Paylaş

YAŞAR KEMAL’İ ANLAMAK

11 yaşındayım. 9 yaşındayken mısır tarlası içinde yaşadığımız köyden koparak kente taşınmışız. Köydeki ilkokulun eğitim düzeyi çok geri olduğundan beşinci sınıfı yeniden okumama karar veriliyor.

Ankara Samanpazarı tarafında oturuyoruz. Esnafın en bol olduğu bir semt. Dükkânlarda üst üste dizilmiş tenekelerde vita yağları, yuvarlak helvalar, kavanozda fındıklı şekerlemeler, yine kavanozda suyun içinde iri iri sakızlar, kutular içinde bisküviler… Sırtında küfeleri ve semerleriyle yük taşıyan hamallar. Yırtık koliler, çöpler ve birbirini tırmalayan kediler… 

Tek pencereli tek katlı bir evdeyiz. Pencere yüksek bir tepeliğe baktığından gün ışığı yorgun bir şekilde aşağı süzülmekte. Dış kapı açık kaldığında daha çok ışık geliyor. Hemen önünde alaca erik ağaçlı ufak bir bahçesi var. Leğenler ve güğümler orada. Bir de bok çukuru. Ağaçlar arasına çamaşır ipleri asılı.

Babam işsiz. Annemse bir konfeksiyon atölyesinde biçkici. Abimle harçlığımızı çıkarmak için okul sonrası sokaklardayız. Bir teneke üzerinde oturuyorum. Önümde plastik bir kova. Çekirdekler fazla gözüksün diye altına buruşmuş gazete koyuyoruz. Kahvehaneden yürüttüğümüz irice bir çay bardağı çekirdeklerin tam ortasında. Kovanın iç yanına iç içe geçmiş külahları sıkıştırmışız. Külahları evde kendimiz hazırlıyoruz. İnce Memed kim ise, kahramanlık söylentisi kulaktan kulağa çalınıyor. Pehlivan tefrikalarının arka sayfasında İnce Memed’in öyküsü var.

Babam ve büyük birader, Kel Aliço ve Kündeci İbrahim pehlivanın serüvenlerini okurken, ortanca abim ve ben İnce Memed’i takip ediyoruz. Tabi onlar okuduktan sonra. Benden iki yaş büyük olan abim orta sonda okuyor.  Onun okuması çok daha iyi olduğundan o okuyor, ben dinliyorum. Böylece bir seferde her ikimiz birden okumuş oluyoruz.

Yaşar Kemal’i bilmeden önce, İnce Memed ile tanışmamız böyle oluyor. Ben Yaşar Kemal’in kendisinin İnce Memed olduğunu sanıyorum. İnce Memed sayfasının kenarlarını keserken annem kulağımızı çekiyor. Terzi makasıyla kâğıt kesilmeyeceğini söylüyor. Daha sonra kenarlarını katlayarak, tahta biçki cetvelinin ince ucuyla öğrettiği şekilde kesiyoruz.

Bir gün sonra parçalanan gazeteler ise külah oluyor. Külahı kıvırıyor büküyor ucunu katlıyor ve hazırladığımız mısır unuyla suyu karıştırarak katlanmış kısma sürüyor ve ağırlık yapması için kömür ütüsünün altına koyuyoruz. Unu, annem evde olmadığı günlerde hazırlıyoruz.

Cadde kenarındaki bir ağacın dibine çöküyoruz. Arada bir çekirdek diye bağırıyoruz. Oturduğumuz yer çeşmeye yakın. Ve arada bir birkaç çekirdek de biz çitliyoruz. Evden sokağa taşıdığımız İnce Memedleri oturakların içinde evden çıkarıyoruz. Kimse bizi umursamıyor ama biz umursandığımızı sanıyoruz. Katladığımız gazete sayfalarını, yerleşir yerleşmez, oturağın altından çıkarıyoruz. Yırtık sayfalar uçuşmasın diye kenarlarına mandal tutturuyoruz. Bunun için de annemden yine dayak yiyeceğimizi biliyoruz. Çünkü mandallar sayılı. Abim kaldığımız yerden okumaya başlıyor. Ancak öyküler gazetenin her gün gelmemesinden dolayı parça pörçük. Bir de ıslanan, yırtılan kısımlar var.

İnce-memed“Dumlukale hep dumana batık olur. Sıcakta kırmızı kayaları tüter. İşte bu ova verimli Anavarza ovasıdır. Anavarza ovasının ortasına uzanmış karanlık, uğultulu, uçsuz bucaksız, kuş uçmaz, yılan işlemez büklüğü, sazlıklarıyla Akçasaz bataklığı vardır. Anavarz'a toprağı yılda üç kez ürün verir. Kara, yağlı, rahat ve doğurgan olan bu kütür kütür topraktan yılın her gününde başka türlü bir bitki fışkırır. Her bitki iridir. Başka topraklarda biten aynı bitkilerin iki, üç, beş misli olurlar. Çiçeklerinin, yeşilden patlamış otlarının, ağaçlarının renkleri de başkadır. Yeşilse yeşili billur yeşili, sarıysa sarısı sapsarı, kehribardır. Kırmızısı yalım yalım kıvılcımlanarak parlar, mavisi bin misli mavidir. Böceklerinin, karıncalarının, kelebeklerinin, kuşlarının kanatları, kabukları, sırtları görülmemiş, büyülü binbir renk içinde yalp yalp eder.”

“Yalp yalp ne demek?”

“Eee. Hani ayakkabımız çamura saplanır ya. Ayağımızı çekerken, lap lap ses çıkar ya, işte onu söylüyor.”

“Yaa. Peki devam et sen.”

“Böcekleri, kelebekleri, kuşları, çekirgeleri ovada bir fırtına olur eser. Bir gün bakarsın, Anavarza ovasında bin bir renk içinde balkıyarak, savrularak bir kelebekler fırtınası esmektedir. Ağaçlar, otlar, taş toprak, yeryüzü, gökyüzü kelebeğe kesmiştir. Sarı, kırmızı, yeşil, mavi, ak, her birisi bir kuş kadar kelebekler biri birlerine girmiş, binlerce, milyonlarca büyük bir kelebek hortumunda dönmekte, göğe ağmakta, dalgalanmakta, ovaya serilmekte, sonra birden kalkmakta, bulut bulut gene havalanmakta.”

“Ver bakayım bir külah.”

Ses ve külah lafıyla ben düşlerimden, birader sayfadan kopuyor. Çünkü herkes ya bir, ya iki bardak çekirdek ister. Külah ise üç buçuk bardak çeker. Bir baba ve iki kız çocuğu. Örgü saçlı silme dolu külaha iki elini uzatıyor.  Diğer kız elindeki 5 kuruşu uzatıyor. İki delikli kuruşu geri veriyoruz. Sevincimiz yerinde. “Çekirdeekçiii, çekirdekçiii …”

“İnce Memed, evin kapısındaki bir taşın üstüne oturmuş, Süleyman’ın kendisi için ham gönden diktiği çarığı ayaklarına giyiyordu. Çarık ıslaktı. Çarığın üstünde mor tüyler de vardı. Tüylerden bunun bir tosun derisi olduğu anlaşılıyordu.”

Babam ara sıra annemin konfeksiyon atölyesinde diktiği çocuk şortlarını satardı. O gün abim yoktu. Sabah çarşıda sepette gördüğüm incirlere ağzımın sulandığını görünce şunları bir satalım da akşam eve dönerken alırız demişti. Bir kucak dolusu şortu, çöpe yeni atılmış karton kutuları parçalayarak üzerine koyduk.

Daha öğle olmamıştı. Nasıl hüngür hüngür ağlamıştım. Zaptılar babamı bir köşeye itelemişler, şortları götürüyorlardı. Çünkü onları satmış olsak biliyordum, o sepeti eve götürecek ve yarısını da belki yolda yiyip bitirecektik. Babam beni yerden kaldırdığında karnıma inen tekmenin sancısıyla kıvranıyordum. Bir zabıtanın sırtına elime geçen bir sopayla birkaç kez vurmuştum. İnce Memed’in öcünü almıştım. Karnıma karnıma yediğim tekme olsa da.

Eve dönüyoruz. Bahçede yüzümü yıkıyorum. Hemen yatağın altındaki İnce Memedleri çıkarıyor ve rast gele okumaya başlıyorum. Artık kendimi İnce Memed yerine koyuyorum.

“Bak sana deyim Süleyman emmi, babam öleli var ya, elimizde nemiz var, nemiz yoksa hepiciğini almış Abdi Ağa. Anam bir laf söylese döve döve öldürür. Beni de tutar kolumdan yere çalar. Beni birinde iki gün ağaca bağladı. Bıraktı gitti yazının ortasında. Yaa, orada, ağaca iki gün sarılı kaldım da anam geldi açtı. Anam olmasaydı beni kurtlar parçalardı orada.”

Son teneffüs zili çaldığında bütün çocuklar çılgın gibi kapıya hücum ediyorlar. Bense ürkek adımlarla masasındaki defterleri toplamakta olan öğretmenin yanına sokuluyorum.  Masasına elini dayayarak gözlerini bana dikiyor. Bazı çocukların kulaklarını çekerdi ancak bana hiç dayak atmamıştı.

“Sor bakalım Mıstık? Gözlerin bir sorun olduğunu söylüyor çünkü.”

“Eee. Öğretmenim siz ince Memed’i tanır mısınız?

Masasını terk ederek yanıma geliyor. Yüzünde geniş bir gülümseme var.

“İnce Memed’i tanımam ama bilirim. Asıl sen söyle bakalım. Yaşar Kemal’i tanır mısın?”

“Bilmezmiyim İnce Memed’in kendisidir.”

Bu kez o gülüyor.

“Otur hele sıraya. İnce Memed hakkında ne biliyorsun önce onu anlat bana.”

“Bir Abdi Ağa var. Çok zalim. Tıpkı zaptılar gibi.”

“Zaptılar mı. O da ne?”

“Babamın şortlarını götüren adamlar. Hani afili afili giysi giyiyorlar ya.”

Öğretmen gülmüş müydü bilemedim. Ben ona Abdi Ağa’yı o ise bana Yaşar Kemal’i anlatmaya başladı. Okuduğum gazete parçalarının bir roman olduğunu. Yaşar Kemal’in de benim ve ailem gibi yoksul olduğunu ve anlattığı hikayenin aslında kendi hikayesi olduğunu söyledi. Öğretmen burada bekle diyerek çıktı. Az sonra elinde söz ettiği İnce Memed romanı vardı. Sarı sayfalı bir kitaptı.

“Bu birinci cildi” dedi. “Yani bu kitap bittiğinde bunun devamı var. Okuyup bitirdiğinde bunu geri getir. Sana devamını vereceğim.”

“Ama annem sonra kulaklarımı çeker.”

“Neden?”

“Bilmem. Nereden bulduğumu sorar. İnanmaz bana.”

“Tamam, anladım. Ben kapağın altına annen için bir yazı yazacağım. Kitabı nereden aldığını sorarsa, öğretmen verdi der ve bu sayfayı ona gösterirsin. Anlaştık mı?”

Başımı sevinçle eğdiğimi hatırlıyorum. Bir de okulun çıkış merdivenlerine kadar koştuğumu. Hemen çöküyorum. Gizli bir iş yapıyormuşum gibi çevreme bakınarak romanın sayfalarını çeviriyorum. Bazı maceraları ilk kez görüyorum. Gazetelerin sürekli alınmadığını bilememiş olacağım. Bir de gizli bir eylem yaptığımı daha sonra anlayacağım.

"Mendebur karı benimle oynama,". "Oynama benimle. Ben deli miyim, ben deli deli miyim? Gideyim birisine söyleyeyim, o da gitsin başka birisine söylesin. O da ötekine. Ta Zeynelin kulağına gitsin. Zaten Zeynel köyde kuş uçurtmuyor. Zeynel de varsın ağasına, Ali Safa itine desin ki İnce Memed Koca Osmanın evinde, Vay vay köyünün içinde… Memedi de de ipe çeksinler, öyle mi? Sonra da ağalar padişah olsun Memed ölünce, köyler de sürgün olsun, köyler de batsın."

İpe çekmek. Bilmediğim bir deyimdi. Koşar adımlarla eve koşuyorum. Biradere soruyorum. Bir de öğretmenin geri getirmek koşuluyla verdiği romanı gösteriyorum. Çok seviniyor.

“Ben biliyorum” diyor. “Samanpazarı tepesinde kötü adamları ipe asıyorlarmış.”

“Kötü adam mı?” diyorum. “Ama İnce Memed kötü değil ki.”

“Bilmem, öyle duymuşum.” diyor

Samanpazarı’nda idam sehpası kurulacağını öğrendiğimizde heyecanlanıyoruz. Ancak bu 2heyecanın nedenini bilmiyoruz. Çocuklar gittiklerini ama hiçbir şey göremediklerini söylüyorlar. Çok sabah olmadan orada olmak lazımmış. Abimle anlaşıyoruz. Sabaha doğru çiş bahanesiyle bahçeye çıkacağız. Uyumamaya çalışıyoruz. Ancak içim geçiyor. Biraderin dürtmesiyle uyanıyorum. O da yeni uyanmış. Ağzımı kapamış. Kulağıma fısıldıyor. Yastığın altına sakladığımız şortları alarak sessizce bahçeye çıkıyoruz. Bahçeden çıktık mı işimiz kolay. Koşar adımlarla tarif edilen tepeliğe gidiyoruz. Ezan okunuyor. Bir jandarma yere çökmüş. Elinde tüfeği var. Ayak sesine kafasını kaldırıyor. İdam sehpasını merak ettiğimizi söylüyoruz. Merak edilecek bir şey olmadığını söylüyor.  “Çapraz dikilmiş üç kalas var. O kadar işte.” Küs bir tavırla uzaklaşıyoruz. Abim kolumdan çekiştiriyor. “Gel, arkadan dolaşalım” diyor. Koca tepenin çevresinde döneliyoruz. Sık ağaçlı olan yer aralığından alana bakıyoruz. Tarif ettiği gibi. Bir jandarma daha var. Onun tüfeği yok. Bir de tahta oturaklar var. Görülecek manzara olmadığı için hemen eve dönüyoruz. Zamanın nasıl geçtiğinden haberimiz yok. Bahçe kapısını açık bıraktığımız için güzel bir dayak yiyoruz.

Orta bire başlıyorum. Gıcır gıcır ayakkabılar, bol cepli bir ceket, kola yakalı bir gömlek, ütülü bir pantolon, atlet ve kravat. Pantolon giydiğim için çok sevinçliyim. Kendimi büyümüş hissediyorum. Çoraplar içinden seçim yapıyorum. Giysilerin tümü okul aile birliği yardımıyla yoksul çocuklara dağıtılan eşyalar. Alabros saç tıraşı ardından resim çektirmeye gidiyoruz.  Fotoğrafçı kravatımı gömleğin yakasıyla birleştiriyor. Sıkılıyorum. İki gün sonra gelmemizi istiyor. Banyo ve karanlık odadan söz ediyor.

Matematik hocasına Gavur Ali diyorlar. Müdür yardımcısı. İlk yazılıdan bir bile alamıyorum. Çünkü ilkokulda matematik öğretmenim hiç olmadı. Diğer derslere gelen öğretmenler gösterirdi. Gavur Ali kulağımdan tutarak beni sınıfın içinde tahtaya kaldırıyor. Ali’nin parası Veli’nin parasının üçte ikisi gibi bir soru. Korkumdan yeni pantolonumu ıslattığımı hissediyorum. Üstüne üstlük bir de eve varınca dayak yiyeceğim.

İlk eylemim saflıkla sonuçlanıyor. Boş dersin birinde Gavur Ali sınıfımıza giriyor. Ben fark etmemiş olacağım. Başımda dikilirken buluyorum onu. Ne okuyorsun diyor. Sevinçle kitabın kapağını gösteriyorum. Beklentim boşunaymış. Kulağımı bükerek kitabıma el koyuyor. Sene sonunda iade edeceğini söylüyor. Bir de Yaşar Kemal’in “Komünist ve vatan haini” olduğunu söylüyor.

Komünistliğin ne olduğunu eve döndüğümde biradere soruyorum. Bilmiyor. Babam namaz kılmayanlara dendiğini söylüyor. Bir de soyumuzun maymunlardan geldiğini söyleyenler olduğunu söylüyor. Ablam benden 6 yaş büyük. Yere düşen ekmeği alnına götürüp öpmeyenlerin kominist olduğunu söylüyor. Annem ise her zamanki gibi kulağımı büküyor ve sanki komünistler arkadaşımmış gibi, onlardan uzak durmamı söylüyor.

Hep birlikte, namaz kılmayan, yere düşen ekmeği öpmeyen, soyumuzun maymunlardan geldiğini söyleyen vatan haini komünistlerle arkadaş olunamayacağını iyice öğretiyorlar.

Yaşar Kemal’i yaşarken anlamak.

Yaşar Kemal doğduğu andan itibaren kapitalizmin palazlandığı, komünist karşıtı bir saldırının ortasında bulur kendini. Acılı bir çocukluk, ırgatlık ve yoksulluk çemberi içinde serpilir. Tek gözünü bir kazada kaybederken, babasının gözleri önünde ölümüne tanıklık eder. Beş yaşındaki bir çocuk için korlaşacak bir anıdır bu. Doğa ile olan iç içelik Darwin gibi onu da araştırmaya iter. Doğayı düşsel olarak yorumlamaz ama düşsel olarak harmanlar.

 “ Akçasaz bataklığının kıyıları ta içerlere kadar nergisliktir. Ve nergisler göbeğe kadar çıkarlar. Bir gül kadar da iri açarlar. Bütün bataklığın kıyıları fırdolayı sapsarı nergis tarlalarıdır. İşte bu yüzden baharları Akçasaz bataklığından bataklık kokusu gelmez. Yumuşak topraktan ılgıt ılgıt esen nergis kokusu, sıcağa, taşlara, otlara, ağaçlara, insanlara, böceklere, kuşlara siner. Baharları Anavarzada her şey, sinek, böcek, kurt, kuş nergis kokar. Gündüzleri, ılık güneşte nergis kokusu ağırdır. Baharları Akçasaz insanları sarhoş sarhoş yalpalar, başları döner. Anavarzada bütün yaratığın, kuşların, kurtların başı döner.”

Ne kadar büyüleyici ve çeşitli bir dil kullandığından çok, bu dilin insanı kendisini kendisiyle çarpıştıran, karşılaştıran, kıyaslayan özelliği öne çıkar. Dil öylesine kılıktan kılığa girer ki, sanki toprağın kokusu burnunuza düşmüş gibi iç çekeriz. Abdi Ağa’nın kırbaç izini sırtınızda hissederiz.

Kendi topraklarında yaşayan insanların, toprağa köle edilişlerini yalnızca dil kullanımı açısından ele almaz. Irgatlığı, yoksulluğu anlatırken pekiştirmeli bir dil kullanarak fukaralığı resmeder. Okuyucu yer yer İnce Memed olur, yer yer tahılına el koyulan köylü olur; ispiyoncu, ihbarcı,” çıkarcı olur. Ama gel gör ki, hiç biz zaman tüm bu güç ilişkisini kurduran Abdi Ağa olmaz. Yalaka olsa da okuyucu yoksuldur. İspiyonculuğu aklına düşse de pişmanlığı vardır. Abdi Ağa ise tüm toprak ağalarının en kirli örneğidir.

Okuyucu; fukara, ırgat, yükçü ve köylüyü bir tarafa, Abdi Ağa’yı ise kaldıracın diğer tarafına koyar. Çünkü Abdi Ağa, sermaye ve ırgat arasında maşa vazifesini görür. Dil öylesine arka arkaya patlayan görsellik sunar ki, roman kısa bir süre sonra okuyucunun kafasında sesli sinemaya dönüşür.

Türkçe sözcükte bulunmayan yöresel bir sözcüktür cımgışma. Uyuşma, ürperme, titreme anlamını taşır. Ancak bu üç sözcük de çımgışmayı tek başına karşılamaz. Çünkü bu sözcük cinsel haz öncesinde duyulan aşırı duygulanımı çağrıştırır.

 “Memed, hatçeyi elinden tuttu geri oturttu: Hatçe Tirtir titriyordu. Her bir yanı ateşe kesmişti. Bedeninde çımgısmalar oluyordu.”

Karmakarışık bir yatak odasının fotoğrafını çektiğimizde, nasıl ki yere düşen bir saç tokası da resmin içersinde yer alırsa, Yaşar Kemal’in romanlarında da canlı cansız her eylem o resmin içinde yer alır. Rüzgârın ıslık çalan sesi, ovadaki börtü böcek, toprağın kokusu, yağmurun çiselemesi, çakırdikenin acısı, insanın coşkusu ve cımgışması da bu resmin içindedir.

Ancak bundan daha önemlisi okuyucunun kendisini bu fotoğrafın içine yerleştirmesidir.

Okuyanın aaa bizim evden söz ediyor demesi, bende olsaydım sıkardım deyişi, kendini o fotoğraf içinde görme arzusudur. Yaşar Kemal’in dil anlatımındaki bu zorlu savaşın asıl ekseni, okuyucuyu romanla harmanlamasıdır. Ancak tüm bunların ötesinde doğanın ve insanın saf halini işler. Katmacılık, sahtecilik, benzetmecilik bulunmaz.

Ancak dil iktidarlar tarafından tahribata uğratılan bir alandır. İktidar konuşma dilini, düşünce üzerinde baskı kuracak hinlik ve kirlilikle yönlendirir. Yaşar Kemal, düşünce üzerinde uygulanan bu bilinçli tahribata karşın, dilin soyut ve somut durumlarını bu diyalektik içersinde verir. Yaşar Kemal, toprak emekçisinin bin yıllar içinde edindiği tarihsel birikimlerini, ağaların, tefecilerin sofralarına katan sermayeye karşı verdiği bir isyan ve dil savaşıdır. Bu direnişin öyküsü ise, kırkı aşkın dilde kök salmış, çiçek açmış, meyve vermiş ve tohum bırakmıştır.

“ Ilgın ağaçları, hayıtlar, söğütler, zıncarlar, böğürtlenler yer yer kıyıları örerler. Sarıca arılar, kırmızı eşekarıları, boncuklu arılar, mavi yoz arılar peteklerini sıcakta büyütürler. Arı vızıltısından büklük uğuldar. Ve sert bir böcek sırtına benzeyen uzun gagalarıyla mavi, yanardöner pırıltılı gurruk kuşları gelir, kılıç gibi kesilmiş yarlara ince, uzun deliklerini günlerce oyar, yuvalarını ta toprağın dibine, derinine yaparlar. Ceyhan suyu Anavarzanın yanında geniş bir büvet yapar. Anavarza kalesinin dibi büyük bir göl gibi olur, suları durmadan dönen. Büvetin suları yüzlerce yerde küçük küçük, birer hortum gibi çukurlaşıp kabararak, baş döndürücü bir hızla ince ince köpüklenerek durmadan döner dururlar. Büvete düşmüş bir dal parçası, bir yaprak, hiçbir yere akıp gitmeden, büvetten büvete geçerek suyun yüzünde dönerler. Ve sulara kelebek düştüğünde, suların üstünde yüz binlerce kelebek uçuştuğunda, bir insandan daha iri yayın balıkları geniş bıyıklı ağızlarını açarak suyun yüzüne fırlarlar. Bir kelebek yığınını kapıp sulara geri dönerler.”

Bir öfke çekirdeği patlar da atom altı parçacıkları saçılır sanki yeryüzüne. Milyonlarca galaksi, milyar kere milyar gezegen sözcük uçuşur sayfalar arasından. Düşünce kere, düşünce akar yaprakların arasına. Saf bir bağımsızlık ve özgürlük tutkusuyla kayar yıldızlar. Meteorlar savrulur zalimlerin üzerine üzerine. Umudu sıyırır alır, zulüm depremi arasından. Umut önce bir gölge, bir şafak olur.Sokak olur. Sokakta barikat olur. İsyan başkaldırı direniş olur. Nazım olur. 33 kurşun olur. Ahmet Arif olur. Şeyh Bedrettin olur. Yârin yanağından gayri her yerde, hep beraber olur.

Yaşar Kemal Olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz

four × one =