Paylaş

SONBAHAR’I “İZLEMEK”

Sonbahar’ı kişisel hikâyelerimizin aynasında izlerken film, birçok anımızın üstündeki tozları silkeledi. Yusuf’un hikâyesi fazlasıyla sade ve politik planda tekdüzeydi çoklarımıza göre. Daha çok izleyiciyle buluşabilmesi için belki de bilinçli olarak filmin siyasal dozajı düşük tutulmuştu. Güzel fakat fazlasıyla “soft” bir filmdi, yaşananlarla kıyaslandığında. Belki de yapımında şu veya bu oranda emeğimizin olduğu bir tarihe yeterince serinkanlı bakabilecek kadar mesafe alamamıştık şunca yılda. Dumanı üstünde hâlâ ne de olsa o günlerin.

Sonbahar’ın açılış sahnesi çok tanıdık. Tümünün nerede olduğunu henüz bilmediğimiz, ancak bir gün mutlaka bulacağımıza inandığımız o dört günlük çekimlerde Türkiyeli devrimcilerin artlarından gelen kuşaklara devrettikleri birleşik rezistans var çünkü. Açılış sahnesindeki görüntülerin kaydedildiği dakikalarda bazılarımız hâlâ ‘ hayat güzeldir’ anonslarını duyuyorken, bazılarımız da o anonslardan bir adım sonrasında aç, elbisesiz, parasız, kimseden habersiz, çürükler içinde, karakışın kucağında, çoktan atılmış bulunduğumuz beton kutucuklarda yemine dönen sözler söylüyordu. Yusuf’un da bu saflarda olduğunu, içinin kararmadığını, onu kavramaya çalışan elden kurtarmaya çalışmasından ve ayakkabısız olmasından anlıyoruz.

sonbaharBana kalırsa filmin vurucu iki sahnesi var: İlki Eka’nın belki yarınsız bir aşktan, belki Yusuf’a bağlanmaktan, belki de artık fahişelik yapamayacağına inanarak çocuğuna/ evine dönmesinin ardından Yusuf’un iskeleye ilerleyişi, kabaran dalgaların metafor değeri, çoğalan müzik ve insanda taşma duygusu yaratan sahne… Yusuf’un cenaze alayı donmuş gibi görünen bir karede usulca ilerlerken, yükselen o acı, o alıp götüren kavurucu ağıt ise ikincisi.

Yıllar evvel ikinci defa hapishaneden çıktığımda arkadaşlarımın çabucak beni bulacağını umarak denize bakan bir otel odasında dört sonbahar gecesi kalmış; akşamları balık için karanlığa açılan teknelerin ardından sevdiklerimi düşünüp düşlere dalmış, sabaha karşı dönen balıkçıların çabucak kurduğu mezadı ilgiyle seyretmiş, geceyle denizin şafağın ağzından birbirlerine karışan kokusunu içime çektikten sonra Çanakkale üzerinden güney Ege’ye uzunca bir otobüs yolculuğu yapmıştım. Kırk dokuz kiloydum eve dönerken. Otuz beş kiloluk bir zayıflamanın ardından artık çocuk reyonundan kıyafet seçebiliyordum. Cama yansıyan yüzüme baktığımda dedemi görüyordum ve annem hiç olmadığı kadar ağlıyor, otobüs yolculuğunu sağ çıkaramayacağımdan korkuyordu. İçerideyse arkadaşlarım ölüyordu hâlâ. Kulaklarımda onların sesleri, yeminler, sloganlar.DSC_6323

Yusuf’un annesi Yusuf’tan habersiz. İki ayrı dünyada, birbirlerini kuşkusuz severek ama birbirlerini dönüştürmekten çoktan vazgeçmiş halde direnmişlerdir. Annesi de tecrit bir dağ evindedir. Yusuf’un eve girip annesine seslendiği sahne etkileyicidir. Herkesle kendi anadilinde konuşmaktadır Yusuf’un annesi. Toprağa, tarihe sadakattir bu. Güncel göndermeleri bağlamında düşünülürse çağrışım alanlarımızı Kürtçeye doğru genişletecektir bu tutum. Kendi dilinde ısrar edenin bir kadın olması da ayrıca kıymetlidir. Erkekler kaba savaş biçimlerinde donanımlı olsalar bile dilde, gündelik hayata sinen ayrıntılarda kadınların daha savaşkan oldukları kolaylıkla söylenebilir. Yusuf’un annesi belki de bu nedenle oğlunu hapishane kapısında değil evinde, gündelik yaşamında karşılamış ve hemen ardından olağan yaşama dönebilmiştir.

Hapishaneler akla geldiğinde annelerin hatırlanması olağandır. Her hapishane rezistansında kapılarda bekleyen, ziyaret kabininde çocuklarına kol kanat geren onlar oldu. 1996 ve 2001 ölüm orucu günlerinde hele! Hastanelerin o kusturucu, berbat hücrelerinde mum gibi eriyen çocuklarını tuvalete, banyoya taşıyan, kış gecelerinde üşümemeleri için çocuklarına sarılıp uyuyan, gözyaşlarını onlardan saklayan, sokaklardaki ilgisizliği gördükleri halde evlatlarının ölüm yürüyüşüne ses çıkarmayan, üstelik açlıktan ölmek üzere olan çocuklarına bakabilmek için günde bir defa bile olsa yemek yemek zorunda kalan çoğu yoksullukla cebelleşen anneler… Sonbahar’da onlar yok. Ama sadece onların olduğu sinema filmleri üretmek de bizim vefa borcumuzdur kendilerine.

Yusuf, Bafa Gölü’nün kıyısını andıran Karadeniz’in yollarındayken, başımı camına yasladığım otobüs beni hayatın sınırından ülkenin sınırına taşıyordu. Önüme hesapta olmayan bir kapı açılmıştı. Yolcular kendi hallerindeydi. Biz sanki hiç olmamıştık! Bizden önce dünya büsbütün korsakoflaşmış gibiydi. İçeride arkadaşlarım vardı, içimde ise durmadan sıkışmakta olan mengene. Taşra sıkıntısı başlamıştı yine.

Yusuf indiği şehri yadırgamıyor. Taşrada rutin esir alır insanı. Değiştiremezsiniz hayatın akışını. Yusuf’un böyle bir derdi yoktur. Öleceğini biliyor, evine dönüyor ve ölümü bekliyor. Kaderine razı olmuş gibi. Hatta ev ve taşra kendi anlamında fil mezarlığıdır. Öleceğini anlayan ihtiyarların doğdukları toprakları görmek istemesi gibi insanidir elbette. Yine de içeride kalsa son anına dek dirençle yaşayacağına inandığımız, geçmişini bir yük gibi taşımayan Yusuf, dışarıda, filmde birkaç defa gördüğümüz, sararıp dökülen yapraklar gibidir nedense. Kabullenmişlik vardır Yusuf’ta. Geçmiş zaman kipinde yaşar. Oysa sabırsızlık zamanı yarınlar için hızlı, yoğun, bir parça aceleci yaşamaktır malum. Şaşırma yeteneğini kaybetmek herkes için kötüdür, Yusuf için de.  

Yedi yıl evvel ayrıldığım kente dokuz günlüğüne döndüğümde irkildiğim ilk görüntü çıkmaz hafızamdan: Eczaneden ilaç alıp kaldırımda etrafa bakınırken eskice bir motosiklet, bağıra çağıra geçti önümden. Selesinde yeni toplanmış bir torba zeytin vardı. Sürücünün dudaklarında da sigara. Gerçek bir dejavu haliydi yaşadığım. Yedi yıl önce de aynı motosikleti, aynı sürücüyü, aynı yolda yine böyle görmüştüm. Sürücü daha genç, motor daha heybetliydi o zamanlar. O yedi yılda taşrada değişen bir şey yoktu. Duvarlar belirdi gözümde. Büyük bir hapishanedeydik topluca! İçimden taşan o kentten firar etme isteğiyle dolmuştu gözlerim. Geri sayım başlamıştı. Az sonra yağmur usul usul çiselediğinde, belediye parkından gökkuşağını görebileceğimi hatırlamıştım. Bu bile aynıydı!

Yusuf yaşadığı süreci kişisel açıdan değil ancak siyaseten bir toplu yenilgi, kırılma, dağılma görüyor olabilir mi? Kabullenmişliğin kaynağında bu mu var? Bilmiyorum. Ancak eğer böyle ise Yusuf’un siyaseti okuma biçiminde ‘optik kayma’ var demektir. Tersinden okunursa, politik iktidarın ezenler lehine yıkılmasına denk geçen sürede bütün mücadeleler bir yenilgiler tarihi sayılabilir. Oysa tarih böyle değil. 19 Aralık’ın fiziksel sonucu ve bugünkü durumu fiziki güçlerinden bağımsız olarak, politik aktörlerin çeşitli alanlardaki kapışmasının sonucudur. Taraflardan birinin diğerine, kendi istediklerini mutlaka kabul ettirmişliği yok. Yenilgi olsaydı F’ler Mamak’laşırdı. Yenilgi olsaydı F’ler birer tehdit olarak kuvvetli bir caydırıcılık taşırdı. Yusuf’taki kabulleniş, oldukça yakınında dolaşan ölümü huzur içinde beklemeyi/ karşılamayı içerir.

Ancak hayat sürprizlidir. Eka ile karşılaşır ve nedense etkilenir ondan. Ardından ‘ zaman sıkıntısı’ başlar. Eka hayatına girdiği andan itibaren Yusuf ( ve onunla beraber biz) evdeki saatin tiktaklarını duyarız. Aşkta çabuk olmalıdır Yusuf, zaman yoktur. Bütün o ağır akan fona inat önce içi ve sonra hayatla ilişkisi hızlanır. Daha ne olduğunu bile anlamadan, duygularını tartmadan/ tanımlayamadan o kısa ve adına henüz aşk diyemeyeceğimiz, bununla birlikte ikisini mutlu eden ilişki başlar. Birdenbiredir. Pastırma yaz havasındadır. Yarını yoktur. Vaadi de! Ne Eka kalabilir ne Yusuf dönebilir. Eka ‘ uzun bir yolculuğa çıkabilseydik’ der, Yusuf’un diyebileceği bir sözü yoktur. Artık uzun yolculukları düşünemeyecek kadar çakılı kalmıştır sonbaharda ve kışın eli kulağındadır. ‘ An’a sığar o aşkımtırak ilişki. Zamana yayıldıkça seyrelir şiddeti. Geç kalmıştır Yusuf. Bir aşkı ıskaladıktan sonra ölüm daha az korkutucudur. Ummadığı bir yer ve zamanda kalbinin yeniden çarpmasını sağladığı için Eka’ya minnettardır. Çünkü ona gelinceye kadarki sürede “ ununu elemiş, eleğini duvara asmış” ihtiyar bir Yusuf vardır karşımızda. Üstelik düne dönük yaşadığı için rüyalarında hapishane ve 19 Aralık vardır. Geçmiş zaman kipinde sürdürülen bir hayatta travmatiklik kaçınılmazdır. Eka ile birlikte içi ve yüzü gençleşir Yusuf’un.

Yusuf’un az konuşması hayatla hesabının kapanmış olmasıyla ilgilidir. Övgü değil yergi konusudur! Çünkü özünde bir “ defans” halinin dışa vurumudur. Devrimcinin işi konuşmak, anlatmak, bıkmadan anlatmak ve yapmaktır. Kendi adıma, iç dünyası ve hayalleri kırılmadığı halde Yusuf gibi neredeyse hiç konuşmayan bir devrimciye rastlamış değilim. Somurtkanlık ve suskunluk devrimciliğe sonradan giydirilmiş hırkalardır. Kendinden, yürüdüğü yoldan, ideallerinden ve bunu gerçekleştirebileceğinden emin kişi, bütün insanlara umutla bunu anlatır. Yusuf’un problemi buradadır. Üç günlük ömrü bile kalmış olması, “ nerede kalmıştık ey hayat, ey sokak, ey kavga” deseydi çok daha başka yaşayabilirdi. Devrimcinin amentüsü “ hiç durmadan”dır ne de olsa. Bu paragrafta anlatmaya çalıştığım Sonbahar’da bulamadığım bu ümitvar eda devrimcilere ilk haksızlıktır.

Diğer haksızlık da bununla bağlantılı. Devrimci mücadelenin bundan sonrasına dair hiçbir olumlu işaretin verilmemesi galiba kimi reformcuların filme bayılmasının ana nedenidir. Yusuf ‘boşlukta’ filmde. Onun bir ‘ kolektifi’ yok mu, var mı? Diğerleri neler yapıyor? Sanki her şey olmuş bitmiş. Yusuf üzerinden bir sürecin sonuna gelinmiştir. İstanbul’da okuyor Yusuf. Onlarca korsana, foruma, eyleme katılmıştır muhtemelen. O ateşten günlerde, hele 90’ların başında yüzlerce, binlerce genç katıldı sol mücadeleye. Onların azımsanmayacak bir bölümü hâlâ ‘özgür’, yani mücadelenin bütün araç ve biçimlerini kullanmayı ilke edinen, sol hareketlerdedir. Sonradan katılanlar, 2000’lerdekiler, 1970’lerden gelenler… Hiç de fena bir yekûn yok ortada. Ama Yusuf bir sahnede eski tanıdık devrimcileri soruyor. Verilen yanıt gerçekçi değil. Çünkü herkes ya çoluk çocuğa karışmış ya da kendi halindedir. Yusuf’un konuştuğu kişi , “ Hiçbir şey boşuna değildi, yine olsa yine yaşanır” gibi bir cümle kuruyor ki, izlerken yerimden zıpladım! Sanki süreç sona ermiş, her şey bitmiştir ve yenilgiden sonrasını konuşuyoruz. Şiddetle itiraz ettiğim asıl yer burasıdır. Daha gerçekçi bir tablonun çizilmesini, daha adil olunmasını beklerdim. Sonbahar’ın sevgili yönetmeni de kolaylıkla tahmin edebilir ki o günlerde sola katılan ve bugün sokaklardan dağlara, gizli evlerden hapishanelere aynı düşlerin peşinde yürüyen yüzlerce kişi vardır. “ Tarihte bireyin rolü”nü hatmetmiş “ sabırsızlık zamanı” insanları için bu bahiste azlık çokluk da son derece talidir ve verimli olabilecek bambaşka bir tartışmanın konusudur.

Sonbahar’ın örgüsündeki bu kendi içine kapanan, başka sözlere yer bırakmadan tamamlanan çember görüntüsü hayatı akışkan değil, durağan ele alan metafizik bir bakışa komşudur. Bir parça malul ise bundandır. Ancak Sonbahar hiçbir piyasa filmiyle kıyaslanmayacak denli temiz, içtenlikli ve bizden yana. 

Yorum Yaz

three × 3 =