Paylaş

SONBAHAR’I “ OKUMAK”

Hayat ile sanat arasındaki kadim paradokslardan biri “ Sonbahar” filminin ardından yazılan yazılarda kendini bir diş ağrısı gibi yeniden duyurdu. 19 Aralık ve ölüm orucu günlerinde samimiyet sınavından geçemeyenlerin neredeyse tamamının filmi beğenmiş olması bir kenara not edilmelidir. Tek başına bu durum elbette filmin kötü olduğuna işaret sayılmaz ve öyle bir iddiam yok. Film okumalarına dair düşündüklerimi kısaca sıralamadan önce, izninizle, bir paragraflık sıkıcı bir girizgâh yapmam gerekiyor.

Malum, gerçek çok yüzlüdür. Edebiyatta/sanatta, satırlarınıza veya kadrajınıza aldığınız, dolayısıyla seçtiğiniz ‘şey’ bu gerçeğin bütünü değil parçasıdır. Anlattığınız parça, bütüne açılabilecek dinamikler taşıyorsa başarılıdır. Tekil olanda tipiğin emareleri bulunur böylelikle. Sanatın kendi iç gerçekliği buna çeşitli araçlarla imkân sağlar. Ancak ortaya çıkan “ şey” eninde sonunda bir sanat ürünüdür, daha fazlası değil. Aksi halde bir ‘ yapıntı’ olan ürün ‘ gerçek’ sanılıp bu kez hayat o ürün (örneğimizde ise Sonbahar) üzerinden açıklanmaya çalışılır. Baltayı taşa vurmak işte budur. Çünkü sanat gerçeğe dair fikir verir/ izlenim sağlar ve gerçek her zaman sanattan daha karmaşık, daha çoklu nedensellikler zincirine bağlı ve bu oranda da duygusallıktan uzaktır. Sanat, hayatı, “kırarak” estetik nesne haline getirir.

Şimdi meramımı daha kolay anlatabilirim. Filmde Yusuf’un hikâyesi; seçimleri ve onun üzerinden anlatılan “mahpus” veya 90’lı yılların devrimci tipi kesinlikle gerçekçi değildir. Bu iddiayı deneyimlemek gayet kolay. Herhangi bir F tipinde tanıdığınız varsa yazışmalarını görebilir ya da haftada bir ailesini aradığında ses tonunu duyabilirsiniz. Onlar size durumu anlatacaktır. Yine bu “tipolojinin” gündelik hayattaki tekzibi, şu anda Türkiye sosyalist/ sosyalizan hareketini taşıyan ana gövdenin 90’lı yıllarda devrim mücadelesine katılanlardan oluşmasıdır.

Oldukça hatalı ve gerçeklerle bağı zayıf bir algıdır 90’lar devrimciliğini kitlelerden kopuk olarak düşünmek. ’89 Bahar eylemliliklerinden ’96 1 Mayıs ve ölüm orucu sürecine kadar Türkiye’deki sosyalist/sosyalizan harekete katılanların ortak özellikleri iyimserlikleriydi. Henüz basit bir partizan matbaasında üç beş kişi olarak bildiri basarken de, ’96 1 Mayıs’ında sadece İstanbul’da aynı kortejde on beş bin kişi yürürken de budur aslolan. Bu dönemin devrimcileri gözlerini politikaya açtığında Türkiye metropollerinde Eylül darbecileriyle ölümüne bir kavgaya tutuşan tutuklu devrimcilerin ve Kürt coğrafyasındaki savaşın rüzgârı her yanı kasıp kavurmaktadır. Olaylar çok hızlı gelişmektedir ve ortam devrimcidir! En ücra kasabalarda bile gençler bir araya gelip kendilerini şu veya bu sol grubun sempatizanı olarak tanımlamakta, ilişki kurma yolları aramaktadır. Hızlı politikleşme, açık/gizli çalışma alanlarında istihdam edilme o zaman aralığında devrim yürüyüşüne katılanların ortak özellikleridir. Süreç ’71’e benzemektedir. Otobüsler dolusu genç, silahlı eğitim için kamplara gitmektedir vb… Ortak ruh hali rejimin birkaç yıla kalmadan yıkılacağı, politik özgürlüklerin kazanılacağıdır. Rejimin resmi ideolojisi Kürt yükselişi ile beraber çözülmüştür, halk değişim istemektedir. Bu koşullardaki iyimserlik atılganlık son derece devrimci bir duygudur. İşkencecilerle, haksız savaşın mimarlarıyla ödeşilen her eylemin ardından, kuş uçmaz kervan geçmez köylerde bile insanların mutluluğu tipiktir.

Merkezi iktidarın yoğun şiddet içeren bin bir sindirme metodunu saymaya, daha doğrusu bundan yakınmaya gerek yok. Çünkü bu durum, yürüyen bir devrimci için olağan şeylerdendir. Değil mi ki bir defa çıkılmıştır yola, uğruna asılanacak sözler edilmiştir, gerisi “ hoş gelmiş sefa gelmiştir.” Mağduriyet sözcüğünü çerçeveleyen bir politika dili eninde sonunda yakarmaya varacağı için de problemlidir.hayata dönüş

Ömür koşullarını 19 Aralık’ta ve sonrasındaki genel direnişte tamamlayan devrimcilerin çoğunluğu yine ’90’larda sola katılanlardan oluşmaktadır. Açlığın koynundan çıkıp Taksim Meydanı’nda bir feda meşalesine dönüşenleri; İzmir’den, İstanbul’dan ve çeşitli kentlerde an be an eriyerek son nefeslerini verenlerin ideallerine bağlılıkları için ağıt değil, “İlyada”, “Odesa” gibi destanlar yazılacaktır mutlaka. Mağduriyet değil mağrurluk esastır. “Evine dönen” Yusuf, bütün bu tablo içinde tekil bir örnektir.

Yüzlerce kişinin evlerde, sokaklarda, hapislerde gürültüsüz, usulca ölebilmeleri esaslı bir hayat bilgisine dayanmaktadır. 90’lı yıllarda sola katılanların büyük çoğunluğu yoksulların/işçilerin/ işsizlerin veya yarı yoksul esnaf ailelerinin çocuklarıydı. “Orta- üst” sınıfların çocuklarıysa tekil örnekler dışında solda yoktur. Ve bu nedenle matbuattaki kalem efendileri, içlerinden eleman kazanmak dışında bu kaynağı görmezden gelmişlerdir.

90’lı yıllar devrimcileri derken, bugün ortalama on beş yıllık devrimci geçmişi olan Türkiye sol hareketinin bütün sathına yayılan bir toplamdan bahsediyoruz. Azımsanmayacak bir bakiyedir. Şu nedenle 1940’lı ve 50’li yıllarda TKP ile beraber yürüyen, bedel ödeyenler TKP hiziplere dağılınca kişisel yaşamlarını düzenlemeye odaklandılar. Bir ölçüde mecbur oldular. 27 Mayıs sonrasının görece rahatlık getiren ortamında 68’lileri oluşturanlar TİP’in içinden ama onu reddederek kendilerini gerçekleştirdiler. ’74-80' yükselişinde ana gövdeyi yeni bir devrimciler kuşağı oluşturdu. Kendilerinin de bir önceki dönemin kadrolarının da deneyim birikimi zayıftı. Eylül darbesiyle yine kesinti oldu yeni genç devrimciler sahne aldı. 90’larda sola “zuhur edenler” onların ve ’74-80' sürecinden gelen kadroların eğitiminden geçtiler, ataklıklarını deneyimlerine içerdiler. Dünyada pek az ülke devrimcilerinin bulabileceği bir imkânı var Türkiye’de devrimcilerin. İboların, Denizlerin, Mahirlerin “devreleri” ile 19 Aralık günlerini bile anımsamayan, henüz on sekizindeki gençler bir arada sosyalizm yürüyüşünde buluşmuşlardır.

SonbaharaTarihi yapanlar politika sahnesinde kalmakta ısrar eden, kişisel kaderlerine, geçmişlerindeki kırık hikâyelere teslim olmadan yürüyenler olmuştur. Azlık ya da çokluk sadece “nüans”tır. Yapısal bir sorun olarak devrimci teori ve pratiğin genişletilmiş yeniden üretim krizi başkadır, tek tek devrimcilerin içtenlikleri ve çıkar gözetmeden yaşamaları ayrı. İkincisi netleştirilmeden birincisine çözüm bulmak olası değildir. İkonlaştırmaya da gelişigüzel çalakalem yok saymaya da hayır!

Çocuğu 300 gün açlığın koynunda kalmış bir annenin ifadesiyle: “Anlatılanlar yaşananların yanında devede kulak” bile olsa Sonbahar’ı, toplumu korsakoflaştırma stratejisine içtenlikli ve yumuşak bir itiraz olarak okumak en gerçekçi olandır. Bir estetik ürüne, içerebileceğinden fazla anlam yüklemek dezentelektüelizm ve onu bir dönemi anlamak için altın anahtar saymak da aprizmdir.

Daha çok sinema, daha çok itiraz, daha çok teori/ pratik iyimserlik; hepimiz için!

Yorum Yaz

18 − 7 =