Paylaş

UYANIŞ

Rüyamda bazen, yürüyen tehcir kafilesinin acılı, mazlum, muhtaç seslerinde; bazen de birbirlerini karşılıklı soğuran, tepen, inkâr eden, yaratan bilinç zerreciklerinin sancısında buluyorum kendimi. Ve bulur bulmaz da uyanıyorum. Bu sabah, kendi yasasını tepeleyen derin bir devrimin gülümseyişinde buldum kendimi. Uyandım hemen. İçimdeki aynaya çevirdim yüzümü. Dürtülerini haddinden fazla ciddiye alan bir yüz. Karmaşık düşüncelerden kaynaklanan duygusal itkiler ve bu itkilere karşı itaatsizliğin yarattığı muzip tik'ler. Zaman öncesinden gelmiş, zamana uğramadan geçip gitmiş bir yüz bu. Ne anamın ve ilk sevgilimin bir zamanlar övdüğü bu yüz, ne de bu ayna bana ait olamaz. Gururunu gururuma doğru yayan bir hayatın aynası bu.
İyi güzel de, zor anlarını bilinç dışına danışan bir adam olarak ben bugün sanata ve devrime dair ne yazacağım? Yazmaya niyetlensem bile, yaşamın yabancılaşmış, dolaysız çıplak hakikatini hiyerarşik bir biçimde, hem de benim içimde kuran böyle bir mezbeleyi soluyarak; yani duyguları sekülarize eden, imgenin, metaforun, büyünün dışına atan, rasyonelleşmiş böyle bir ortamı soluyarak bu yazıyı yazabilir miyim ben? Yazsam bile dil inceliğini, özsel derinliğini bulan bir yazı olur mu bu? Ortamı değiştirmem lazım. Gerçekle görünüşü iç içe geçiren, karnavelsk ışıltılar içinde, çiftleştirip çoğaltarak, yeni ve şaşırtıcı durumlar yaratan masalsı, garip bir yere, mesela mavi yumurta kabukları, yılan gömlekleri, kuş gübreleri ve eşleşme ötüşleriyle renklenen kayalara gitmem lazım. Kayaların ormanı dinleyen ve envaiçeşit renkleri soluyan sükûtuna sığınan bir dilin gücünü düşünün. 'Derin değilsen, doğanın derinliğine çekil, derinleşirsin orada belki,' diyor, iç seslerimden biri.
Görünmeyeni görme ve onda yaşayan gücü yeni bir öz ve biçimle yeniden yaratma işidir sanat. Hiç kolay bir işe benzemiyor. Bin düşünüp bir biçme işine benziyor. Korkuyorum. Başlayamıyorum. Vakayinameler yazabilirim mesela; ama durup dururken, dil ve anlatım zenginlikleriyle, yepyeni, kıvrak ve cilveli bir yaşamın bir kesitini bir metin biçiminde birden kuramam. İmgeler, teşbihler, eğretilemeler ve grotesk çağrışımlarla yürümeyi ve beni beş bin yıllık sınırıma iten mazbut ahlak duygusunu bunlarla tepelemeyi seviyorum. Bu açık. Seviyorum sevmesine de lakin sevmekle olmuyor. Aslında o kadın beni terk etmeseydi ya da tam zamanında terk etseydi daha derin düşünebilir, ciddi alametler içine girebilirdim. Hayatı değişime uğratan, tutkunu olduğum o güzelim Promete ateşini daha cesur bir tarzda körükleyebilir ve belki de o ateşi, o ateşin değişime uğrattığı yaşam maddesi ile birlikte estetize edip büyüye ve derinliğe dönüştürebilir,  çok daha güzel eserler yaratabilirdim. Kayaların, kuşları dinleyen ve envaiçeşit renkleri soluyan sükûtuna, o sükûtun ruhuna sığınan bir dilin gücünü düşünün.

Kalksam, yüzümü yıkasam, kahvaltımı yapsam iyi olacak. Bu dikenli yatış, farklı hayalleriYeni hayat ve bakışları çoğaltıyor. Kendimi farklı bakışların karşısında, farklılaşmış olarak hissediyorum. İçimde zuhur eden hangi hayalle hasbıhal ediyorsam, onun karakterine bürünüyorum. Bana ait olmayan, garip bir durum bu. Herhangi bir yazı yazmaya başlamadan önce, eğer açsam, Romalı filozof Varro'dan, bizim Çemişkezekli Vırro’ya kadar bir dizi filozofu okumak geliyor içimden.  Eskiden oturur oturmaz yazabiliyordum. Çalakalem. Ne de olsa, kurallar sistemine bağlı makul bir insandım. Ahlaklıydım. Canlı cansız her şeyin ahlakına, davranış kurallarına dikkat ediyor, onların hikâyelerini kendi hikâyem haline getirebiliyordum. Göğün altında, tıyneti ve seciyesi belirsiz ne tür alametler cereyan ettiyse bilemiyorum, onlarla bağlarım zamanla daha bir zayıfladı ve giderek koptu. Çeşnisi ne olursa olsun, tüm sistemlere, onların bekçileri olan devletlere ve aile başta olmak üzere devletlerin minyatürü olan ve toplumu kılcal damarlar gibi saran tüm örgütlere ve onların mazbut, hiyerarşik dünyalarına karşı topyekûn bir duruş içinde buldum kendimi. Yani sistemin tarihine, aklına, inancına ve ahlakına karşı, tarihsiz, akılsız, inançsız ve ahlaksız bir insan haline geldim. Beni bu hale getiren utansın diyemiyorum artık. Memnun ve müsterihim.
Bu halimle kalkıp, sanatı yazamam ama devrimi yazabilirim. Devrimsiz yapamayan bir adamım, bu kesin; devrimle de yapamıyorum. Bununla birlikte! Devrim dendiğinde, kafamdaki suskun, habis ateş döneniyor, uğulduyor için için. Çelişkiler ve çelişen uçların içindeki çelişkiler berraklaşıyor. Çelişki kızışınca, uçların içindeki çelişkiler de kızışıyor. Ben kızışıyorum. Devrim noktasında yıllarca susturulmuş olmanın bir sonucu mudur bu bilemiyorum. Susmak zorunda kalan güçlü duyguların demlenmiş diline sığınıyor, yaratıcılığa o dilin berceste inceliğiyle başlıyorum o zaman.

Eğer kalkıp devrimden başlarsam işe, sanata da o kanaldan girebilirim belki. Ateşli bir durumu; sınırsız, narin ve kaliteli bir orospu özgürlüğünü; çıplak bir saldırıyı anlatmaya çok yatkındır doğam. Yaşamım boyunca, kulübelerin saraya karşı saldırıya hazırlandığı anları, devrilen taçları tahtları çok hayal etmişimdir. O anlarda devrim, kendi sanat cephesine tüm gücüyle çağırır, katmaya çabalar, sanatı. Bu durum, akla ve duyguya kadir bir cinnet durumudur. Hoştur. Sanatın bir bölümü, Pisarev veya Nekrassov çığlığını kuşanarak devrimin çağrısına uyup, onun kurduğu sanat cephesine katılır ve orada askerleşir. Böylesi bir duruma seyirci kalmam, katılırım. Belli olmaz, bir bakarsın o cephede veya barikatta, kafama uygun bir sevgili bulurum. Bu ne kadar sürer bilemem. Devrim, mevcut devlet cihazını yıkıp, onun yerine kendi devletini kurduğunda onu karşımda bulurum. Eğer Lunaçarski değil de Jdanov ilgileniyorsa kültürle, başım beladadır o zaman. Devrimin devleti ve partisi, "kahrolsun parti dışı edebiyat!" şiarıyla, tüm sanat ve edebiyatı devrim seferberliğinin ve inşasının bir parçası haline getirmeye başladığında ben tutuklanırım. Adım, karşı devrimciye çıkar. Sevgilim de terk eder beni. Hangi cezaevine konulurum bilemem ama çatışmam devam eder. Devrim, inşasını sürdürür, var olan tüm mülkiyeti devlet mülkiyeti haline getirir; devlet mülk, onu yönetenler ise mülk sahibi haline gelir. Devrim, kendi özünü ve biçimini sanata kolayca dayatır o zaman, çalışan yığınların dünyasından, devrim devletinin dünyasına doğru çekmeye çalışır onu. Varlığını, kurulu tüm sistemlerle çatışma esasına dayayan sanat, kendi özgürlüğüne tutunur, derinleşir veya tutunamaz teslim olur.

Şimdi kalksam, yazıya böyle bir devrimle başlasam moralim bozulur. Ne devrimi ne de bu minval üzre sanatı yazabilirim o zaman. Kafamdaki devrimle başlasam yazıya, daha verimli olurum belki. Sadece görünen resmi kapitalist devlete ve geçmişin sosyalist devletine karşı değil, aynı zamanda, toplumun yaşamına, kültürüne ve ruhuna kılcal damarlar gibi yayılan, bu anlamda görünmeyen sivil devlete karşı da bir devrim. Tarihe, dile, kültüre, ahlaka, inanca ve bunların çimento veya tahkimat direkleri gibi ayakta tuttukları yapılara karşı bir devrim. Bilincin, duygunun, iyi huylu doğal iç eğilimlerin, sanatın ve kültürün önündeki tüm engelleri yıkan bir devrim. Mülkiyetin ve sahiplik duygusunun tüm biçimlerini ortadan kaldırmaya yönelen bir devrim. Sanatın derinliğini, inceliğini, şef ve tabu tanımazlığını, yıkım ve yaratım gücünü yakalamaya çalışan bir devrim. Sadece tarihe değil, kendi varlık nedenine ve mirasına da dipten saldıran emeğin devrimi.

Benim bir an önce kalkıp yüzümü yıkamam ve kahvaltı yapmam lazım. Devrim devrim diyorum ama devrimi yapacak halka ya da halkın çoğunluğuna güvenmiyorum galiba. Katmanlaşan, katılaşarak üst üste ve zemine yapışan kara bir zibil; komünün demir süpürgesinin dışında hiçbir süpürgenin silip atamayacağı bir kâbus. Şefe tapan bir güç.  Tapıcı. Tapıcının ne kendisi ne de taptığı şef özgür değil. Milyonlar seni seviyorsa özgür değilsin. Onlara bakarak konuşacaksın.

Sırtımı yataktan kaldıramıyorum galiba. Kayalara yapışmışçasına duran Sümela Manastırı gibiyim. Yaşlanmış olabilirim. Hayal gözüm, bakış inceliğim zayıflamış olabilir. Şeylerin içlerinde cereyan eden kıyameti eskisi gibi göremiyorum artık; görsem bile bu dille ifade edemem, deliririm. Sırtımı yataktan kaldıran bir kadın olsa, karışık fikirlerden fikir sağan, kaliteli romanesk soytarılıkları ve şaklabanlıklarıyla hayatı renklendiren bir kadın olsa gençleşeceğim. Beni bu halimle bırakıp giden o kadın fena değildi. İçe oturmayan teatral bir yapaylık vardı davranışlarında. Bana batıyordu. Daha önce karma bir kadındı, katışık ve katmanlıydı. Kesindi. Benimleyken değişti, vazgeçilmez kanılarının yerini, hafıza kaybından kaynaklanan andavallıklar, belirsizlikler aldı. Tatlandı. Duygu serüvenlerinin alangirli fallik renklerine ilgi duymaya başladı. Çıplaklığını seviyordu. Haz avazı ile teslimiyet arasındaki boşluğa yerleşiyor, oradan baygın baygın bakınca gençleşiyor, sonsuzluk duygusunu an duygusunun içinde yaşayan bir âdem haline geliyordum. Meftunluk mitosu işte. Kösnül arzu.

Yekinsem kalkabilirim belki. Dikkatimi imge ve metafor felsefesinin dibinde güç toplayan seslere, seslerde gezinen sevinç ve çile diline, lal diline doğru yayabilirsem kolaylaşır kalkmam. Gücümü dilden alan bir herifim çünkü. Dil, güç verir, insan gibidir, iyi işler. Doğar, büyür, ölür. Suç işler. Suçu da genellikle büyük suçlar karşısında susarak işler. 1915'de, köklü ve zengin bir dil, köklendiği kendi kadim toprağından, kırım ve tehcir küreğiyle sökülüp atıldı. Ne oldu? Dil sustu. Bunu izleyen yıllarda, bir başka köklü dil, temsil ettiği kültürle tüm dünyayı etkileyen Rumca, kendi kadim topraklarından kırım ve mübadele küreğiyle sürülüp çıkarıldı. Ne oldu? Dil sustu. Ve yine bunu izleyen yıllarda, diğer köklü diller, Kürt, Zaza, Laz, Çerkez, Süryani, Arap vb. diller susturuldu, yok sayıldı. Ne oldu? Dil sustu. Bundan dolayıdır ki ben, ana dilime, Türkçeye susan dil, LAL DİLİ diyorum. Gücümü onun suskunluğundan ve muhteşem suçundan alıyorum. Doğan her sabahın taze gücüyle donanıyor o. Biraz nüfuz edebilsem onun taze gücüne, yekinebilsem kalkabilirim. Kalkmasam da olur. Kıyamet kopmaz.                                                          

Yorum Yaz

four × 4 =