Paylaş

SANAT VE HAYATTA KUTSİYE BOZOKLAR

Sanat ve Hayat’ın yeni yayım yaşamı başlarken Kutsiye Bozoklar’ı anmamak olmazdı elbet. İsabetli bir kararla onu anmayı iş edinmiş olan Yayın Kurulu’nu kutlamak gerekiyor. Zira Kutsiye Bozoklar sosyalist basının pek çok ürünü gibi Sanat ve Hayat’ın yaratım ve üretim süreçlerinde de en başta yer aldı; Yayın Komisyonu üyeliğinde bulundu, komisyon başkanlığı görevlerini üstlendi, her daim yazarı oldu.

Kutsiye Bozoklar bu göreve başladığında yıl 2002’ydi. Bu tarih, onun kavgayla geçen hayatında, sağlık krizi diyebileceğimiz zamanın başlangıcını oluşturur. Bilgi birikimi ve aklın üretkenliğinin doruğuna ulaşmışken, çözümleme gücü keza çok yükselmiş, hayata dair her şeyi, her olayı ve süreci yeni baştan anlamlandırmaya durmuşken; evet, sağlık krizi, elindeki son kozlarını oynamaya başlamıştı. Okumak, düşünmek ve yazarak üretmek; onun başlıca hayat etkinliğiyken otuz yıl önce bedenini felç eden kurşun yarası gerçekten de son kozlarını oynuyordu. Bileklerini ve hatta parmaklarını yazıda kullanamamaktan başlayıp tansiyon hoplamalarının ve bedenini teslim almaya çalışan o eski yaraların her gün daha fazla günlerini, saatlerini işgal edişi, üretmeye ayıracağı güç ve enerjisinin çalınışını izlemek zorunda kalmak bir de.

Zorluklarla örülü yeni yaşam yolunda hayatına katılan Sanat ve Hayat için de koşturmaktan geri durmadı Kutsiye. Hastalık nöbetleri arasında gazete yazılarını yetiştirdiği gibi, daha soluklara sığdırmaya çalıştığı uzun yazıları derginin genellikle birinci yazıları oldu. Teorinin, tarihin deneyimlerinden süzülüp gelen sözü ve yazısı, günü içindeki sorunların açıklaması ve anlaşılması içindi. Ve deneme türünün en yetkin ürünleri olarak, sanat dergisinin kalite çıtasını yükseltmiştir. Burada yayınlanmış yazıları, kendisinin yazarlık serüveninde en olgun ürünleri olmasının yanında dil ve üslup olgunlaşmasının da ifadeleri sayılmalı. Kendine has üslubuyla pek çok insanı etkilediği gibi, Sanat ve Hayat okurları arasında da yeni yazar ve şair kimliklerin oluşumuna yol açmıştır.

kelepçeKutsiye, otuz altısı kelepçe metaforuna sığdırdığı elli altı yıllık hayatında Sanat ve Hayat zamanı, düşüncenin ve kalemin demlenme zamanı ve kanaatimce birtakım zorluklar içinde sarf edilmiş emek zamanı,bir başka ifadeyle, “Kelepçeye İnat Hayat” çizgisinde yaşayan biri olarak,yazınsal üretimini de aynı inatla sürdürdü. Sanat ve Hayat’ın payına da en güzelinden bir demet düştü. Bu nedenle onun hayatının bu dilimi de somut bir biçimde ele alınmalı derim. İleride daha geniş değerlendirmelere konu olacaktır ama şimdi, KELEPÇEYE İNAT HAYAT adıyla yazdığım yaşamöyküsünden Sanat ve Hayat’lı yaşam dilimini aktarmak istiyorum:

SANAT ve HAYAT İLE YAŞAM

Sanat ve Hayat, BEKSAV çalışmalarının yarattığı birikim içinde Temmuz 2002’de yayın yaşamına başladı. İlk sayının kimlik bilgileri içinde adın Yayın Komisyonu Üyesi ve Yayın Komisyonu Başkanı olarak geçiyor. Yani sen, Emeğin Bayrağı ve Atılım’dan sonra bu kez, doğrudan kültür sanatın yaşamla ilişkisine bakan süreli yayın kadrosunda yayın komisyonu başkanlığı gibi önemli bir göreve başlamış oldun. 1. sayı ikinci baskı yaptı. Birinci baskı içindeki iki yazı nedeniyle toplatıldı, 2No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından. İkincibaskı bu kararla birlikte çıktı.

Bu sayıda ilk başta Yayın Komisyonu imzasıyla Toplum için Sanat, İnsanlık için Bilim, Özgürlük için Politika başlıklı yazınız yer alıyor. Senin de muhakkak katıldığın başlıkta toplanan fikir, hem sosyalist aydınların sanatı, bilimi ve politikayı bir arada ele alışını anlatıyor hem de derginin temel perspektifini sunuyor. Yazı bir de derginin bölüm başlıklarını adları ve gerekçeleriyle okuyucuya sunuyor.

Derginin, Çağrışımlar ana başlığı altında 68. sayfada, “Enis Batur/Ertuğrul Özkök: Yüzler” başlıklı yazınla yer alıyorsun.

İkinci sayıda yine yayın komisyonu adına yazıdan başka bu kez Köşe Taşı bölümünde Haluk Gerger ile birlikte yer alan yazın, Sosyalizm ve İnsanlaşmak başlığını taşıyor, sayfa 16’da.

3. sayıda bu kez Resimli Ay bölümünde “Aldatılan Kim” başlıklı yazın yer alıyor; 64. sayfada. Ahmet Altan’ın “Aldatmak” adlı kitabının eleştirel analizini yapıyorsun 4. sayıda Tartışma Kültürü bölümünde, WAPS: Beyaz, Anglosakson, Proteston, başlıklı yazın yer alıyor. Amerika’nın keşfinden başlayan yerli halkın yok edilmesine, oradan İngiliz sömürgeciliğinin gelişimine kadar oluşan yapıyı inceliyorsun. Senin bu giriş niyetine, tarihsel ve toplumsal arka plan oluşturucu yazını, Tarik Ali ve diğer yazarların yazıları takip ediyor; tümü birden ABD gerçeğini masaya yatırıyor.

5. sayıda (Mart-Nisan 2003), Beni Kimse Duymuyor mu? başlıklı yazın, Köşe Taşı’nın iki yazısından biri. Yazın, başlığını 1958’de atom bombası yüzünden ölen Japon çocuk TamikaHara’nın çığlığından alıyor. Hiroşima ve Nagazaki’den girip, 2. Dünya Savaşı, Nazizm ve 11 Eylül-NewYork kulelerinin yıkılışıyla biten yeni süreçte yeni ırkçılık numunesi emperyalist politikaları sergiliyorsun: Batı Medeniyeti, İslamiyet’ten üstündür, sözleri yeni beyaz ve emperyalist ırkçılığın yeni formülü. Yeni Hiroşimalar ve TamikaHara’lar Irak’ta, emperyalist yeni savaşla birlikte, dünyanın gözleri önünde; kulaklar sağır ki, sen, Tamika’nın çığlığını bir kez daha duyuyor ve duyurmaya çalışıyorsun. Aynı tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük kentlerinde büyük kitlelerin Irak’ta yeni savaşa karşı gösterileri yaşanıyor, Meclis’ten savaş tezkeresi geçemiyor; arka planda Ay Işığı gibi adlar alan askeri darbe tezgahları örgütleniyor ama başarılı olamıyordu.

6. sayıda, Vatanseverin Ölümü başlıklı yazın yer alıyor. Vatansever, CIA’da eğitim görmüş bir işkenceci, kontrgerilla uzmanı, Ziverbey Köşkü’nün kurucusu olduğunu iddia eden, ABD’nin Kore işgalinden beri antikomünist eylemlerin şahı. 90’ıncı yaşını devirip giderken bu dünyadan sessiz ve ıssız törenlere gark oluyor. Antikomünizm uzmanlarının ve hainlerin son sığınağı vatanseverliktir, onlar da hep öyle olmuşlardır. Bu sayıda, bir de Dönekler Zamanı başlıklı yazın var. Yazında, Taha Akyol ve Murat Belge’yi masaya yatırıyorsun. 7. sayı (Temmuz-Ağustos 2003) Emperyalizm ve Kültür Üzerine yazını yayınlamış.

8. sayı(Ekim-Kasım 2003) sayısı sensiz çıkmış ve Yayın Komisyonu yazısı sana geçmiş olsun dilekleri ve bir çağrıyla son bulmuş: “Seni sınırsız bir özlemle bekliyoruz”. Alttaki imza dazaten tüm Sanat ve Hayat çalışanlarına ait. Zaman, Çağ Hastanesi, ameliyat ve sonrası ağır komplikasyonların yarattığı ağır sağlık tehlikeleriyle savaş zamanı. O nedenle yoksun bu sayıda ve benzer şekilde yer alamadığın sayılar olacak daha.

9. sayı (Aralık-Ocak), hastalıkları yenme sonrası yolladığın selama bir cevap veriyor: “Çağrımıza yanıt vermen ne güzel. Sesini duymak, gülüşünü hissetmek ne güzel. Şimdi yazılarında sıra. Önerilerinde, uyarılarında. Biliyorsun. Büyük bir tutkuyla seviyoruz seni. Yazılarını sabırlı bir heyecanla bekliyoruz.” Ama sen, üç sayı daha dönemeyeceksin. Bu arada 21 Mart 2004 gecesi sabaha karşı da anneni kaybedeceksin.

Nisan-Mayıs 2004 tarihli, 11. sayının Yayın Komisyonu yazısı anneni kaybedişini anarak bitiyor; “Kutsiye Bozoklar’ın annesi, hepimizin annesi Makbule Bozoklar’ı yitirdik. Yıllar yılı inceliğiyle, titizliğiyle, dostluğuyla, soyluluğuyla bütün çocuklarının ahlak öğretmeni olmuştu. Olağanüstü hayatların insanıydı. Onu, güçlü bir irade ve büyük sevgiler üretebilmenin zengin kaynağı olarak anımsayacak; tutku dolu özlemlerin, arayışların meşalesi olarak yaşatacağız. Bu büyük acımızı telefonla, faksla, e-maille, mektupla paylaşan; ziyaret ederek başsağlığı dileyen okurlarımıza, dostlarımıza yeniden teşekkür ediyoruz.”

12. sayı (Haziran-Temmuz 2004) Portreler’deRosenberg’leri, Amerika’da 19 Haziran 1953 gecesi elektrikli sandalyede idam edilişlerini, insanlık ve sosyalizm adına saygı ve onur yüklü direnişlerini anlatıyorsun. 13. sayıda yazın yok ama bir sayfa boyu, Emperyalizm, Küreselleşme ve Yalanlar adlı yeni kitabının ilanı var. 14. sayıda, Vedat Türkali ve Kayıp Romanlar’ını konu edinen yazın çıkıyor. Yazın, Vedat Türkali’nin Hacı Orman’a yazdığı polemik yazısına konu oldu. Sen, o zaman da konuştuğumuz gibi, Vedat Türkali’ye yanıt verme gereği duymadın. “Söylemem gerekeni söyledim” demiştin. Bu da bir tutum ve bir yanıttı, anlaşılmış olmalıydı. Vedat Abi, “tabuları yıkma anlayışıyla ele aldığı” romanına gelen bu eleştiriyi kaldıramamış, erkek egemen alanda sözünü söylemekten çekinmeyen bir kadın yazara erkek egemen yaklaşımlarını yıkamadan yanıt vermişti. Tartışmaya ne sen ne de başka kimse de girmişti.

Temmuz-Ağustos 2006 tarihinde çıkan 22. sayı önemli değişiklikleri haber veriyordu. kutsiye02BEKSAV’ın on iki yıl boyunca sanatsal üretimde bulunduğu mekanı terk ederek yeni yer arayışına giriştiğini duyuruyor Yayın Komisyonu. Sen ise ortaya birden bire çıkan kanser illetinden ameliyat geçiriyorsun ve kendini toparlama aşamasındasın. Mehmed Uzun aynı hastalık nedeniyle İsveç’teki sürgünlüğüne son verip Amed’e yerleşiyor. Yayın Komisyonu; seninle birlikte onun da hayatı direniş kılmanızı saygıyla karşılıyor ve dosya konusunu Kutsiye Bozoklar ve Mehmed Uzun’a ayırıyor. Yaşar Kemal, Mehmed Uzun’u anlatıyor, Hacı Orman ise ikinizi birlikte. Bu sayıda “En güzel Hürriyet ve Vazgeçmemek” başlıklı yazın yer alıyor. Söz konusu yazıyı “belki sonra vaktim olmaz” diyerek acilen yazıp gönderiyorsun, sonra ameliyata giriyorsun. Yayın Komisyonu, bu tutumunu; “Bu ‘özel’ sorumluluk örneğini, bütün katmanlarıyla aklımızda tutacağız” diyerek duyuruyor. Ayrıca, daha önceseninle yapılmışsöyleşinin bant kayıt çözümlemesi sayıya giriyor. Mehmet Özer’e anlatmadığın o anı, 19 Mart 1993 gününü ve sonrasını anlatıyorsun söyleşide.

Kasım-Aralık 2006 tarihli 23. sayıda iki yazın var, ikisi de Orhan Pamuk üzerine. Bir Burjuva Muhalif Olarak Orhan Pamuk başlıklı yazıya Işık Kutlu imzasını atmışsın. Yazı, o sıralar Hrant’ı öldüren kontrgerilla çetesince tehdit edilen ve linç gösterilerine karşı demokratik tutumu nedeniyle Orhan Pamuk’un yanında yer almak ve onu savunmak gereği üzerinde duruyor. İkinci yazın, Bu Çağın Romancısı Olarak Orhan Pamukbaşlığını taşıyor.Pamuk’un o sene aldığı Nobel Edebiyat Ödülü nedeniyle kitapları, daha çok da Kar adlı romanı üzerinden değerlendirme yaptığın yazın. Başarılar diliyorsun.

24. sayıda (Mayıs Haziran 2007) iki yazın birden çıkıyor. Aydın Ölümleri başlıklı yazın, Kutsiye Bozoklar imzalı. Hrant Dink Öldürüldü başlıklı yazı ise Işık Kutlu imzalı. Bu vesileyle ekleyeyim: Sanat ve Hayat’ta da bazen Işık Kutlu imzasını kullanıyorsun. İlk yazarlık imzanın sende asılı kalan anlam derinliğini hissettiriyor bana.

Sanat ve Hayat’ın yazar-şairlerinden Aykan Erden’in, 25. sayı (Ağustos-Eylül 2007), s.76’da senin için adını vererek yazdığı bir şiiri yayınlanıyor:

“Şehremini gördü/Torosun kızı/ iki bulut çarpışmasıydı/ Öyle ışıklı bir zamandı./ yağmur oldu düştü sabaha/ Kir akan sokakları/ Kanıyla yeniden/öyle güzel çizdi ki İstanbul’a/İstanbul bize benzedi biraz daha/hemen sonrasıydı/ Alıp çiçeğimizi/ Bıraktılar bir zindan tuvaline/Gencecikti/Sevebilmenin ve ölebilmenin/Aynı kapısına kilit yaptı ellerini/Açtı ve gitti…

40. sayı, seni uğurladıktan sonra yayınlandı. Kapakta sen varsın, resmini tutan ve yandan sana bakan yeğenin Yağmur. İçerde ise ilk başta Yayın Komisyonu’nun yazısı yer alıyor:

“Güle Güle Kutsiye

Yayın Komisyonu Başkanı’mız, yazarımız, yoldaşımız, arkadaşımız, sevgili Kutsiye Bozoklar aramızdan ayrıldı. 16 Temmuz günü gidişi, hiç belleklerden silinmeyecek bir kavga dostunun arkasında bıraktığı mücadele dolu bir yaşamın, devrimci adanmışlığın adıdır.

O sadece yazılarıyla, şiirleriyle ve makaleleriyle değil, bizzat yaşam pratiğiyle sosyalist gerçekçi bir aydının tüm sorumluluklarını yerine getirdi. BEKSAV (Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı) dostları, Sanat ve Hayat okurları, yeri doldurulamayacak bir sosyalist aydını kaybetti. Ama biliyoruz ki, onun bilinçlerde açtığı  yol, mayasını tutmuştur. Genç kuşaklar böylesi büyük bir öğretmenden öğrenmeye devam ederek görevlerini yerine getirecek, mücadele bayrağını yere düşürmeyeceklerdir.

Kutsiye Bozoklar; entelektüel bir devrimciden, sosyalist bir aydından, sosyalist yazardan çok daha fazlasıdır. O, bu toprakların Ostrovski’sidir. Bilgeliktir, dirençtir, iradedir, değişen ve değiştirendir. Sabah serinliğidir, şafak sökümüdür. İnançtır, yoldaş devrimcidir. Kavga dolu yüreğimizdir. Tutuşan zihnimiz, ışıldayan bakışımızdır. En güzel aşktır, devrimci adanmışlıkta. Devamlı akan, değişendir. Sürükleyendir hayatı. Zamanın direngen boyutu, vefanın güzelliği, inanmanın ferahlığıdır. Karanlık gecelerimizin aydınlığıdır. Daima bizimledir, daima onunlayız. Güle güle Kutsiye.”

Tartışma Kültürü tümüyle senin yazılarınla donanmış. Yazıların adlarını anayım hiç olmazsa: Sanat ve Hayat, Emperyalizm ve Kültür Üzerine, Geceniz Geliyor Aklıma, Aydın Ölümleri, İçimizdeki Bahar Bir Sevda Şarkısı Söylemekte…  Susurluk Tadilattı, Ergenekon Bina Yenileme.

Çağrışımlarda ben; Yaşamak: Yazmak, Söyleşmek, İmzalamak başlıklı yazımla senden sonra seni ilk kez anlatıyorum. Yaser Günday, bir dizeni başlık ederek seni anlatıyor; “Kavga dediler/İlmektir dedim”. Hüseyin Tekin’in başlığı: “Olduğu gibi bir insan”: Kutsiye Bozoklar. Muzaffer(Oruçoğlu) ise sadece “Kutsiye” başlığını kullanmış yazısına. Hacı Orman, Grafitti’de “Çıkarın Rüzgarın Kelepçesini” başlıklı yazısıyla seni anıyor. Sami Özbil’in yazı başlığı: “Kutsiye Bozoklar ve Yalanlar Gerçekler”, Duygu Uzel; “Yürek Dolusu Işık” başlığını kullanmış. Şiirler senin veya sana ithaf edilmişler. Yaşamak ve Sevmek Üstüne ile Dedim adlı şiirlerin, en güzelleriyle uğurlanıyorsun. Aykan Erdem’in sana seslenişi, ki bu bölümün başına almıştım; Yusuf Ferhat; Kanatlanırken Bir Sevda Sonsuzluğun Sularına, Süleyman Kaplan; Işık’a şiiriyle uğurluyor seni. Mesajlar bölümü açılmış senin için. Senin, sevdiklerinle fotoğrafların eşliğinde, yürekten ve akıldan kopup gelenler dökülmüş satırlara… Kimler yok ki…  Yağmur Naz, Hatice Güden; Mert Hidayetoğlu, Betül-Bektaş, cezaevlerinden tutsaklar, kızkardeşin Feray, Cemil Aksu, İsmail Beşikçi, Ragıp Zarakolu, Hasan Kıyafet, EşberYağmudereli, Hatice Eroğlu Akdoğan, Osman Y. Çobanoğlu, Berat, Ruşen-Nilüfer, Aydın Akyüz ve bir de Şafak Tamer şiiriyle uğurluyor seni: Baharlar yağdır ey hayat… (Fırtına Kuşu Işık’ımızın Anısına).

Ağustos ayında sana eşlik eden iki devrimci dost sanatçı daha var. “Bu Dünya Hepimize Yeter” çığlığıyla hayata veda eden Sarkis Amca’mız ve halkların dili türküsü olan Aram Tigran. Biri Ermeni ve ömür boyu komünist, diğeri Kürt ama her dilin, özellikle Ermenicenin müzik ustası; Sanat ve Hayat onlara vedasını da ekliyor satırlarına. Seninle birlikte tarihe kayıt düşerek gidenler: Velhasıl çok anlamlı vedalaşmalar ve neredeyse hep birlikte.

Aralık 2009 tarihli, 42. sayıda yeni projelerini açıklıyor Sanat ve Hayat, içinde en çok sen varsın. Kapak arkasında şu ilan yer alıyor:

“Kutsiye Bozoklar Edebiyat Ödülleri: BEKSAV ve Sanat ve Hayat Dergisi tarafından, sosyalist aydın-şair-yazar Kutsiye Bozoklar anısına her yıl verilmek üzere Öykü, Şiir ve Roman Ödülü konulmuştur. Ödül, her dalda Kürtçe ve Türkçe olmak üzere iki dilde verilecektir.” İlanın devamında, ürünler ve adaylar için belirlenen koşullar sayılıyor, ürün teslim tarihinin 15 Nisan 2010 olduğu, seçici kurulların yapacağı değerlendirmelere göre derece alacakların Haziran 2010’da Sanat ve Hayat dergisi kuruluş yıl dönümünde açıklanacağı duyurulup, alacakları ödüller sıralanıyor. Edebiyat Ödülleri, bu alandan sana karşı yeni başlatılacak görevlerden biri. Yayın Komisyonu, yazısında şöyle açıklıyor bunu: 

“Işık’ı taşıyanlar …

Kutsiye’ye karşı görevimiz bitmiş değil, asıl şimdi başlıyor. Değil mi ki, faşist gericiliğin Işık’la savaşı devam ediyor, değil mi ki bizim üzerimizden hâlâ O’nun direnci ve iradesi yargılanıyor; öyleyse Aragon’u hatırlatmanın zamanıdır. ‘Dün nasılsa bugün de öyle!/Öldürülür taşıyanlar ışığı/Başkaları alır onun yerini/ Işığa dokunamaz ama kimse.’ Tıpkı yıllar yılı sabırla ürettiği, paylaştığı gibi, aynı tahammül, aynı incelikle. Görevin büyüğü ise sevenlerine düşüyor. Kutsiye Bozoklar’ın anısını dalgalandırmak, Sanat ve Hayat okurunun boynunun borcudur. Bu nedenle hepinizi üç somut öneriyle seferberliğe davet ediyoruz.

  1. Ankara’da Kutsiye Bozoklar Kütüphanesi kuralım.
  2. Mersin-Anamur’da Kutsiye Bozoklar Tıp Merkezi kuralım.
  3. Kutsiye Bozoklar Edebiyat Yarışması başlatalım.”

Yazı, üç öneri, gerekçe ve yapılış şekillerine dair açıklamalarla sürüyor. Üçüncü öneriyi hemen hayata geçirmeye başladıklarını vurgulayan yazı, az önce verdiğim ilanı doğrulamış oluyor. Ve bir değerlendirme eşliğinde ilgili herkese bir çağrıyla bitiyor yazı:

“Kutsiye Bozoklar, bütün ilerici-sosyalist kesimleri birleştiren, aynı duygu ve bilinçle yoğuran nadir kalemlerden biriydi. Şimdi bütün ilericilerin, sosyalistlerin onun anısı etrafında birleşmeleri çok anlamlı olur. Fakat Kutsiye, devrimci militanın ideolojik güç kaynağı değil, bununla birlikte edebiyat eleştirisi alanında da güvenilir, saygın bir kalemdi. Dahası, aydının toplumsal yükümlülüğü bağlamında, entelektüel kimlik ve kişilik açısından da saygınlığın, tutarlılığın ölçüsüydü. Devrimciler kadar, nitelikli edebiyat insanlarının da Kutsiye’ye vefa borcu var.”

Mart 2010 tarihli 45. sayı, “BEKSAV Ankara’da” muştusuyla çıkıyor. 7 Mart tarihinde yapılan açılışın ana gündemi, Kutsiye Bozoklar Kütüphanesi’nin açılışı. Yoldaşların yanında, asıl yılların dostlarının toplandığı bir etkinlik bu.

Temmuz 2010 tarihli 46. sayısı çıktığında, ilk kez adın Yayın Komisyonu üyesi ve başkanı olarak geçmiyor. Sonsuza gidişinin birinci yıldönümünde Sanat ve Hayat’ın Yayın Komisyonu ve Yayın Yönetmeni de değişmiş. Yayın Komisyonu bu sayıyı tanıtan yazısında, seni sık sık anıyor, geçen aylarda düzenlediği Çocuk İstismarı sempozyumu belgelerini bir dosya olarak sunarken, konuya hazırlanırken geride bıraktığın arşivinden çok yararlandığını açıklıyor. Bu sayı, 2. sayıda çıkmış olan bir yazını yeniden yayımlıyor: “Sevgili Kutsiye Bozoklar’ın aramızdan ayrılışının birinci yılında, yazarımızın ‘Sosyalizm ve İnsanlaşmak’ başlıklı yazısını paylaşmak istedik sizinle. Kutsiye, ‘Sosyalizm insanlaşmanın adıdır. İnsansızlaşan bir toplumda insan kalmanın ve insan olmanın yolu eylemden geçiyor’ diyerek, yine bize ışık oluyor.”

Sanat ve Hayat, bu sayıdan sonra sessiz sedasız yayın hayatından çekildi. 2006’dan beri süren Eylül fırtınalarından, BEKSAV kadar Sanat ve Hayat da payını almıştı. Seni uğurladıktan sonra da devlet baskıları, iç anaforlarla ve belki de en çok senin yokluğun nedeniyle ileriye doğru yürümek, sana özel biçilmiş görevleri hakkıyla yerine getirmek çok da mümkün olmadı demek ki. Kimbilir, belki bir gün yeniden, belki seni bir anma zamanında yeniden yayın yaşamını başlatır… Niye olmasın? Hep demez miydik; devrimciler ölür, devrimler sürer! Devrimler çağı sürüyor, yeni yollar yeni kanallar açıyor; eski devrimlere yeni devrimler ekleniyor. Kadınlar en önde devrim bayraklarını kaldırıyor; cins özgürlüğünü hedef seçen kadın devrimi şiarı her yerde yükseliyor. Bunları da sana bir onur selamı sayacağını düşünüyorum… (Kutsiye Bozoklar: Kelepçeye İnat Hayat3. Bölüm Ceylan Yayınları 2014)

Sözü bitirirken şunları eklemek ya da vurgulamak istiyorum.

Kutsiye Bozoklar’ın hayatı ve fikirleri partili aydın çizgisinin seçkin bir örneği olarak hatırlanmalı ve her seferinde bu bakış açısının en ufak hücrelerine sindirilmiş olduğu kavranmalıdır. Sokakları fethe çıkmışken yirmi yaşında yediği kurşun onu ölümün kıyısından dönüp de yürümekten alıkoyduğunda devrim saflarında kalmak için hayatı direnme kılma çizgisini seçmiştir. Yaşadığı koşullar içinde sanat alanında yazılı üretim birinci yaşam eylemi haline geldiğinde de hedefi devrim davasına hizmet etmekti. Bunu iki önemli duruşun altını çizerek yapmıştı:

Birincisi; aydın onuru ile etkinliği örgütlü kavgada yer almakta, daha açık ifadesiyle partili aydın kimliğini kuşanmayla somutlaşmalıdır. Bu, sanatçının, aydının yerini ve sanatsal etkinliğinin içeriğini toplumsal mücadeleler alanından seçmesi gerektiğini söylemekti öncelikle. Dünyaya bakış açısındaki sağlamlığın Marksist duruşla ilgili olduğunu söylemesine bile gerek duymadan ama her seferinde o kaynaktan beslediği yazılarıyla okuyanlara aydınlık ufuklar sunarken aynı şeyi yapmış oluyordu. Bilgiye verdiği değer, bilgiyi elde etmenin yol ve yöntemlerini anlatırken de aynı kulvarda kalmaya özen göstermiş, burjuva dünyanın üretimlerini Marksist bakış açısının, teorinin süzgecinden geçirmiştir. İnsanlığın birikim hazinesinden yararlanırken bu esaslar atlanmamalıydı.

İkincisi, devrimci sanat ürününden söz edebilmek için üretimin öncelikle sanat olması gerektiğidir. Bu vurguyla dolu pek çok yazı yazdı, sanat üretimi heveslileri, bu alana yeni giren gençleri aydınlatmak için uğraştı. Bağlamında kalmak kaydıyla sanat ile devrimciliği birleştirirken kaliteye özel önem verirdi. Yüzeysel çiziktirmelere şiddetli eleştiriler yöneltirken, bilgide ve emekte derinleşmenin aydın tarzı olması gerektiğini çoğu kez örneklerle anlatmıştır yazılarında. Aydın olmak, yazar, şair ya da müzisyen olmak, devrim kulvarındakiler için temel özellikleri kapsadığı kadar, sanatsal üretimin esaslarını da içermeliydi. Kutsiye Bozoklar’ın “sanat” başlığını alacak her türlü etkinliğe yol gösterici kılavuzolma sebeplerinden biri debudur. Sanat ve Hayat dergisinin yeni yaşamında da bu ikinci esasa titizlikle uyacağı beklenir.

Kutsiye Bozoklar’ınTürkiye Devrimci Hareketinin ideolojik-politik ve hatta örgütsel etkinliklerine armağan ettiği “İnat” kavramı ya da “Hep Aynı İnatla” şiarı, Sanat ve Hayat’ın yaşam ve kavga şiarı/ kılavuzu da oldu. Aradan geçen dokuz yıl sonra Sanat ve Hayat yeniden doğuyor. Kutsiye ile böyle bir bilinçle kurulmuş ilişki, bundan sonra da yolunu aydınlatacaktır Sanat ve Hayat’ın.

Bir selam da benden Sanat ve Hayat’a; umutları, kavgada devrimcisanatsal etkinlikleri büyüterek yaşasın.

 

Yorum Yaz

fifteen − twelve =