Paylaş

YAŞAM VE SANAT

Geçen günlerde iki genç arkadaşın sohbetine şahit oldum. Okumak üzerine konuşuyorlardı. Sohbetin konusu geçen yıl yayımlanan bir romandı.  “Ne yararı var bunu okumanın sana?” diye soruyordu, biri diğerine. Belki sözü edilen tek bir romandı ama devrimcilerin en eski tartışmalarından birini anımsattı bana kulağıma çalınanlar. Yaşamın sanatla oluşturduğu daha doğrusu oluşturması gereken bütünlüğü kavramamak, sanatın yanlış değerlendirilmesine yol açıyor çoğu kez.  Sanat, insan ile nesnel gerçekliği arasındaki estetik bağ olarak tanımlanabilir. Sanatın tıpkı felsefe gibi günlük yaşamın, günlük yaşamdaki düşünme pratiğinin çok uzağında düşünülmesi yanıltıcıdır. Felsefeyi; “içinden belli bir davranış şekli çıkarılan genel bir dünya görüşü” olarak görürsek, sanatı;  dünyayı bilmenin ve dönüştürmenin yollarından biri olarak anlarsak; bu kavramları yaşamın bütünlüğü bağlamına oturtmuş oluruz. Ancak, bu yetmez. Felsefe ve sanatı, mücadelenin insanları açısından yaşamsal olduğunun bilinciyle devrimci işin bir parçası olarak pratiğe geçirmek gerekir.

Sanat bir imge yaratma işi olduğundan; sanatın başka bir amacı yokmuş gibi görünmesi 1hatta yararlılığının tartışılması gündeme gelir çoğu kez. Salt imge biçimi üzerine yoğunlaşan tartışmalar, sanatın günlük yaşamdan kaynaklanan sorular ve sorunlar karşısında tarafsız ya da en iyisinden nesnel kalmayı yeğlermiş gibi kavranmasına yol açabilir. Oysa sanat aynı zamanda toplumsal bir olgudur. İmge yaratmaksa yalnızca işin zanaatıdır. Goethe’nin; “Aynı zamanda bir zanaatkâr olmayan bir sanatçı, iyi bir sanatçı değildir; gel gelelim bizim sanatçılarımızın çoğu de zanaat olmaktan ileri gidemiyor” sözü bu diyalektik bütünlüğün gözetilmemesinin sakıncalarına özlü biçimde değinmektedir.  Büyük ressam Van Gogh; “Dünya tamamlamamış bir taslaktır” demişti. İşte sanat bu tamamlanmamış taslağı tamamlama işi olarak kavranmalıdır. Yaşamı değiştirme eyleminin sanatın sürekli yönelimi olduğunu unutmamalıdır. “Tamamlanmamış bir taslak” olduğu duygusu sanatın itici gücüdür. Ve sanat kesinlikle salt iç dünyaya yönelik edilgin bir tutumun ürünü olarak görülmemelidir. Kısaca sanat nasıl görünürse görünsün, hep gerçekçi ve etkin bir tutumdadır. Uygulamadan kaynaklanan sorunlar karşısında ilgisiz ve yansız bir tutum sergilemesi, kuraldışı bir durumdur. Sanat ve yaşamın bütünlüğü bir gerçektir. Ve sanat karşısındaki tutumumuzu bu gerçeklik belirlemelidir.

Sanatın, kimileri karşı çıkar görünse bile, düşündürmek ve bilinçlendirmek gibi objektif bir işlevi vardır. Sanat ürünleri kitlelere yöneldiği oranda onların bilinçlenmesine, toplumsal gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunur. Sanat, içinde taşıdığı sorgulama potansiyeliyle, insanların konumlarını, yaşam biçimlerini, dünya görüşlerini irdelemelerini sağlayarak, toplumsal değişime giden yolları açar. Aynı zamanda yarattığı iletişim ve eğitim olanakları dikkat çekicidir. Ortak anlayış, davranış ve duygulanma tarzlarının oluşmasına katkıda bulunur. Sıradan insana; “Ben kendime ve yaşamıma hiç bu açıdan bakmamıştım” dedirtme özelliğidir sanatı etkin kılan. Çünkü sanat; yaşamın, yaşananın, yaşanacak olanın ifadesidir. Kuşkusuz yalnız başına sanatın etkin bir iletişim aracı ve bir yol olduğunu belirtmek yeterli değildir. Sanatçının sorumluluğunu ve sorumsuzluğunu bir varlık sorunu sayabilmek gerekti de unutulmamalıdır. Yaşamın ve sanatın bütünlüğü bu kaygıyla birlikte anlam kazanır çünkü. Sanatın temel niteliklerinden biri de yaşamı estetik aynalardan geçirerek yansıtmaksa, sanatçının işlevi de yaşamın anlamını ortaya çıkarıp sorgulamaktır.

Pablo, Picasso, Katalan asıllı bir ressamdır. Nazilerin sivil halkı yıldırmayı amaçlayan Guernica’daki ilk kitle kıyımı aynı adı taşıyan tablosunda ölümsüzleştirmiştir. Faşizmin insana ve yaşama düşman yüzünü hiçbir makale bu tablo kadar anlatamaz kanımca. Faşizmin hiçbir sorgulaması Guernica kadar etkili olamaz. Bir söylentiye göre, Paris’te Guernica’yı gören bir Alman subayı, tabloya bakar ve “Bayım bunu siz mi yaptınız?” diye sorar. Picasso; “Hayır bayım siz yaptınız” diye yanıtlar onu. Kuşkusuz sanatçı toplumsal sorunların çözümleyicisi olarak çıkmaz ortaya. Ancak pratikte yaptığı yalnızca tanıklık etmek değildir. O aynı zamanda imgeler aracılığıyla gerçeğin değişebilir olduğunu ortaya çıkarandır. Kanımca Guernica’yı ölümsüzleştiren de gerçeğin değişmesi gerektiğini anımsatmasıdır. Bu da ancak eskiyi eleştirirken onun karşıtı olan yeninin olanaklarını ortaya çıkarmakla mümkün olur. Sanatçı yaşadığı toplumun ürünü olduğundan, olup biteni ya da olacak olanı yaşama bakış açısı bakımından anlamlandırır. Sonuçta insan nesnel gerçeklikten, hayattan kopuk düşünemez. Bu anlamda her sanat yapıtının ideolojik olduğunu iddia edebiliriz. Ancak bu sanatın ustaca kamufle edilmiş bir ideoloji olduğu anlamına gelmemelidir. Sanatın insan ruhu üzerindeki derin ve dönüştürücü etkisi, en çok sanatın yanlı olmamasını haykıran bugünün tekelci burjuvazisi tarafından bilinmekte ve sanat en kötüsünden bir ideolojik araç olarak kullanılmaktadır.

Günümüz tekeller dünyasında sanatın bir pazarı vardır. Sanat kapitalizm koşullarında pazara düştükten sonra kelimenin en kaba anlamında ideolojikleşmiştir. Öyle ki, sanatın bir imge işçiliği olduğu bir tarafa bırakılmış, işin bu yönü ideolojiyi boyayan basit bir örtü olarak kullanılır olmuştur. Sorunun ironik yanı, tüm bu olup bitenlerin sanatın yanlılığının ve ideolojik tavır alışının en çok mahkûm edildiği bir döneme rast gelmesidir. Şimdi sanat; piyasa koşullarına doğrudan bağlı, hatta kendisi için bir pazar oluşturmuş durumdadır. Ve bunun gereklerini tümüyle yerine getirmek üzere gerçekleştirilen bir üretim gibi görünmektedir. Pazarsa tüm serbestlik söylemine karşın, tekellerin kontrolündedir. Ve sanat da tekeller dünyası tarafından oluşturulan kültür endüstrisinin bir parçası durumundadır. Böyle bir pozisyonda sanat; en kötü bilinç yönlendirme araçlarından biri durumuna getirilmiştir. Standartlaştırılmış, tüketime dayalı yaşam biçimlerine göre ürün imal eden, günlük yaşamımızı biçimlendiren ve düzenleyen sistemin bir parçası haline gelmiştir. Bu görünümüyle sanat, imajlarla mesajların iç içe girdiği, sömürüyü sürdürmeyi ve toplumsal kontrolü sağlamayı amaçlayan bir manüplasyon aracına dönmüş gibi görünmektedir. Bütün bunlara rağmen sanatın bağımsızlığının en çok vurgulandığı zamanlarda olduğumuz akılda tutulmalıdır. Kuşkusuz sanatı bu denli etkin kılan, insanlaşmanın unsurlarından biri oluşudur. Maniple edildiğinde insanlaşmaktan çıkarmanın yollarından biri de olabilmektedir pekâlâ. Şimdi olan da budur.3

Dünya çapında tekeller egemenliği yaşanırken, mevcut olgu sanatın tüm öğeleriyle metalaşması, popüler sanatın yükselişi ve sanatın bayağılaşmasıdır. Bir zamanlar “sanatçılar insan ruhunun mimarlarıdır” dendiğinde hop oturup hop kalkanlar, sanatı insan ruhunu düzeltmek için en bayağı biçimiyle kullanıyorlar. Öyle ki, kimliklerin silinmesinin, süreklilik duygusunun yitirilmesinin, bütünlükten uzak kişiliklerin oluşturulmasının bir aracı haline gelebiliyor sanat. Sosyalistlerce silah olarak görüldüğü için mahkûm edilen sanat, tekeller düzeninin medyayla birlikte en önemli ideolojik silahı haline gelmiş durumda. Yazarlar, eleştirmenler holdinglerce paylaşılmıştır. Aynen futbolda olduğu gibi transferler gerçekleştirilmektedir. Sanat galerileri, yayın evleri, müzik dünyası, dağıtım sistemi tümüyle holdinglere bağımlıdır. Kısaca, günümüz burjuvazisinin sanatın insanının dönüştürülmesine yapacağı katkıyı ve ideolojik aşılama gücünü çok iyi kavramış olduğu pratik tarafından her gün ispat edilmektedir. Artık ortaçağın sanatçı hamisi soyluları yok. Onların yerini tekeller almış durumda. Sanatçılar atık holding patronlarına biat ediyorlar. Ve sanatçının kendisini doyurana midesinden bağımlılığı yadsınamıyor.

Onca tekel sanat dergisine dokunulmazken, kendi cephesinde alan açıcı olmaya çalışan “Sanat ve Hayat”a reva görülenleri tam da bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Böylece hayat, gerçek sanata yol gösteriyor. Sosyalistlerin sanata bakışlarını yaşama bakışlarından çok da ayrı düşünmemek gerekiyor. Mücadele sanat ve yaşam alanında ortakça sürüyor. Sözün özü, kültür sanat cephesinde yürütülen sosyalizm mücadelesi siyasal alandaki mücadelenin ayrılmaz bir parçası, önemli bir bileşeni olarak beliriyor. Öte yandan bir sosyalist sanat hareketinin geliştirebilmesi, günümüz burjuva sanatının sürekli ve derinlemesine eleştirilmesine geçmektedir. Fakat tutulacak yol, hangi biçimde olursa olsun, asla bu alandaki sanatsal üretimi küçümsemek değildir. Hele hele okumama-tanımama yolunu tutmak hiç değildir. Eleştirebilmek için tanımak ve bilmek gerekir. Eleştiri sol devrimcinin ileri yürüyüşünün manivelası sayılmalıdır. Sanatın henüz insanlığa çok şey verebileceğinin bilincinde olmak, sanatsal yaratıcılığın önündeki en büyük engel olan emperyalist kapitalizmle kavgalı olmak demektir. Bu sanatı ve sanatı sevenleri birleştiren ortak paydadır. Kavga bu ortak paydadan hareketle yürütülmeli, toplumsal gerçekliğe gözler kapatılmadan ileri doğru yürünmelidir. Sanat ve kültür cephesinde açığın kapatılması, değiştirme ve dönüştürme temelli mücadelenin daha sağlam bir donanımla yürütülmesi demektir. Hayatın sana dokunduğu nokta tam da burasıdır işte.

 

 

Yorum Yaz

two × 4 =