Paylaş

SUÇ ve CEZA

Kullanım değerinin, bu denli değişim değeri taşıdığı bir cevher yoktur evrende. Suç… Ortaçağ kilisesi, suçun açığa çıkarılmasının yanı sıra, suçluyu cezalandırmada da çok hünerlidir. Zanaatkârlar en mükemmel işkence aletleri yapmak için birbirleriyle çekişirler. Binlerce tür işkence aletleri bu sayfanın çok çok dışına taşar. Ancak suç ve suçu ilgilendirdiği için konumuzu bununla açmak zorunda kaldık. Zorundayız, çünkü üzerimize yüklenen suçun daha ne olduğunu kesinlikle bilmiyoruz.

Suç, ne keşfedilen, ne icat edilen, ne bulunan, ne imal edilen, ne üzerinde deney yapılabilen bir maddedir. Ne galaksimizde ne de evrenin derinliklerinde rastlanacak bir elementtir. Suç, kapitalist gangsterlerin ürettiği ve cezasını emekçiye kestiği bir zulüm biçimidir. Elbette burjuva buluşu değildir ancak suçun örgütlü suça dönüşmesindeki en zorba, en hukuksuz, en cani ve en karanlık suç örgütüdür.

Bir çocuğun çişini altına salmasında bile kulağı bükülecek bir suç varsa, bu kusur, beton ile klozet arasına sıkıştırılmış ve edepli bir yer bulana kadar çocuğun idrar torbası üzerinde kurdurduğu bir basınçtır. Ortaçağ’dan günümüze sarkan en çirkin ve çirkef suç ise cinselliktir. Evlilik öncesi girilecek bir cinsel ilişkinin cezası, çoğu zaman öbür tarafa bırakılmaz. Diğer yandan ister biyolojik, isterse çevre etmeni olsun, özürlü doğan bir çocuk bile suçlu kabul edilir. Ancak bu kabul edilişte bile suç anneye çıkarılır. Ve kim bilir şırfıntı ne suç işledi ki Tanrı çocuğunu eksik yarattı düşüncesi egemen kılınır. Oysa kulu yaratan Tanrı olduğu halde, kul üzerindeki tasarrufuyla, çocuğu cezalandıran Tanrının sorgulanmasına fırsat tanınmaz. Dinsel örgütlenme, suçu korkuyla pekiştirir, kaynaştırır.

Ancak suç ve onun suç örgütü, yalnızca kapitalizmin dehası değil, devir aldığı feodal ufalanmanın hemen bitiminde başlar. Kapitalizmi feodalizmden ayıran en önemli özellik, basit suçtan, örgütlü suça doğru hızlı bir geçiş süreci izler. Saldırgan dürtüler, kan tutkusu binlerce yıl öncesinde de vardı. Ancak hiçbir dönem, kapitalizm tarafından bu denli suçun örgütlenmesine yönelmemiştir.

1848 Fransız Devrimi sonrasında zekice tasarlanan mekanik işkence aletleri işkenceciler tarafından kullanılmaya başlar. Dürüst işçilerin bunları üretmiş olmasının bir değeri yoktur. “Suç örgütü” olarak ortaya çıkan kapitalizm, yalnızca işkence aletleri değil, bunları düzenleyen ceza hukukunu, okullarda ders veren profesörleri ve öğrencileri de üretimin içine katar. Yargıçlar, cellâtlar, gardiyanlar, mahkemeler de bu suça ortak olurlar. Oysa suç, sistemin ortaya çıkışıyla değil, sistemin kendisiyle birlikte doğmuştur. Özürlü olan kapitalizmin kendisidir. Ve suç, kapitalizmin eşitsiz paylaşımı korsanca kendine mal etmesiyle var olur.

SUÇ ve CEZA & DOSTOYEVSKİ

0772 SUCVECEZAyeni.inddBir polisiye romanda, ölüm ve cinayet, insanın yazgısı ya da bir trajedi olarak ele alınmaz. Ölüm, bir soruşturma nesnesi haline getirilir. Teşhis edilecek bir ceset, analizi yapılacak bir şey durumuna dönüşür. Ölümün bir soruşturma nesnesine dönüşmesi, metalaşması, ‘şey’leşmesi, cesedin değerini artırarak cinayetle ilgili merakı kamçılar. Bu ise, ölümün toplumsal koşullara bağlılığını reddeden bir koşullanmayı okuyucuya dayatır, öğretir, ezberlettirir. Dedektif ya da polisiye romanlarda öne çıkan bu ölünün/cesedin değerleşmesi, burjuva edebiyatının en pis, en karanlık ve en kirli yanıdır.

Polisiye önlemlerle önü alınmaya çalışılan yoksulluğun dayattığı suç ve suça itilme, üretimin yoğunlaşmasıyla birlikte örgütlü bir şekle dönüşür. Yasa ve yönetmelikler hukuksal olarak kendi ürettikleri suçlardan yararlanırken, yoksullar bu ürettikleri suçlardan yargılanır. Sefaletin, açlığın bir kenara ittiği insan kitlesi 1848 Fransa’sında ayaklanır. Ayaklanma doruğa çıkar. Aynı dönem, Çarlık Rusya’sı da farklı değildir. Genç Dostoyevski 1847 yılında ütopik sosyalist bir gruba üye olur. Ancak iki sene sonra 1849’da tutuklanır ve gizli duruşma sonrası idama mahkûm edilir. Sanayi Devrimi, Batıda olduğu gibi işlemez. Mekanik işkence aletleriyle henüz tanışılmamıştır. Çar Nikolay 1848 devriminin yol açtığı gedikten korkarak, ülkede gerici uygulamalara geçer. İdamı affeder ama 4 yıl kürek, 5 yıl da sürgün cezası verilir.

Suç ve Ceza hiçbir ülkede, hiçbir yasada, hiçbir yönetmelikte birbirine benzemez. Çünkü suçun karşılığı ceza uygulaması, o ülkenin o günkü güç dengelerine göre işler. Oysa suçu üreten ve pazarlayan kapitalizm, cezayı emekçi yoksul ve örgütlü halka karşı kullanır. Ve suç, devlet kurumlarınca, örgütlü, zorba, yasakçı, baskıcı bir suç şebekesine dönüşür. Kendi öldürür, kendi kırım yapar, kendi soyar, kendi sömürür, kendi çalar ancak kendi dışında kendisine karşı en ufak bir düşünceyi bile suç olarak cezaya çaptırır. Her türlü entrikanın, dolandırıcılığın, hırsızlığın, kaderin, kederin, içiciliğin, ayyaşlığın, kumarın, borçlanmanın, sefaletin, sefilliğin, yoksulluğun, sertifikalı çalışmanın ve her türlü cinayetin ardında bu suç örgütü vardır. İnsanın gözlemleri, deneyimleri, geçmişi, edinimleri, bilgisi ve alışkanlıkları bu baskıcı metafor içinde yoğrulur. Gelenekleri, eğlenceleri, sevinçleri, kaygıları, endişeleri, sevgisi, sevdası, egosu, hırsı, tutkusu, bu suç örgütünün dişleri arasında öğütülür. Örgütsel olarak suç üreten bir sistem, cezayı da ezilen kitleye kesecektir.

Dostoyevski, burjuvazinin ürettiği suç toplumunu, cezasını çektiği kürek yıllarında çok daha iyi anlayacaktır. Ancak romanının kahramanı Raskolnikov’a işlettiği cinayet ile onu diğer polisiye romanlarından ayıran derin bir uçurum vardır. Dostoyevski okuyucunun iyi ve kötü güdülenmesinin dışına çıkaracak bir yol seçer. Kurgusunu, suçu işleyenin cezasını kendisinin vermesi üzerine kuran Dostoyevski, Raskolnikov’u, işlediği cinayetle baş başa bırakır.

Raskolnikov

Suç ve Ceza’nın kahramanı. Yoksul ve kendi deyimiyle eski bir üniversite öğrencisi. En karanlık, en pis, en kirli suç örgütü içinden bir başına sıyrılmak ve sürdürdüğü sefil hayatın dışına atlamak için, yaşlı, kendi deyimiyle; bunak, zalim ve hiç değerinde, kötü yürekli, niçin yaşadığını bile bilmeyen tefeci kadını baltayla öldürür. Gerçek amacı kadının niteliksizliği değildir. Tefeci kadını soyduğu paralarla kendine bir atlama tahtası yapmak ve nefret duyduğu sıradan insanların önüne geçebilmeyi düşlemektedir. Çünkü kitlesel olarak ezilen insanların neden başkaldırmadığı ve neden boyun eğdiklerini anlamamaktadır. Duyduğu öfkeyle, olağanüstü insan olduğunu kanıtlamak istercesine kendisini cinayete götüren yola sapar. Raskolnikov için ikinci bir seçenek yoktur. Ancak sonun başlangıçta düşündüğü gibi olmadığını, sonu gelmeden çok önce anlayamayacaktır.

Suç ve Ceza’yı eline alan okuyucu, ilk sayfalarda hem şaşkınlık hem de bir boşluk içine düşer. Çünkü Raskolnikov, tüm tasarım ve planlarını okuyucuya bir hamlede anlatır, aktarır. Günümüz okuru için, gördüğü bildiği, alışık olduğu bir tür değildir. Ne cinayet biçimi, ne mekân, ne de ölü üzerinden hareketle failin bulunması gibi bir zorluk taşımamaktadır. Ölümün ve cinayetin bu kadar keskin olması, okuyucuda bir huzursuzluk başlatır. Çünkü ölü üzerinden akıl yoran, yorum yapan, inceden inceye araştıran, analiz eden hiçbir görevli yoktur. Faili belli böylesi bir cinayet romanının çekiciliği silinirken, gölgesinin yavaş yavaş ayağa doğrularak cisimleştiği görülür.

Raskolnikov ise giriştiği bu eylem sonunda hem polisleri atlatmakta hem de polise ipucu vermektedir. Hem suçlunun kaçmasını kolaylaştırmakta hem de kendi yolunu tıkamaktadır. Kendi kendisinin müfettişi, suçlayıcısı, kendi kendinin polisi, kendi kendinin itirafçısı ve kendi kendisini sorgulayandır. İşte böylesi bir düş gücünün sergilenmesi, Suç ve Ceza’yı diğer polisiye romanlarından kesin bir düşünceyle ayırır. Ancak okuyucuyla birlikte Raskolnikov da şoktadır. Öldürme eylemi bitmiş, ancak kendisinde duyumsadığı sancıları yeni başlamıştır. Baltayla işlediği iki cinayet sonrasında teorisinin doğruluğu için çaldığı para ve mücevherleri nehre atmak ister. Bu çaldığı meyveyi tatmadan, dişlemeden, yemeden suya atmak istemesi, hissettiği suçluluk payından bir nebze olsa da kurtulmak düşüncesindedir. Raskolnikov’un bu düşüncesi, vesikalı çalışan bir kadının, bu işleri bıraktıktan sonra bir hamama giderek arınmak istemesine benzer.

Cinayet sonrası çevresindekilerle hiç konuşmaması, en yakın arkadaşlarını ve ailesini itelemesi, çelişkilerin, zıtlıkların, kararsızlıkların yoğunlaştığı ve kendisinden tiksinti duyduğu anlardır. Polise, tanıklara, görgü şahitlerine gerek duyulmayan bir romanda, bunu bu kadar gerekli kılan şey, yalnızca Raskolnikov’un kendi kendisiyle hesaplaşması değil, aynı zamanda okuyucuyu romanın içine çekerek, yaşadığı çağı gözlemlettirmek ve işlediği cinayetin suçluluğu hakkında onu da sayfaların arasına katmaktır. Bu aynı zamanda okuyucunun kendi suçlarıyla yüzleşmesini sağlamak değil, suçun ne olduğu yorumlamasını da birlikte yapmalarını sağlar. Bölümler ilerledikçe Raskolnikov’un çevresi okuyucular tarafından sarılır. Olayın örgüsü yalnızca kendisini değil, artık sayfaları çeviren herkesi ilgilendirmektedir. Böylesi bir kurgu, kuşkusuz Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında önümüze damıtılmış ve inceltilmiş olarak çıkmaz. Nasıl ki bir mayalanma anında, madde bakteriler ve mantarlar aracılığıyla değişime uğruyorsa, okuyucuda bu parçalanma anına tanıklık eder. Tutku, hırs, güç, gıpta, kıskançlık ve mülkiyet hakkı, yalnızca bireyleri birbirine düşürmekle kalmaz, aynı zamanda, ekonomik yıkılmalara karşın kapitalist olarak ayakta kalmanın bir aracı haline getirildiğine tanıklık eder. Bireysel tutkuların, dürtülerin hırsın ve bizzat toplumsal adaletsizliğin, insanları nasıl parçalarına ayırdığına tanıklık eder. Bu eşitsizlik gerçeğine başkaldıran herkesi, yasa uygulayıcı mercilerle, mahkemelere, darağacına, elektrikli sandalyeye ya da gizlice infaz edildiğine tanıklık eder.

Petersburg

Toprak beyleri, tüccarlar, generaller, soylular ve Çarlık… Savaş, kriz ve devrim tarafından tehdit edilen Çarlık.

Romanın kahramanı Raskolnikov eski bir üniversite öğrencisidir. Bu nedenle parkları, bahçeleri, mimari anıtları, köprüleri ve sarayı çok iyi bilir. Ancak yaşadığı yer, tozlu yollar, pis evler, atölyeler, seyyar satıcılar, meyhaneler, dar sokaklar, tek odalı, basık tavanlı pansiyoner evlerdir. Sefilliğin, yoksulluğun, içiciliğin, küfrün, sertifikalı çalışmanın, dolandırıcılığın, yalancılığın, serseriliğin, sarhoşların, kavgacıların ve vicdanı söküklerin mekânıdır buralar. Veremli, hastalıklı, aç, dilenen, bir tas çorba parası için yalvaran, kederli, sıkıntılı ve ezilen insanların yaşadığı bu acı yaşam üzerine bir de çarlık yasaları, yönetmelikleri, yönergeleri, talimatları, emirleri, kuralları ve buyurganlığı eklenir. Raskolnikov ve ezilen binlerce insan, bu çarkın öğütücü, parçalayıcı, yırtıcı ve yok edici dişleri arasında hayattan silinir.

Dostoyevski çağının içinde bulunduğu yoksulluğu o denli net özetlemiştir ki, sırtı terlediğinde atleti ve gömleğini değiştiren, sabah giydiğini akşama değiştiren bir kuşağa bunu şu anda anlatmak çok zordur. Çünkü pas ve kir içindeki bir gömleği akşamdan yıkayıp sabaha kadar ev içine astığı ipte kurumasını bekleyen ve sabah kalktığında sökükleri dikmek zorunda olan bir kadının çilesini gözler önüne serer. Yalnızca bunlar değildir bir gece yarısında yapılacak işler. Farelerin cirit attığı yer tahtalarını silmek, çocuk bezlerini yıkamak, çorapları yamamak ve tüm bu işleri bir iki mumun aydınlık karaltısı içinde bitirmeye çalışmak… Kendisini bu denli harap etmesinin nedeni ise çok ironiktir. Yolda, şurada burada, soylu birisiyle karşılaştığında, kocasının küçük düşmemesi için kendisini döven, çocuklarının rızkını meyhanelerde harcayan içici bir babaya, aynı pis gömleği giydirmeme telaşı ise gerçek bir trajedidir. Soylu ya da tüccar birisinin evine gelme olasılığına karşın -ki ev içinde eski bir kanepe, bir iki sandalye ve her tarafı çürümüş bir masa ve en acınası ise- evde çocuklarına içireceği bir tas çorbası bile yokken, ev içini her gün inatla temizleyen kadının soyluluk takıntısına verilecek yanıt yok gibidir. Ve ölen kocasının cenazesini gömmeye parası yokken, içinde bulunduğu o anda bir cömertlik karşılığında eline geçen parayla, görkemli bir yas yemeği düzenleyerek, elindeki son meteliğe varıncaya kadar, sırf başkalarından daha kötü olmadıklarını kanıtlamaya çalışması ve harcanan tüm parayla yoksulluk gururunu, ezilmişliğini sindirmeye çalışması, egemen sınıfın kitleleri nasıl kilit altında tuttuğunun resmidir. Soylu olmayan bir evde bulaşıkçılık yapan bir kadının, soylular hakkında yorum ve yargıda bulunmasını kınayarak eleştiren sefil bir kadının, içinde bulunduğu çılgınlık anını açıklamak ise imkânsız gibidir.

Dostoyevski’yi Suç ve Ceza’da burgu gibi yeryüzü kabuğunu delerek, okuyucuya kabuğunun içindeki meyhanelerde biriken, küfreden, dövüşen, hastalıklı, borçlu, kefil ve para bulmak için çaldıkları değerli eşyaları çok ucuza bozdurup yine içen kitlenin acınası dünyasına götürür. Kadere, Tanrı’ya, dine, İsa’ya, kiliseye, duaya ve kutsanmaya inanan sefil, yoksul ve çaresiz insanların dramını aktarır. Sertifikalı çalışan, veremli, zayıf, cılız, aç ve sıtmaya tutulmuş 14-15 yaşındaki kızların, ağzı leş kokan, azgın erkeklere üç kapik karşılığında satıldığı çirkef dünyayı resmeder. Paris’in saray yaşantısı üzerine büyük merak ve doymak bilmez sorular soran bir kadının, içinde bulunduğu sefil hayata aldırmaksızın, sanki yaşamsal şeylermiş gibi meraklanmasını şaşkınlıkla izletir. Sırf benim, size ne diyerek, demir çubuklarla tırısa kalkmadığı için sıska ve hastalıklı beygirini öldüren bir adamın çılgınlığı ise, aslında, kapitalizmin ona giydirdiği deli gömleğidir.

Raskolnikov, işlediği cinayet sonrası kimse kendisini suçlamamışken, kendi kendini ele vermeye başlar. Ancak bulaşmış olduğu pisliği, yine kendisince türetilmiş felsefi bir teorinin üzerine oturtmuştur. Ama bu analiz, içinde bulunduğu kararsız, değişken ve sarsıntılı kararlar almasının önüne geçemez. İşlediği cinayet hakkında hem korkusuzca davranan, hem de bilip bilmediklerini konusunda kuşkuyla yaşayan bir çelişki içerisindedir.

Sonya

Belki de Dostoyevski’nin sırtını dayadığı en önemli karakterlerden biridir Sonya. Sertifikalı olarak çalışan, tanrıya inanan, zayıf çelimsiz bir kızdır. İnsanları bir hastalık gibi kuşatan hainlik, gaddarlık, vahşilik, acımasızlık ve nefret duygusunun dışında kalmıştır. Binlerce insanın yazgısının kaçınılmaz olarak aşırı yoksulluk, hastalık ve erken ölümün beklediği bir çağda, vicdanının sesini dinleyen Sonya’ya rastlamak, bir fırtınada tutunamayarak kayalara çarpmak kadar canını acıtmıştır Raskolnikov’un. Kendisine olan sezgisel sevgisinden bile ürken Raskolnikov, herkese yaptığı gibi onu da iteler. Ama çelişkisi, zayıflığı, Sonya’dan kendisini bırakmamasını ister,“sesli söyleyemese de”. Sonya ise onu gözlerinden tanımaktadır. Sürgün yıllarında hep yanında olacaktır.

İşte Raskolnikov’un herkesi atlatıp Sonya’ya açılmasının sebebi, kimsede göremediğini Sonya’da görmesidir. Ancak herkesten kaçarak sakladığı cinayet gerçeğini, neden Sonya’ya anlatmak ihtiyacı duyduğunu bilememektedir. Oysa şefkat, merhamet, acıma ve mistik inanışla dolu Sonya’ya yanaşmasında ve ona açılmasında şaşılacak bir yan yoktur. Dostoyevski’nin sona sakladığı bu bölüm, Suç ve Ceza’nın omurgasını oluşturur.

Raskolnikov belli ipuçları vermesine karşın cinayet sırrını sürekli gizler. İçini dökeceği kimseler yine kibirli, çirkef kuyusunda yaşayan, sarhoş, tiksinç, kendini beğenmiş ve korkak insanlardır. Ta ki Sonya ile karşılaşıncaya değin. Raskolnikov, işlediği cinayeti Sonya’ya karşı savunurken, “İktidar ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir” dese de, içinde bulunduğu zorlu çelişkiden haberdardır. Sertifikalı çalışan bu kızcağıza sığınma isteği, onda gördüğü bir insana tutunabilme özlemidir. Aslında her ne kadar roman kahramanları Sofya, Sonya ve Raskolnikov olsa da, Suç ve Ceza’yı yazan Dostoyevski’nin de sığınmak istediği ve çözümün anca ve anca insana tutunabilmede görmesi, yalnızca çağının felsefesini açıklamak açısından değil, tüm çağları kapsayacak gerçekçi edebiyatın ne olmasını gerektiğini göstermesi açısından da çok önemlidir.

Romanın omurgasını oluşturan iskelet, insan özgürlüğüne giden yolun insana tutunabilmeden geçeceğini söylemek, yalnızca pazar yasalarının hükmettiği ve tüm yaşamın bu yasalara uygunluğu esasına dayalı bir sistemi tümden reddetmek demektir. Dostoyevski, çağının bu acımasız koşullarını resmederken, bu görüntünün arkasına düşen gölge ise kendisinindir. Her gerçekçi öykü ya da roman gibi, yazarın öfkesini, nefretini, ezilmişliğini, özcesi kendisini yansıtır. Sofya, Sonya, Raskolnikov, aslında kendisidir. Dostoyevski’nin iki ciltlik kitabında şu özettir diyemeyiz. Ancak romanın özü, insanlar anca birbirlerine tutunarak, özgürlüğe giden yol üzerindeki barikatları yok edebilirler diyebiliriz.

Bitirirken

Toplumsal gövdeyi oluşturan sefil güç, imal edilen her türlü üretim aracının hizmetlisi ve bu ürünün bir parçası haline dönüşür. Ve sistem,“yedek parçası insan” olan, yeni sistemler üretir… Silahın gövdesi-mekanizması-barutu ve kendisine yöneltilen tetikten habersiz monte eder tüm parçaları. Ve ölüm kendisine değdiğinde, yeniden dirilip sorgulama şansı yoktur.

Özcesi SUÇ, sermayenin ortadan kaldırılmasıyla CEZA’sını bulacağı bir sistemdir.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

DOSTOYEVSKİ, Suç ve Ceza

KARL MARKS, Luis Bonaparte’in 18 Brumaire’i

ERNEST MANDEL, Hoş Cinayet

Yorum Yaz

one × four =