Paylaş

YÖNETMEN ÖZCAN ALPER İLE RÜZGARIN HATIRALARI ÜZERİNE

“Bir film umut yaratmaz aslında. O filmden çıkan insanlar, kendini, yaşamını sorgulayan insanlar umut olabilir bizim için. Bunu hep gözden kaçırıyoruz.”

 

Son filminizde Onur Saylak’ın rol alacağını öğrendiğimizde, kendinize ait bir “atmosfer” yarattığınızı düşünmüştük. Tıpkı Balzac gibi, hani onun da roman karakterleri değil kadrolu kahramanları vardır, kendisine hayatının sonuna kadar eşlik eden. Kahramana geleceğiz nasılsa, biz başka bir şeyi de sormak isteriz. Filmi izlerken gördük ki, Sonbahar’daki Yusuf’un eski dostu gibi, Rüzgarın Hatıraları’ndaki Aram’a yardım eden kahramanın adı da, Mikail. Bir dost ve yardımcı olarak bu isme en çok PanaitIstrati’nin romanlarında rastlarız. Mikail’i izlemeye devam edecek miyiz?

rüzgarın hatıralarıSinema söz konusu olunca, endüstriyel durumlar sebebiyle maalesef başkarakterler öne çıkarılır ama aslında biz biliriz ki bu öne çıkanların bu kadar görünür olmasını sağlayan bir sürü insan vardır. Bunu sol tarihten de iyi biliriz; liderlerin hep yanı başlarında, hayatlarını kolaylaştıran, en kritik zamanlarda dönüp baktıkları ya da yardım aldıkları, belki sadece göz göze geldikleri kişiler vardır, hayatta bazı şeyleri onaylamak için. Mikail de benim için biraz öyle galiba. Başrol gibi görünmese de ben aslında onların da başrol olduğunu söylüyorum hep. Sonbahar’da da öyleydi, hatta filmden epey sonra bir yerde küçük bir yerde okumuştum; solda Yusuf’tan çok, Mikail’i tarif etmişti, har zaman yanımızda acil ambulans gibi diyerek.

Rüzgârın Hatıraları’nda da çok önemli bir karakterdi Mikail, üzerinde en çok düşündüğüm karakterdi. Bir sonraki filmimle ilgili yavaş yavaş bir şeyler şekillenmeye başlıyor. Şimdilik düşünmedim ama 4. filmimde olmazsa 5. filmimde bir Mikail olabilir.

Filmin kapanış cümlesi “Boğulanlar, kurtulanlar ve mezarsız kalanların hatıralarına.” Primo Levi’nin romanından esinlenilmiş bir cümle… Sonbahar filminiz de adeta bir Dostoyevski romanı gibi derinlikli ve katmanlıydı. Gelecek Uzun Sürer’de filmin isminin yanı sıra Voznesenski’nin Oza’sına da bir gönderme var. Edebiyata beslediğiniz muhabbete artık hepimiz kaniyiz. Bize beslendiğiniz edebi kaynaklardan bahseder misiniz?

Sinemaya başlamadan önce de genel olarak dünya edebiyatını takip etmeye çalışmışımdır ama biliyorsunuz ki bu çok büyük bir derya… Mesela üç yıldır Japon edebiyatına yoğunlaşmak istiyorum ama bir türlü fırsat bulamadım. Osamu Dazai gibi çok sevdiğim yazarlar var tabii ama derinleşmek istediğim halde derinleşemiyorum. Bunu şunun için söylüyorum, dünya edebiyatında da derin bir damar var ama günümüzdeki hızlı yaşam bunlara yoğunlaşmamıza imkân tanımıyor. Mümkün olduğunca yeni çıkan genç öykücülere, yazarlara dikkat etmeye çalışıyorum.

Sinema yaparken bir taraftan sadece edebiyat örnekleri ile değil de estetiğin kendisi ile de, edebiyat eleştirisiyle de haşır neşir oldum. Bu da beni yönlendirdi diye düşünüyorum. Bir dönem Lukácslar, Lunaçarskiler, Türkiye’de de Berna Moranlar, Fethi Naciler, bütün o kuşak, bir şekilde edebiyatla ilişkimizi, okuma biçimlerimizi etkiledi diye düşünüyorum.

Bir de şöyle bir tarafı var galiba benim için edebiyatın. Bu hızlı yaşam içinde sinema bir şekilde kendini dayatabiliyor. Sinemacıyım ama orada bir şekilde edebiyatın tarafını tutmak bazen içimden geliyor.

Evet, çok net görülüyor bu…

Sinema bir şekilde kendini var edebiliyor ama artık kimse okumayacak denilen bu çağda, alperher şeyin görselleştirildiği bu çağda ben edebiyata hâlâ ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Özellikle o insani tarafımızı kaybetmeme, kendimize dönüp bakma, kendimizi sorgulama anlamında. Hatta zaman zaman “Nasıl bir gerçeklikten besleniyorsunuz?” dedikleri zaman hayatın içinde bulunduğumuz gerçekliği kadar, düşünsel gerçekliğinin de bir o kadar önemli olduğunu söylüyorum. Bu yüzden sadece bir roman deyip geçmiyorum, öyle değil de zaten…

Siz, Dostoyevski, Voznesenski dediniz. Primo Levi’nin kitabının adı “Boğulanlar Kurtulanlar.” Türkiye gibi bu kadar çok katliamlara, toplumsal travmalara maruz kalan, bütün tarihi neredeyse soykırımlarla dolu bir ülkede bu tarz çalışmalara daha çok ihtiyacımız var. Levi’nin kitabı da Auschwitz’den kurtulan bir genç komünistin bütün yaşamı boyunca bu faşizm lanetini bir şekilde insanlığa anlatma ve tanık olma duygusu üzerinden yazılmış bir kitap. O yüzden tanıklık etme, nasıl tanıklık edilebileceği gibi bilgilerin de verildiği bir eser.

Sanatla uğraşmaya, sinema yapmaya başladığımdan beri bütün bunlar üzerine düşünüyorum. İnanılmaz korkunç bir tarihle yüz yüzeyiz, hatta takvimlerde bir güne bazen iki anma birden düşüyor. Bütün bunları biz nasıl dile getireceğiz, anlatacağız hem politik bakımdan doğru hem de estetik açıdan? Bu bakımdan çok başka bir kitaptı. Bu süreçte iki başucu kitabımdan biri oldu. Mark Nişanyan’ın Edebiyat ve Felaket adlı kitabını da özellikle bu tarz meseleleri okuyanlar için öneriyorum. Siz söyleşiye başlamadan, Sanat ve Hayat’ın cezaevlerindekilerle de bağı olduğunu söylediğinizde aklıma geldi. Biliyorum ki cezaevinde olanlar bu meseleleri okuma, daha çok okuma ve düşünme durumunda oldukları için edebiyatla, şiirle daha çok haşır neşir oluyorlar. Bu kitabın mutlaka okunması, tartışılması gerektiğini ve yeni bir sanat, yeni bir edebiyat için çok ciddi ipuçları taşıdığını düşünüyorum. Nişanyan kitabında Ermeni felaketinin Ermeni edebiyatında anlatılmaya çabalanmasını örneklerle anlatıyor. Benim için edebiyatın estetiği ve felsefesiyle de ilgili bu iki çalışma çok önemliydi.

“Mezarsızlar” meselesiyse… 90’lar, “mezarsızlık” hadisesiyle tanıştığımız yıllar da oldu aslında. Hasan Ocak’ın kaybedilmesi ve onun bulunmaya çalışılması döneminde bir üniversiteli genç olarak ben de o döneme şahit oldum, bulundum. Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi hâlâ devam ediyor. Dolayısıyla film, toplu olarak değil, bireysel olarak da kaybedilmiş herkese ithaf edildi aslında. Hem bu coğrafyada hem de bütün dünyada.

Bir süre daha edebiyattan gidelim… Son filminizin senaryosunu da yazar Ahmet Büke’yle kaleme aldınız. Bu ortaklığa nasıl karar verdiniz? Nasıl çalıştınız?

Filmlerimde edebiyattan beslenme durumu hep vardı ama bu sefer bir edebiyatçıyla çalışmak nasıl olurdu diye düşünüyordum. Filmde de Aram karakteri tam da 40’lardaki entelektüeller gibi hem çeviri yapan yazan ve çizen biri. Öyle bir karakter olduğu için bir edebiyatçının daha iyi anlayabileceğini düşündüm onu. Yakından takip ettiğim ve sevdiğim, görüştüğüm 5-6 edebiyatçıdan biriyle çalışma niyetim vardı. Bunları düşünürken bir gün vapurda Ahmet Büke’yle karşılaştık. İkimiz de birbirimizi biliyorduk ama tanışmıyorduk. Ahmet’in öykülerindeki nahif karakterler ama bir taraftan da politik backround hoşuma da gidiyordu. Ben “Siz Ahmet Büke misiniz?” diye sordum, o da “Siz Özcan Alper misiniz?” diye sordu ve vapurda birbirimize çay ısmarladık. Sonra ona bu niyetimden bahsettim. Açıkçası galiba karakter olarak da birbirimizi sevdik ve iyi bir şeye vesile oldu.

Peki bir romanı sinemaya uyarlayacak olsanız, tercihinizi hangisinden yana kullanırdınız?

Edebiyatı çok seviyorum ama doğrudan edebiyat uyarlamaları çok riskli ve zordur. Bizim rahmetli Evrim Alataş’ın “Her Dağın Gölgesi Denize Düşer” kitabını çok sevmiştim. Herkes onun romanını filme uyarlamak istiyordu. O da bana sormuştu “ne dersin” diye, çünkü korkuyordu da bir taraftan kim nasıl uyarlar diye. Ben de “Romanın bu kadar güzel tadı varken, edebiyatın; bir sürü insan o edebiyatın tadını çıkarsın, sinemacılara verme!” demiştim. Çünkü bir tembellik de oluyor, uyarlanan şeylerin artık filmleri izleniyor. Dediğim gibi, klasik uyarlamalar çok zor oluyor, şimdi adını vermeyeyim ama benim de uyarlamak istediğim romanlar oluyor.

Sıradan bir okur olarak bizim de film atmosferi yarattığımız romanlar oluyor. Siz de bu duyguyu hissediyorsunuzdur okurken…

Bire bir uygulamalar genelde başarısız oluyor. Tam tersine, temasını alıp oradan yürümek bazen daha iyi olabiliyor. Riskli bir konu. Hep de konuşulacak. Kimi memnun olacak kimi de memnun olmayacak.

Biz bir roman adı alamayacağız anlaşılan…

Açık söyleyeyim, Osamu Dazai’nin“Batan Güneş”i Japonya’da geçen bir roman ama, bir dönem istemiştim mesela uyarlamayı. Japonya’daki o değişim dönüşüm dönemini anlatıyor. Türk edebiyatından isim vermeyeyim şimdi.

Filmlerinizin temel izleği, ülkemizin toplumsal travmaları. Sonbahar’da ölüm orucu direnişi, devletin cezaevi katliamları, Gelecek Uzun Sürer’de Kürt sorunu, Rüzgarın Hatıraları’nda da Ermeni soykırımı ve devamında azınlıklara uygulanan sistematik baskı. Sinemanın bu yaralara dokunmakta nasıl bir işlevi var sizce?

Bu yaraları belki biz iyileştiremeyebiliriz, zaten bazı yaralar da kapanmıyor işte buruzgarin-hatiralari topraklarda gördüğümüz gibi, ama bu yaraların hafiflemesine bir nebze katkımız olabilir. Bu yaralara sürülmüş bir merhem olabiliriz belki. Öte yandan, devlet ve sistem tarafından sessizliğe mahkum edilmişlerin sesi, çığlığı olabiliriz.

Gelecek Uzun Sürer’den sonra benim de katıldığım bir söyleşinizde benzer şeyler söylemiştiniz aslında. Kürt sorunu konusunda belki 50 tane film çekilmeliydi, ama bu henüz yapılamadı…

O dönem çözüm süreci vs. konuşuluyordu, ben de diyordum ki politik olarak böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için edebiyatta, sanatta yüzlerce kez dile getirilmesi gerekiyordu ki toplumun buna alışması, alıştırılması sağlansın. Bunun toplumsal ayağını bir şekilde örgütlemiş olsaydık, devlet- hükümet masayı devirerek kalkamazdı.

Demin de dediğim gibi edebiyattan yanayım ama sinemanın da çok önemli olduğunu biliyorum. Sovyetler’de devrim olduğunda sinema diye bir şey yoktu neredeyse. O iç savaş koşullarında bile tren vagonlarını sinema salonlarına dönüştürüp, okuma yazma bilmeyen bir halka sinemayla tanıştırdılar ama Türkiye’de Yılmaz Güney gibi birkaç örnek dışında (ki onda da solun pek de bir dahli yoktur aslında, bağımsız bir örnektir) bunun önemini kavramama gibi bir durum var açıkçası.

90’larda açılan kültür merkezlerinde sinema kursları veriliyordu, biz de o kursların ürünüyüz ama sinemada kendi kamusal alanlarını, mekanlarını yaratman gerekiyor.  Gösterim şansı olmuyor çünkü. Önceden ücretini ödememize rağmen bazı salonları alamadık. Böyle ciddi şeyler var… Ya da çok küçük bir yerde, filmler ücretsiz gösteriliyor. Bu filmlerin nasıl ve hangi koşullarda çekildiği düşünülmeyebiliyor. Tamam, 10 lira değil 1 lira olsun, ama bir dayanışma da gösterilsin. Bunu söylediğiniz zaman yanlış anlamalar da olabiliyor. Dayanışma duygusu çok azaldığı için doğrudan politik ve bağımsız filmler çekilemiyor.

Senaryoyu, 1940 kuşağı TKP kadrolarından Aram Pehlivanyan’ın hayat hikâyesinden yola çıkarak kurgulamışsınız. Aram, iki dünya savaşını da yaşamış, ilkinde etnik kökeni yüzünden ailesiyle birlikte tehcire maruz kalmış, ikincisinde de muhalif siyasal duruşu sebebiyle faşizmin hedefi olmuş. Matbaası basılmadan hemen önce, yoldaşı Rasih, “Yapacak bir şey kalmadı” diye kaçmaya ikna ediyor Aram’ı, Aram, Karadeniz’de bir köyde Rusya’ya gideceği koşulların hazır hale gelmesini beklerken “Kaçacak bir yer kalmadı” diyor içinden. Neden kaçmayı seçiyor/seçtiniz? Kahramanlarınız, bu dünya için çok nahif ya da içe dönük değil mi? Karadeniz kıyısındaki köyde Aram’ı evinde saklayan Mikail’in, eşi Meryem’in Aram’la kaçacağını bile bile askerlerle çatışması olmasa, bir direnç göremeyecektik belki de…

Seçtiğim karakterler hem geçmişleri hem de o anki yaşadıkları üzerinde nahif, direnmeyen karakterlerden ziyade aslında bu direnişini zaten bu direnişini iç dünyalarında ve entelektüel dünyalarında yaşayan insanlar aslında. Seçtiğim karakterler bir defa böyle… Walter Benjamin örneğini veriyorum bu yanlış anlamaya karşı. O da önce Almanya, sonra Fransa, sonra da İspanya sınırından kaçmaya çalışırken yanı başındaki insanlar onu başlarına bela olarak görüyorlarmış. Gözlüğüyle sürekli uğraşıyor, ayakkabılarının bağcıklarını bağlayamıyor çünkü Walter Benjamin yaşamını kütüphanede geçirmiş biri. Bizim gibi reel hayatı çok da iyi bilmiyor. Sonuçta Nâzım Hikmet de öyle değil miydi, Sovyetler’e kaçışı bir direnmeme örneği miydi? Benim için öyle değil. Fiili olarak burada yaşamının yok edileceğini bildiği için gitti.

Aram da yurtdışına aslında kaçmak istemiyor. Anadolu’da bir köye gitmek istiyor. O dönemi bilmeyenler için söylemek gerekirse, pek çok yazarçizer ya sürgüne gönderiliyor ya da Rıfat Ilgaz gibi, Sabahattin Ali gibi insanlar yarı kaçak yaşamak zorunda kalıyorlar. Neredeyse bütün dertleri hayatta kalmak, geçimlerini sağlamak gibi bir şeye dönüşüyor. Nihayetinde bu isimler entelektüel olarak yazmaya, üretmeye devam ediyorlar.

Senaryo yazarken, bütün olasılıkları düşünüyorsunuz. Aram oraya kaçmasaydı zaten ikinci bir olasılık vardı, yakalanacaktı ve Sansaryan Han’da arkadaşı Rasih gibi ya öldürülecekti ya da çok ağır işkencelere maruz kalacaktı. Ömrü boyunca sürgün olmuş, ailesi hatta bütün halkı yok edilmiş bir karakteri anlattığımız için bu sürgünlük, sürgün bile olamama, arafta kalma, sınırda kalma hali üzerine bir film olduğu için, böyle bir şeyi tercih ettik aslında. Aram gibi bir karakter de kendi geçmişiyle yüzleşmeye çalışırken “resim yapıyor.”

Çok aktif politik dönemlerde yadsıyoruz, küçümsüyoruz böyle çabaları. Tam tersine, eğer bugün biz varsak, mücadele ediyorsak bu tarz ürünlerle tekrar mücadele etme gücü, isteği bulabiliriz. Bunlar bize çok büyük bir enerji veriyor aslında. Bugün Nazım’ın şiirleri, Sabahattin Ali’nin, Rıfat Ilgaz’ın yazdıklarıyla besleniyoruz. Sabahattin Ali mesela, kaçarken hunharca katledildi ama ben niye kaçıyordu demiyorum.

Filmin başında bayiden dönemin sağcı gazetesi Cumhuriyet alıyor bir tane Aram. Matbaaya gittiğindeyse Tan gazetesi okuduğunu görüyoruz. Kendini gizlemeye çalışmış da aslında. Fakat yoldaşı Rasih’in de dediği gibi: “Ak sürüdeki kara koyun gibi Aram. Nereye gitse bilinir, tanınır.” Sosyalistlerin üzerindeki baskı, bir asırdan fazladır azalmadı, bilakis. Çok çetin dönemden geçiyoruz. Siz nasıl bir süreç öngörüyorsunuz?

Açıkçası çok zor bir süreç ama şöyle bakabiliriz: Hem Türkiye tarihinde hem de insanlık tarihinde çok daha baskıcı, otoriter ve faşizan rejimlerle yaşadılar ve bir şekilde buradan çıkmayı da başardılar diye düşünüyorum. En umutsuz olduğumuz anlarda bile en çok bunun üzerine düşünmemiz gerekiyor. Burada kendiliğinden yapay bir umut yaratmaktan ziyade, herkes yapabileceği şeyi en iyi şekilde yapmaya çalışarak, bunların adalet arayışı üzerinden umutlar yaratmalıyız.

Benim filmlerimi izleyenler de söyleşilerde “Umutsuz bitmedi mi?” Sanatta yapay bir umut yaratarak umutlu olamayız. Tam tersine; sanatsal gerçeklik üzerine tartışarak, filmlerde, romanda, fotoğrafta bu adalet ve özgürlük arayışının üzerine daha çok düşünüp tartışarak oradan çıktığımız zaman aslında bir umut yaratabiliriz. Bizler umut yaratabiliriz. Bir film umut yaratmaz aslında. O filmden çıkan insanlar, kendini, yaşamını sorgulayan insanlar umut olabilir bizim için. Bunu hep gözden kaçırıyoruz.

Politik sinema, politik sanatla ilgili tartışmalarda da bence önemli konulardan biri. 90’ları da iyi kötü yaşamış bir kuşak olduğumuz için, hatırlıyoruz. O zamanlar daha çok konser, daha çok söyleşi, daha çok sinemaya gitmeler, farklı farklı kamusal alan yaratmalar… O cendereden sol, böyle yırttı aslında. Bence bugün de bütün politik baskılara rağmen daha çok kamusal alan yaratmanın metotlarına eğilmeliyiz. Evlere çekilmekten ziyade sokağı, dışarıyı kullanabilmeliyiz. Sadece politik eylemlilik için değil, farklı şekillerde de sokağa, kamusal alana çıkmalıyız. Mesela Diyarbakır’da film gösterimine katılanlar “Utanarak geldik, sinemaya gelmek bugünlerde ayıpmış gibi hissediyoruz” dediler. Ben de hayır diyorum, biz sinema salonlarını, konser salonlarını daha çok doldurmalıyız. O zaman, bizim dışımızda, evlerine kapanan insanları da dışarı çıkarabiliriz. Türkiye tarihini böyle böyle masaya yatırabiliriz.

Artık eskisi gibi aylar süren tiyatro turneleri yapılmıyor mesela…

Evet işte!.. 90’larda bütün o yasaklamalara rağmen yapıldı bunlar. Biz bu açıdan daha kötü günleri gördük aslında. Düşünüyorum bazen, o günlerde Taksim’e çıkıp bir basın açıklaması yapmak dünyanın en zor şeyiydi. Bugün bir şekilde duyuruyla çıkılabiliyor. Bu kazanımları da görmek gerekiyor. Kimse lütfetmedi, birilerinin canı pahasına, yıllarca cezaevinde kalması pahasına, ağır işkencelerden geçmesi pahasına kazanıldı. Mezopotamya Kültür Merkezi’nin sinema kursuna gidiyordum. Kürtçe konser vermek yasak olduğu için, yalandan “sünnet düğünü” organize edilirdi düğün salonlarında. Aslında büyük bir yaratıcılık. Şimdi bir film gibi geliyor… Müthiş bir zeka! Hem dayanışma, çünkü para da toplanıyordu sanatçılar, cezaevindekiler için vs. İnsanlara da o sıkıştırıldıkları günlük yaşamlarından bir çıkış alanı yaratılıyordu. Bazen bir sünnet düğünü gibi organize ediliyordu, bazen gerçek bir düğünmüş gibi hatta bazen de gerçek düğünler buna çevriliyordu… Bu bir yaratıcılık işte!

Sevgi Soysal’ın tavrını çok severim mesela… “7’de mi kalk diyorlar bana?.. Ben 6’da kalkıyorum.” Yani hep alt etmek, faşizmin bütün o saçma sapan kurallarını alt etmek, bir adım öne geçmek aslında. Faşizm bizim kültür sanat alanından çekilmemizi istiyor. Biliyorlar ki bizi bu alanda yenemezler. Kendi politikalarına angaje yönetmenler çıkarmaya çalışıyorlar, olmuyor…

Sürgünlük… Aram da sürgün… Meryem de aslında… Sürgün etmek, bir devlet geleneği olarak 100 yıl öncesi gibi tıpkı, bugün de hayatımızın orta yerinde, gözlerimizin önünde yaşanıyor. 24 bin nüfuslu Cizre'den binlerce kişi ayrılmak zorunda kaldı. Bütün bu anlatmakla bitmeyecek, dile dökülse bile hiçbir söz yeterli geçmeyecek zamanlar, sinemanıza, yarattığınız karakterlere nasıl yansıyacak?

Kendi içerisinde bu üç film biraz yüzleşmeyle, Türkiye tarihiyle ilgili filmlerdi… Hep şunu söylüyorum, 2000’lerden beri, hatta Sonbahar’dan sonra da söylediğim şuydu: Hayata Dönüş operasyonu, Türkiye Devletinin, siyasal olarak, özellikle de devrimciler üzerinde gerçekleştirdiği bu basınç, aslında bir değişime de tekabül ediyor diyordum. Dışarıda kuşattığı şeyin içeride devam etmesine de izin vermek istemiyordu. Sonbahar filmi Karadeniz’de gösterilmeye başladığında “Bu F tipleri hayatımızın her alanına girmeye başlayacak” diyordum. Gerçekten Karadeniz’in tamamında gördük HES’ler, bütün çevre meseleleri vs. ile… Türkiye solunun da bütün o konuşmadığı, tartışmadığı geçmiş… Bazen o an küçümsenebiliyor. 1915’te açılan parantez, hatta 1900’lerin başında, 2000’lerin başında bir parantez kapatma gibiydi… Şimdi aslında başka bir şeyi yaşamaya başladık. İlk başta bir üçleme gibi düşünmemiştim filmleri ama tematik olarak bir üçleme gibi oldu. Şimdi artık bugünden yola çıkarak, bugünün karakterleri üzerine, bugünü yaşayan, hisseden yeni bir şey üzerine çalışacağım.

Filmden kesilen bir 40 dakikalık bölüm var. Biz senaryodaki hangi olayları görememiş olduk?

Filmler ilk çıktıkları zaman ilk, ikinci ve üçüncü versiyonlar oluyor. Son halinden aslında 40 değil de 20 dakika kestik. Orada da hikayeyi biraz Aram’a doğru yoğunlaştırmak gibi bir şey oldu, daha çok Mikail’in sahnelerinden kestik.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı Özcan Bey?

Daha çok sinema, daha çok edebiyat, daha çok şiir, daha çok müzik ve kamusal alana ihtiyacımız var. Bizler bu cephede, bunun üzerine yoğunlaşmalıyız.

Teşekkür ederiz.

Yorum Yaz

15 + two =