Paylaş

ŞEYTANA UYMAK

Ay ulaşılmaz bir güzellik gibi duruyor önümde. Dışarıda ışıklı bir gecenin sisleri… Yazı masamın başında oturmuş gecenin ışıltılarına bakıyorum. Öylesine çekici bir halleri var ki! Kim bilir hangi acıları gizliyorlar artlarında, hangi hayal kırıklıklarını ya da hangi yitirilmiş sevinçleri… Bırak dalgaları çatlasın gönlünce, diyor içimdeki şeytan. Mevsim kışa, vakit hüzne dönmekte. Yaşayamadığım bir şey var bu havalarda…  Tam o sırada geliyor arkadaşım “Ne yazacaksın?” diye soruyor ardından. “Yazacağım bir şeyler. Ancak, şeytan dürtüp duruyor bir taraftan” diye yanıtlıyorum onu. “Şeytana uyma” diyor bana, “Şeytana uymak kötüdür.” Ama dışarıda ay var. Işık vuruyor kentin üstüne. O eski şarkıdaki gibi ömrüme sorular soruyorum gecede dolaşırken. Tam sustuğum yerde bir şeyler kırılıyor; yanıtları belirsiz alışkanlıklar ya da hükümsüz sevgiler gibi tıpkı…

Bugün edebiyattan söz etmeliyim size. Geçen günlerde Ahmet Altan'ın çok satan romanı “Aldatmak”ı okudum. Edebiyatın getirip götürdükleri üstüne yazmak fikri bu sırada oluştu kafamda. Ancak, konu “aldatmak” olunca aşkın değişen halleri üstüne düşünmeden edemedim. Ve Aragon'un söyledikleri geldi takıldı aklıma gece ve ay üstüme üstüme yürürken; “Aşk bize güç veren tek özgürlük yitimidir” demiş Fransız ozan. Sevgilisi Elsa'ya “Size bir sırrı söyleyeceğim, dinleyin: Sevmek daha zordur ölmekten/Bundandır işte bu hayata katlanmam sevgilim” diyen de aynı Aragon değil midir? Bu durumda güç bunun neresinde, diye sormak gerekiyor sanırım. Aragon'u bir tarafa bırakıp, edebiyat üstüne söylemeyi düşündüklerimi sıraya koyuyorum bir bir. Sıra birbirine karışıyor hiç durmadan. Sonra sözcükler uçup gidiyor aklımdan. Ve düşünceler onları yakalamaya fırsat bulamıyor bir türlü.

Bu gece meramım kimseye akıl vermek değil. Sanırım böyle bir kaygım da olmadı hiçbir zaman. Sadece öneriler getirdiğimi ve insanların sorularını kışkırttığımı düşündüğümde mutlu oluyorum. Egemen akla ve anlama biçimine karşı duyulan her kuşku, yöneltilen her soru sevinç yaratır bende. İnsanın kendini sorgulaması da benzer bir düşünme yöntemi gerektirir kanımca. Bu gece sorularımla duruyorum gecenin önünde. Biliyorum, insanı ayakta tutan güç, gelecek umuduna sahip olmasında yatar. Yalnızca yeni bir dünyanın kuruluşunun olanaklı olduğu umuduyla yüklü insan, verili koşulardan kaçmayı değil, onunla bedeli ne olursa olsun yüzleşmeyi ve mücadele etmeyi seçer. Bilir ki; içe dönmekten uzak durmalı, ilkelerine sarılıp her daim çoğalmalı ve değiştirme azmiyle paylaşmalıdır. Başkaldırı, özgürlük istemi, sevgi sözcükleri ancak kirliliğe ve yozlaşmaya karşı mücadele içinde anlam kazanır. Doğallığın insancıl olanla birlikte kavranması, devrimci değerler yerleştikçe mümkün hale gelir.

Gecede ay var. Acının, kederin üstünü örtmüş ışıklar. Ekim'in mavi ayı altında usulca tuttum ellerinden yaşamanın. Düşlerimin sesini dinledim, yitik şiirler misali. Beyaz bir bulut gördüm, duru göğü seyrettim uzun süre. Başımı çevirince süzülüp uzaklaştı sessizce bulutun rüzgârı. İsyana kesmiş sabahları özleyen yüreğime dokundu belli belirsiz. Hoyrat fırtınaları anımsadım birden. Dikkatle dövüşmekti işimiz, yana yana ama tükenmeden. Birlikte öğrenmek, öğretmek birlikte. Hedefe ulaşmanın telaşından uzak, yürüyüp gitmek nefes nefese. Görevin asla bitmeyeceğini, omuz başındakine devredileceğini bilerek yoldaşlık etmek aynı yolda. Paylaşmanın güzeli değil midir bu? Kapıda öylece durdum, aklımda yoldaş umutlar. Gece eğdi başını yere, ay kayboldu ortalardan. Işıklar kararmaya başladı tek tek. Kapattım perdeleri karanlığın üstüne, arkamda eski hüzünlerin yorgun uğultusu…

Kullanılmamış sevinçler yüklenip, çoğul türkülerle doldu ellerim. Daha iyi olacak, dedim; gün sabaha değer, alışılmış olan değişir yeniden. Bulutlar parçalanır karanlıkta. Yıldız basımıdır gece. Geçip gider zamandan. Sonra bir şiir kalır geriye belki ardından: Yağmur yağmaz yukarı / gerisin geri / Artık acımasa da yara / acır onun / kalan yeri.” Geceydi, maviydi ay. Ve bembeyaz bir bulut geldi yükseklerden. Şeytana uyup geceyi yazdım birden. Oysa “Şeytana uyma” demişti arkadaşım. Kötüleri karşılayan, iyileri sevindiren sözler dizmek isterdim ak kâğıda. Olmadı. Yazdığım satırları geceden gelen bir bulut aldı. Ve yolunu şaşırmış gitmeler gibi gecenin getirdiği sözler yarım kaldı…

Edebiyatla ilgilenmek de bir şeytana uyma hali gibi görülmez mi toplumumuzda? Çoğu kez evde ilk görüştüğüm insanlardan aynı soruyu duyarım; “Bu kadar kitabı okudun mu gerçekten?” Arkasından gelense mutlaka “Kitap okumaktan çok hoşlanırım. Ancak sizin gibi vaktim yok. Başımı kaşıyacak fırsatım olmuyor hiç,” olur. Bu gibi dostların o kadar çok yükümlülükleri ve sorumlulukları vardır ki, önlerindeki değerli zamanı kitap okuyarak, hele hele şiir ya da roman için, harcayamazlar. Bizdeki yaygın anlayışa göre, edebiyat onsuz edilebilir bir iştir. Hiç kuşkusuz yararsız bir uğraş değildir edebiyata ilgi duymak. Ama vazgeçilmezliği yoktur. Gereksinme olarak görülmez. Ve içten içe boş zamanı olan insanların göze alabileceği bir lüks olarak algılanır.

 direnişin baharı2 pixabay“Aldatmak” türü; insanın alçalması, insani değerlerin tüketilmesi üzerine bir romanı ele aldığında, edebiyatın ne işe yaradığı sorusu gelip takılmıyor değil insanın kafasına. Çünkü burada burjuvazinin en ideolojik silahlarından biriyle karşı karşıya kaldığını anlıyor kişi. İnsana ait tüm değerlerin silinmesi için açılan bir ideolojik savaşın unsuru bu durumda edebiyat. Ancak tam da bu tür olgular, edebiyatın olmasa da olur türü bir eğlencelik gibi görülemeyeceğinin ispatı oluyor. Edebiyatın ideolojik aşılama gücü, onun, onsuz edilemez bir etkinlik sayılması gerektiğinin en açık göstergesi sayılmalıdır. Bu durum edebiyatın insanların birbirleriyle konuşabildikleri, birbirini tanıdıkları, paylaştıkları, farklılıklarını giderdikleri ortak paydalardan biri olmasından kaynaklanır. Edebiyatta; işlerimizi, düşlerimizi ve birey olarak bizi başkalarına bağlayan ilişkiler içinde, toplumdaki imgemizi, bilincimizi, karmaşık insanlık durumlarını sorgulamanın yollarını buluruz. İnsana ilişkin bütünlüklü ve canlı bilgiyi edebiyat aracılığıyla edinmemiz mümkün olur. Edebiyat daima insan hayatını düş gücü aracılığıyla zenginleştirerek vardır. İşin bir yanı budur.

Zamanın ve mekânın ötesinde, ortaklaşa insan duyarlılığının bir parçası olduğunu hissetmek bir yana, edebiyat; okunarak paylaşılmış yaşantılardan oluşur. Dille kurulmuş, düşlenmiş hayatlardır bunlar. Bu yüzden edebiyatın en yararlı etkilerinden biri dil üzerinden gerçekleşir. Yazılı kültürün yerini giderek medyalar aracılığıyla sözlü ve görsel kültürün aldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle toplumun genel olarak cahilleşmesinden, hatta toplumun gerçekliğini yitirip sanallaşmasından söz etmek bile mümkün. Oysa düşünmek nasıl beynin bir fonksiyonuysa, dil de düşünmenin eylemli halidir. Düşüncenin gelişmiş biçimde ifade edilebilmesi için, dilin gelişmesi gerekir. Yazılı edebiyatı gelişmemiş bir toplumun kendini netlikle ifade yeteneği de gelişmemiş kalır. Başlıca iletişim aracı olarak sözcükler, ancak edebiyat sayesinde nüans zenginliğine ulaşır. Sözcüklerin zenginleşmesi, sözcük oluşturma yetisinin gelişmesi dilde açıklık ve yetkinlik demektir. Bu durum direkt düşünce gelişimine yansır.

Kuşkusuz aynı durum bireyler için de geçerlidir. Okumayan, edebiyata el sürmemiş birey, dilini geliştiremediği için sürekli iletişim sorunları yaşar. Hiç okumayan ya da yalnızca satanı; “kitsch” olanı okuyan insan kendini dile getirmeye beceremez. Yalnız sözsel yanı değil, zihni ve düş gücü de sınırlıdır. Bütün holdinglerin ve egemenlerin, süprüntüleri önümüze sürmek üzere yayın dünyasını ele geçirmeleri ya da ürütme eylemi içinde olanları teslim alması boşuna değildir. Çünkü düşüncelerin yoksullaşmasının, dilin yoksullaşmasıyla bağını doğru kavramışlardır. Görüntünün ardındaki özü kavramamızı olanaklı kılan düşünceler ve kavramlar sözcüklerden bağımsız biçimde var olamaz. Yayın dünyasını denetlemek, düşünce iklimini ve sözcükleri kontrol etmek anlamına gelir.

Öte yandan hayatı değiştirmek amacıyla işi sözcüklerle uğraşmak, yeni sözler kurmak olan devrimciler olarak, düzgün konuşmayı ancak gelişmiş edebiyat ürünlerinden öğrenebiliriz. Düşünmeye, öğrenmeye, öğretmeye ve söyleşmeye, aynı zamanda gelecekle ilgili tasavvurlarımızı, palanlarımızı anlatmaya hazırlıklı olabilmek için, dili zengin ve çok yönlü bir biçimde kullanabilmemiz gerekir. Bu yüzden işimiz dili öğrenmeyi bir sevince dönüştürmektir. Sözcükler tüm eylemlerimizde, hatta sözün bittiğini söylediğimiz anlarda bile içten içe yankılanır. Verdiğimiz sözleri eylem kılar ve yüreğimizin ortasında taşırız. Ve yeri gelir uğrunda ölmeye yatar, yeri geldiğinde o yolda asılırız.Women's_March_on_Versailles02

İnsanların dilin içerdiği zengin olanakları beceriyle öğrenme işinin görsel-işitsel medya aracılığıyla gerçekleşemeyeceği ortadadır. Görsel medya adı üstünde, dili görüntü olan bir sistemdir. Hatta dili bilinçle sözel anlamla sınırlar. Ve bizimki gibi ülkelerde yozlaştırıp, piçleştirir. Bu yüzden edebiyat dil konusunda yetkinleşmek için özellikle vazgeçilmez sayılmalıdır. Ve devrimciler dilin insanın beyinsel gelişiminin en önemli parçası olduğunun bilinciyle halkların ana dillerini öğrenme özgürlüğüne sahip çıkmalıdır. Dili gelişmiş bir devrimcinin eylemde de yetkinleşeceği akılda tutulmalıdır.

Edebiyatın bu biçimde bir yarar korunu olarak ele alınmasının kimilerini kızdıracağının farkındayım. Ancak yaşamı sorguluyorsak onun her parçasını da sorgulamaktır işimiz. Ve evet, biz devrimciler, dönüp dolaşıp her sorunu devrimci mücadeleye bağlarız. Budur inadımız, budur düşümüz. Ay ışığının vurduğu bir bulut bizi şeytana uymaya çağırsa da, tüm yürek çarpıntılarımızın ardında aynı düş yatar. Bütün yürek dillerini konuşabiliriz. Mutlulukları, sevgileri, sevinçleri, isyanları, ayrılıkları, hüzünleri dile getirebiliriz. Bazen üşüyebiliriz de belirsiz sözcüklerin rüzgârından. Kanarız sözlerle ya da kanatırız sözcükleri. Ama ellerimiz karanlıkları aydınlık eder. Ve bütün yollarımız aynı inada çıkar. Her sorunu kavgaya bağlarız son çözümlemede. Bir rüzgâr geçer önümüzden, asidir. Bizim rüzgârımızdır. Bırakırız ay zamanlarını, bir tanyeri saatinde. Biz o yolcuğa adanmışızdır. Hesaplarımız bu inat içindir, hesaplaşmamız bu inat için. Aklımız, direncimiz bu inattadır. Hayata hep bu inatla bakarız. Her hal ve her şartta inadımız devrimdir. İnadımız sosyalizmdir.

Yorum Yaz

nineteen + four =