmaların ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, hakim gücün bütün hak arayışlarının üzerine bir şal örtmeye çalıştığı bir dünya bu. İnsanların ihtiyaçlarından fazla tükettiği ve çoğunluğun ihtiyaç duyduğu kadar beslenemediği bir dünya. Bu adaletsizliğin içerisindeki insan halleri, her zaman kalıcı değerler taşıyor. Bugün de Türkiye’de çok ciddi karşılıkları var. İsyanında bir karşılığı var sokağında. Dibe doğru yuvarlanmışlığın da bir karşılığı var. Dolayısıyla kendi izdüşümlerini onaylayabileceğim bir laboratuvar benim için. Özellikle 1905’e doğru tarihini kullandım sahneye koyarken, oyunun yazıldığı tarihi kasıtlı olarak değiştirmedim; çünkü o günün sokağı beni çok ilgilendiriyordu. O günün hak arayışları, o günün aldatılışları, 1905’teki Kanlı Pazar’daki aldatma… Bütün bunlar beni ilgilendiriyordu. O tarihsel çerçeveyi de hissettirerek bir yorum yapmaya  çalıştım.

Luka karakteri Gorki’nin bazı tartışmalı fikirlerini didaktik tarzda olmasa da ortaya koyan bir karakter. Yeni bir din yaratma,insan ne isterse olur (öznelciliği) gibi. M.Gorki ile onunla benzer düşüncede olan ve Rusya’daki Marksist mücadelede etkili olanların böyle fikirler etrafında buluşmasına karşı Lenin, Materyalizm ve Ampriyokritisizm adlı kitabı yazmıştı. Buradan hareketle aydının toplumsal mücadele ve onun ideolojik-felsefi taraflılığındaki rolü ne olmalı, ne olmamalı sizce?

Luka çok tartışmalı bir karakter, dönemi içinde bir tür Tolstoy eleştirisi olarak da görülmüş. Yani çok güzel sözler söyleyen ama dönüştürücü son hamleyi önermeyen,vaat etmeyen bir karakter olarak öngörülmüş. Benim için Luka’nın gezgin olması önemliydi, bu yanıyla karakterleri birbirine bağlayan ana karakter olma özelliği taşıyor; çünkü Ayaktakımı’nın bütün karakterleri, hepsi olmamakla birlikte,Luka üzerinden hikayelerini anlatıyorlar. Dolayısıyla bu katalizör işlevi görüyordu. Neyi tercih ettiği kısmıysa son derece karmaşıktır. Mesela tanrı  konusunda söylediği “İnanıyorsan vardır inanmıyorsan yoktur” cümlesi,inanç felsefesi açısından çok temel bir önermedir.İnsanlara sürekli mutluluğu  öneren, dönüştürmeyi önermeyen, “sokağa bak orada neler oluyor”demeyip anı ve an üzerinden insan halini öne çeken bir tiptir. Buradan baktığımızda bir tür misyonerlik de var Luka karakterinde. Aynı zamanda Luka’nın dışarıdan gelip sonradan gidiyor olması,o karakterlerin hayatına bir an için dokunup çözüm önerisinde bulunmaması da onun kendi serüveni içinde haklılık taşıyor çünkü Luka da arayan bir tip. Mesela “Ukrayna’da yeni bir din çıkmış gidip bakmak gerek” diyor. Hâlâ  arayışını sürdürüyor Luka. Bu yanıyla tamamlanmış bir karakter değil, biriktirerek devam eden bir karakter,bir arayıcı. Biz buna “Neden mücadelenin içindeki insanların arayışlarıyla buluşmuyorsun?” diye sorabiliriz ama ben o soruyu sormamayı tercih ederim. Yazarın niye yazdığını anlamaya çalışmak gerek. Bu karakterin serüveninin  tamamlanmamış olması,arayışının devam ediyor olması benim için önemli. Bir arayış vaat ediyor bizimkisi. Luka aynı zamanda şöyle bir şey de gösteriyor: O kadar iç içe yaşayan insanlar, o kadar dipdibe tek bir ortamı yaşayan insanların arasında çok büyük bir kopukluk da var aslında. Yani  Luka gelmese o hikayeleri bilemeyeceğiz belki de, anlatacak kimseleri yok. Aynı kaderi paylaşıyorlar ama paylaştıkları kaderin içinde dayanışma içinde değiller. O yüzden zaten finalde Satin’isokağa çıkardım, o diptekiler için radikal bir durumdu.

Önceki soruyla bağlantı kurarsak, 1.perdenin sonunda Enternasyonal Marşı çalınması, oyunun bitişini de Partizan Marşı’yla yapmak ve son bölümde ayaklanma/eylem görüntülerinin, seslerinin arka planda olması tercihiyle nasıl bir mesaj vermek istediniz?

En baştan itibaren gölgelerle, seslerle,şarkılarla sokağı anlatmayı seçmek bana ait, o benim iç metin yorumum.Satin’i dışarı çıkarmak ve başka pek çok şey daha var. Mesela ateşin başında geçen son sahne, birbirlerine en yaklaştıkları yer; ya da mekanın soyulması sonucu “dipte kalınamaz,daha dibe düşersin” dedirtircesine bütün o kullandıkları eşyalarında ortadan kalkmış olması, tamamen çıplak hale gelmiş “evleri”, hatta sobaları da çalınmış, bir tek mangal ateşinin etrafında bir arada olmaları, o sahnenin içerdiği neşe ve mutluluk.Aktörün intihar etmeden önce dans öğrenmeye niyet etmesi de bir yorum.Gorki’nin yazdığı  bir şey değil bu. Bu benim yorumum.Tatar’ın belki artık ekmeğini kazanamayacak kadar ağır sakatlanmış olmasına rağmen ısrarla dans etmeye devam etmesi. O kendine ait olan, kendi kimliğini yansıtan dansı ısrarla sürdürmesi, hep o hayatla kurulan paradokstan ama o çiftin(!)bağlılık ilişkilerinin yansımaları bunlar.Satin de kumarbaz biri,  hapishandengeliyor ama öğreniyoruz ki onun da geçmişinde bir işi, bir mesleği,entelektüel sayılabilecek bir donanımı, okuryazarlığı var. O dönem okuryazar olmak önemli bir şey. Okuryazar olmak için çaba harcamış birisiSatin. Okuryazar olmak iş bulmak demek, dolayısıylaçalışan biri;bir tufeyli değil,bir asalak  değil ve enteresan biçimde final sahnesinde de Luka’nın anlattıklarını en iyi sentezleyen karakter Satin. Sonuç olarak Satin’in sokağın bir tadına bakması gerekiyordu. Onu aşağıda bırakmaya kıyamadım. Mesajı eserin bütünü veriyor, ben mesaj vermek için çaba harcamadım. O tarihsel dönemi, aradan geçen yüz küsur senelik zaman dilimine, coğrafi farklılığa rağmen İstanbul’da bu oyunu izleyecek insanlara nerede geçtiğini göstermeyi tercih ettim. Bunu önemsedim. Hangi tarihsel dönemde nerede geçti? Çünkü gerçekten tarihin çok çalkantılı bir dönemi; çok büyük bir akış var o yıllarda. Bütün dünyada var, bir de Rusya’da var.1917’ye giden bütün dinamikler sokakta. Oyunu özellikle sonradan adı Gorki olan şehre oturttum.çünkü orası büyük bir şehir, bir üniversite şehri,kültürel ve siyasal hareketlerin çok yoğun olduğu bir şehir.NijniyNovgorod’da 1900’lerde neler oluyordu onlara baktık. Tarihsel bir çerçeve, perspektif sunmak istedik. O sokağı bugünkü seyirciye bir tarihsel çerçeve,bir perspektif sunmak için kullandım. Enternasyonal Marşı 1870’ten beri var. Partizan ise dönemin marşı, onlarda bir tarihsel çerçeveyi imliyorlardı. Aynı şekilde yerel bir enstrüman olan balalaykanın elden ele dolaşması aktörle Satin arasında, onun kullanımı da bir atmosferin tamamlayıcı unsurları aslında.

Oyunu izlerken Meyerhold ve Stanislavski esintilerini hissetmemek mümkün değildi. Meyerhold’un tekniklerinden birisi olan ön koltukları çıkarıp sahne yapma ve seyirciyi oyunda aktifleştirme meselesini sizin dekorunuzda da gördük. Bu tercihinizde meseleyle ilişkilenişiniz ve muradınız nedir?

ayaktakimi-Nurullah Tuncer’in dekor tasarımı Meyerhold üzerinden yürüdü. Konstrüktivizmin bir uygulamasıydı. O metal aksamların hakim olduğu bir atmosfer, o merdivenler… Bir başka şey daha, sahneyi tamamıyla soymak fikriyle yola çıktık biz Nurullah’la ve Kemal Yiğitcan’la çünkü ışık da böyle bir rejide, sahne tasarımında çok önem kazanıyor. Tiyatro sahnesinin kendisini kullandık. Bütünbir uzamı kullandık. O yan kulisler,  perde,prizler hiçbiri yoktu. Zor yolu seçtik ve burada da Meyerhold’un o tamamen modernitenin o dönemine ait o çok büyük önermesi olan konstrüktivizmi vurgulamaya çalıştık. Tabii şu da var: Nurullah’ın oyun için ilk oturduğumuzda söylediği bir şey var, o benim için konsepti de belirledi. Sahne tasarımı anlamında söylüyorum, ”Böyle bir oyuna dekor yapılmaz” diyordu. Yani dekor yapmamak üzerine tasarım yaptık. Şimdiye kadar yaptığım oyunların içinde en zor kurulan dekorlardan biri oldu.

Tiyatroda devrim sizin için nasıl bir duruma işaret ediyor? Ve de Stanislavski’nin tiyatrodaki devrimci rolünü nasıl yorumluyorsunuz?

Stanislavski devrimler yaptı. Geleneksel olanla bağları kopardı ve bir tür tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişisonrasının estetiğini aradı.  Çok çok önemli önermelerde bulundu.Bunlar içerisinde en önemlisi de geleneksel olanın zorunlu olmadığı, bireysel yaratıcılığın esas olduğu  önermesidir.Stanislavski çok önemli bir iş yaptı.Aristoteles’ten beri gelen ve genel kabul görmüş olan tiyatro felsefesini bir anlamda modernitenin içerisinde yeniden dizayn edip yeniden kurguladı. Yaptığı şey sıfırdan bir kuram üretmek değil, geleni çok iyi harmanlayıp yeniyi üretmek,ortaya koymaktır.

Stanislavski olmasaydı belki Brecht olmayacaktı.Çünkü Brecht Stanislaviski’deki Aristotelesçi kavramlara itiraz ederek kuramını geliştirdi. Onlar olmasaydı itiraz edeceği bir şey olmayacaktı.Meyerhold ve ardılları, İtalyan ve Rus fütüristleri de bu devrimci dönüşümde yabana atmamak gerekir. Hep sanatla hayat arasındaki, kurmacayla gerçek algısı arasındaki  mesafeyle uğraştılar ve o mesafeyi yeniden yorumladılar.

Yine tiyatroda devrim denilince her anlamıyla, hem yönetmen hem oyuncu hem sahne tasarımcısı olarak Meyerhold akla geliyor. Meyerhold ekolünden nasıl faydalandığınızı anlatır mısınız?

Meyerhold sanayi toplumunun ve onun içindeki işçi toplumunun estetiğini aradı.Sahne üzerinde Meyerhold’un estetiği bir sınıf estetiğidir. Yani sanayi toplumunun ve onun içindeki işçi sınıfının estetiğini aramıştır. O yüzden katı malzemelere, sert malzemelere yöneldi, algıyı çeşitlendiren katı malzeme stilizasyonları, yorumları araştırdı ve aynı zamanda tabii ki bir oyunculuk kuramıyla beraber yürüttü. Sadece bir sahne tasarımı değildi o, bir oyunculuk arayışıydı. Meyerhold ayrıca, seyirciyle oyuncu arasında kurulacak olan algı ilişkisini de yeniden yorumladı. Modernitenin en önemli özelliği, seriler halinde devrimci hamleler yapmış olması.1920’lerin sonlarına doğru tamamlandı modernite. Ondan sonra gelenler tekrar geriye doğru bakarak araştırdılar yapacakları şeyleri. Modernitenin evveline bakarak hareket ettiler.

Öznelleşme yönünde bir harekettir en önemlisi.Tabii ki sosyalist gerçekçiliğin devlet düzeninin içinde doğmuş olması ayrıca tartışılabilir bir meseledir.O gerçekçiliğin bir yorumlanışıdır.Ama sonuç itibariyle tercih edilen şey modernitede çok uzun süre gerçekçilik kavramı oldu.Ağırlıkla yeni bu büyülü gerçekçilik de olsa görkemli gerçekçilik de olsa sonuçta gerçekçilik üzerinden hareket edildi.Çünkü modernitenin  aradığı şey gerçeğin kendisinin görünümüyle arasındaki farklar ve ilişkiler oldu.

Devrimci-demokratik mücadeledetiyatronun, sanatın ve sanatçının önemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatçının devrimci mücadelede yer almasını da sormuş olalım buradan hareketle…

Bütün sanat disiplinlerinde olduğu gibi tiyatroda da hayatın ta kendisinden farklı olan asıl özellik algıdaki seçicilik. Yani bir kurmacanın alanına giriyorsun sonuçta, birebir yaşanmakta olan bir şey değil. O yaşanmışlığın içerisinden süzülmüş gelmiş olan bir üst katmanı, kurmaca katmanını gösteriyorsun ve gösterirken bunun bir dili var,kendine has bir beden dili var,kendine has bir görselliği var,bunun kendine has bir konuşma, söyleme şekli var. Bu, hayatın  tam olarak kendisi olmuyor hiçbir zaman. Dolayısıyla devrim arzusunu taşıyan bir sanatçı, zaten hayal kurmaya devam ediyor.

Hayal kurmanın kendisi bir devrim. O gerçekliğin katı yüzüne karşı,dikte edilene karşı,önerilene karşı çoktan kalıplaşmış, klişeleşmiş dile karşı bir başka söyleme biçimini arıyorsunuz sürekli. Yapılageleni tekrarlamakla sınırlı kalanı bir yana bırakarak. Bütün sahici sanatçıların aradığı şey aslında hayatın gösterdiği değil karanlık yüzünde olup bitenler.Bir  kelimenin çoktan kabul edilmiş ve kimse tarafından tartışılmayan içeriğini değil, o kelimenin başka kelimeyle ilişkiye girdiği zaman oluşturacak olan kalıp dışındaki yapı kırıcı yeni anlamını bulmaya çalışmak.Çünkü sonuçta soru soran,merak eden, arayan ve peşinden koşan insanın iki tane temel sorusu var: Neden buradayım?Ben kimim? Temel olan bu. Bunun üzerine inşa ediyor. Hayatta bilebildiğin tek mutlak gerçek var, o da ölecek olmamız. Bunun dışında kesin olarak bildiğimiz bir şey yok.Bütün bu belirsizliğin içerisinde bir var oluş inşa etme çabası bizatihi devrimci bir çaba. O varoluşu kendinden önce oluşmuş olanın anlam kalıplarına teslim olmadan arayışlarla inşa etmeye devam etmek. Bunun yanı sıra dönemsel olarak sanatçının devrimci kimliği öne çıkabilir.Bu bana göre ikincil olan. Çünkü devrimci devrim yapmak isteyen insandır.Sanatçı olmasına gerek yok onun.Ama o insan bir sanatçının içinde var olabilir. Sonuçta ondan bize kalacak olan, devrime ne kadar katkıda bulunduğu değildir sanatçı olarak.Kendi alanında, kendi disiplininde neleri dönüştürebildiği, nelere müdahale ettiği, neleri dönüştürebildiğidir; o kalır.Diğer kısmı sanatçının değil devrimcinin kısmıdır.Çok değerli bir devrimci yaşantı, çok değerli bir sanatsal yaşantı anlamına gelmek zorunda değildir yani.Bir faşist sanatçıdan çok dönüştürücü işlerde çıkabilir nadiren de olsa. Mesela Ezra Pound, Celine… Sonuçta ondan bir şey kalıyor, değerli olan bu.

Peki,bu bahiste eserini sahneye taşıdığınız Gorkinin Ayaktakımı Arasında adlı oyununda, karakterlerin oyunun başından sonuna dönüşümü nasıl veriliyor?

Sınıflı toplum gerçekliğinin içerisinde doğan hikayeler bunlar ama şunu söylemek lazım: Bu karakterlerin hepsi içki içiyorlar, hepsi alkolik neredeyse.Bir tek çilingir içmiyor, o da finalde içiyor. O hayatta kalmak için tutundukları yer, aynı zamanda onları dibe doğru çeken bir özellik.Ama  bu karakterlerin tamamının ortak özelliği, yazar Gorki olduğu için daha da dikkat çekici.Yaşadıkları tarihsel auradan kopuk bir yaşam sürdürüyor olmaları. Sokağa sadece ya bir şey satmak için gidiyorlar ya pazara ya da çay içmek için.Biz onları o sığınakta görüyoruz.O kaçtıkları yerde görüyoruz.Kasıtlı bir sokağa kulaklarını tıkamış olma hali. Yani sokağa kulağını açmama haliyle dibe sürüklenmiş olma halini  ilişkilendirmiş Gorki.

Bizim içinde bir anlamda tanıdık bir şey aslında bu…

Son derece tanıdık! Tabii sığınakta yalıtılmış bir hayat.Sadece hayatta kalma çabasından ibaret bir hayat.O kadar ki, ölmek üzere olan Anna bile gideceği yerin çok iyi bir yer olduğunu Luka’dan dinledikten sonra  biraz daha kalmak istiyor. Luka’nın sorduğu soru çarpıcı: “Neden? Daha çok acı çekmek için mi?”Luka’nın Anna’ya  anlatmasına rağmen Anna’nın en dipte olmasına ve ölmek üzere olmasına karşın biraz daha dünyada kalmak istemesi, dipte olanların dipte olma halini devam ettirme istemelerinin alışkanlık eleştirisi.

Yani Gorki’nin o dibi doğrudan doğruya sokakla ilişkilendirmemiş olması da çok önemli bir seçim.O tarihsel çerçeveyi kurma işini o günün seyircisine bırakıyor.Yani 1902’deki seyirciye bırakıyor.Sen kur diyor,bir gör,bir tanı.Çünkü Moskova Sanat Tiyatrosu’nun seyircisi de aslında burjuva bir seyirci.O seyirciye tanımadığı bir hayatı gösteriyor.Şimdi kendi hayatına bir daha bak, diyor.Tiyatronun böyle bir işlevi de var. O yüzden nerede, ne zaman, kime, kimlerle soruları çok önemlidir,diyorum.Yoksa bir oyun bir kere yapılır ve hep aynı şekilde yapılır.Hayır, her coğrafyada her tarihsel dönemde bir yorum alanı açarsa o önemli bir eser oluyor.O yüzden klasiklere klasikler diyoruz.Bize büyük bir yorum sahası açtıkları için klasik diyoruz.

Oyun, hırsız Vaska’dan fahişe Nastia’ya, yaşlı gezgin Luka’dan alkolik Satin’e kadar 17 farklı karakter ve bunların hikâyeleri üzerinden yaşanan toplumsal altüst oluşaayna tutarken, diğer yandan da tutunacak bir dalı kalmamış insanların kendilerince ayakta kalmaya ve “verili gerçeğin” üstesinden gelmeye çalışmalarını anlatıyor. Oyunda yaşananlarla, kendi gerçeğinden kopmuş ve gösteri toplumunun bir parçasına dön(üş)müş olan ülkemizde yaşananlar arasında bir benzerlik var…

Benim dışarısını üst metin olarak,teks olarak dışarısını kullanmamın temel nedeni de Gorki’nin 1902’deki seyircisine söylediği şeyin bugünkü karşılıklarını kurmaktı.Ha, bunu Türkiye’den kurmak  mümkün mü? Bu da yapılabilir.

Yani böyle bir yorumda yapılabilir ama ben Rusya’nın o tarihsel dönemini çok önemsediğim için özellikle onun içerisinde kurmaya çok dikkat ettim. Prova döneminde sürekli jest çalışması vardı. Slav jestlerini çalıştırdık.Koreografın asıl yaptığı şey oydu. Slav bedenini kullanmak.

Çok daha dik bedenleri var.Bizim gibi sarılmıyorlar.Duygularını ifade ederken bile sınırlılar.Onun içerisinde anlatmayı tercih ettim.Çünkü  çok önemli bir tarihsel eşik geçiriyor o sırada.

Hırsızların, ayyaşların çok yoğun olduğu, tam oyundaki gibi insanların hanlarda üst üste yatıp kalktığı, yoksulluğun dibe vurduğu, alkolün dibe vurduğu bir dünya yani.O dünyaya girip çıktıktan sonra algılarının değiştiğini söylüyorStanislavski,Satin’i oynamış, hiçbir zaman iyi oynayamadım diyor mesela.O dünyayı gördükten sonra bunu fark ediyor insan.Benzer bir şey ben de çok aradım.Bizde de var böyle yerler. Bekar odaları var Süleymaniye civarında, Vefa’da…

Tersanede de var bekar evleri vb. yerler. Oradakorkunç koşullarda hayatlarını sürdürmek zorunda bırakılıyor işçiler. Gelseydiniz sizi götürürdük.

Keşke üç ay önce sözleşmiş olsaydık. Araştırdım, gerçekten kolay kolay giremiyorsunuz oralara.

Korkuyorlar çünkü. Yevmiyeyle çalıştıkları için onu bile kaybetmekten korkuyor, ki Tuzla tersanesinde çoğu güvencesiz çalışıyor. Biliyorsunuz, orada iş cinayetleri had safhada.

Oyuna dönecek olursak… Bu oyun Stanislavski’nin temel kuramlarını oluşturmasında çok etkili olmuştu. Sizin üzerinizde de bir etkisi oldu mu?

Stanislavski’nin kuramında etkili oluyor, derken Kitrov (Nijniy Novgorod’daki mahalle) deneyimi çok önemli. Stanislavski oyuncularıyla bu mahallede uzun süre karakter çalışması için birlikte kalmıştı. Oyuncunun karakterle kurduğu biyografik ilişki Stanislavski’nin kuramının en önemli, en dönüştürücü yanı.

Oyuncunun da bir biyografisi var, bir hayat hikayesi var. İkisinin beraber ilişkiye girmesinden doğan o reaktif sonuç önemli olan. Stanislavski’nin en önemli yanı o bence. Oynama kendin ol, derken bunu kastediyor.

Siz de oyuncularınızla bu gibi çalışmalar yaptınız mı?

Olabildiğince yaptık, ama daha organize bir deneyimi yaşatamadığım için ben hâlâ eksiklik hissediyorum. Yoksul olmak herkesin bilebileceği bir şey ama ertesi günde yoksul olmak başka bir şeydir. Yoksulluğun çaresizliği, asıl önemli olan kısmı bu. O zaman bir çare gerektiğini düşünüyorsun.

Yani bu genel bir çağrı, her yer yerde, her zaman bu çağrıyı yapıyor bir kesim insan.Bir kesim insan yapmaya devam ediyor. Biz bunu Gezi’de de gördük Rojava’da da  gördük.Bu çağrı devam ediyor.

Bu çığlık karşılık bulur mu? Tarih uzun hayat kısa.Eğer bilgilerimiz olmasaydı, yaşadığımız hayatı kaçınılmaz veri olarak görürdük.Hiçbir şey yapacak moralimiz kalmazdı ama İsa’dan önce 43 yılında bir köle Roma İmparatorluğu’na bıçak çekmişse eğer, Spartaküsadında  bir köle… Demek ki imkanlar hiçbir zaman tükenmiyor.

Oldukça profesyonel ve bir o kadar da yetenekli bir kadro ile çalıştığınızı düşündüğümüzde; sahnesi, dramaturgisi, dekoruyla  daha önce izlediklerimize benzer bir oyun mu bekliyor seyircileri? Orhan Alkaya rejisiyle seyirciyi ne gibi sürprizler bekliyor?

Yeni bir yorumla karşılaşacak izleyici.Bir klasiğin yeni yorumuyla karşılaşacak olması dolayısıyla seyircinin ufkunu kapatmamak lazım.Lütfen gelsinler ve izlesinler diyebilirim, o kadar. 

Teşekkürler… 

 

 

 

Yorum Yaz

four + ten =